4 Ağustos 2015 Salı

Bediüzzaman Risale-i Nur'da Depremler Hakkında Bilgiler


Onun zamanında büyük hadiseler vuku bulacak (oluşacak). 
(El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)

"... zelzeleler, kederler, büyük hadiseler yakındır. O gün Kıyamet, insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır", buyurdu. 
(Ebu Davud, Cihad: 37, (2535))

Ev ve kulübe bırakmayan şiddetli bir yağmur yağıncaya kadar kıyamet kopmaz. (Kıyamet Alametleri, s. 253)

Gökten şiddetli yağmur yağıp taş binalar hariç bütün kerpiç evler yıkılmadıkça kıyamet kopmaz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned 13/291, hadis no. 7554)
Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… depremler çoğalacak… (Ramuz-El Ehadis, 476/11)

Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. • Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. • Ve insan "Ne oluyor buna?" der. • O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. • Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir. (Zilzâl Sûresi: 1-5.)

Şu sûre katiyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor, bâzan da titriyor.

Mânevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı yedi cüz'î suâle karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç defa niyet ettimse de, izin verilmedi. Yalnız icmâlen, kısacık yazılacak.

Birinci suâl: Bu zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, mânevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek, dehşetli bir azab vermesi nedendir?
Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki: Ramazân-ı Şerîfin terâvih vaktinde, kemâl-i neş'e ve sürur ile, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bâzan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedarâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde, bu semâvî tokat, başlarına gelmiyor; bu bîçare Müslümanlara iniyor?
Elcevap: Büyük hatâlar ve cinâyetler, tehir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinâyetler, tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl-i küfrün cinâyetlerinin kısm-ı âzamı, mahkeme-i kübrâ-i haşre tehir edilerek, ehl-i imânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir. Haşiye

Üçüncü suâl: Bâzı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet, bir derece memlekette umumi şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevap: Umumi musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihâken taraftar olmasıyla, mânen iştirak eder, musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.

Dördüncü suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti hatâların neticesi ve keffâretü'z-zünubdur. Mâsumların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullah nasıl müsaade eder?
Yine mânevî cânibden elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risâle-i Kadere havale edip, yalnız, burada bu kadar denildi:
Yani, "Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsus kalmayıp, mâsumları da yakar." Enfâl Sûresi: 25.

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktizâ ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile, Ebû Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebû Cehil'ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer mâsumlar böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebû Cehil'ler, aynen Ebû Bekir'ler gibi teslim olup, mücâhede ile mânevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Mâdem, mazlum zâlim ile beraber musîbete düşmek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor; acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?
Bu suâle karşı cevaben denildi ki, o musîbetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü, o mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede, bir nevi şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında, aynı gazab içinde bir rahmettir.  (Sözler 14. Sözün Zeyli)

SÖZLÜK:
ADÂLETULLAH : Allah'ın adâleti.
ÂLÂ : Üstün, yüce, çok yüksek.
AZÂB : Acı, ceza, işkence.
BELÂ : Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet.
BÎÇARE : Çaresiz, zavallı.
BİNÂEN : Bağlı olarak, dayanarak, -den dolayı, bu sebepten.
CÂNİB : Yan, yön, cihet, taraf.
CÂZİBEDARÂNE : Çekici bir şekilde.
CİLVE : Görünme, akis, yansıma; Allah'ın isimlerinin varlıklar üzerinde aksederek görünmesi.
CÜZ'Î : Azdan olan, parçaya âit olan, pek az, kıymetsiz.
DÂR-I TEKLİF : Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olunan yer, dünya.
EHL-İ KÜFÜR : İnkârcılar. Küfre gidenler.
EKSERİYET : Çoğunluk.
ELÎM : Acı veren, çok acıklı, üzüntü veren.
ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası.
EŞHAS : Şahıslar.
FÂNÎ : Geçiçi, sonu olan, son bulan.
GÂVUR : Kâfir.
GAZAB : Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık.
HEVESKÂRÂNE : Günahlı işlere hevesli olarak, istekli bir şekilde.
İCMÂLEN : Kısaca, özet olarak.
İHTAR : Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İLHÂM : Allah tarafından kalbe ihsan edilen feyiz ve hakîkatler.
İLLİYYUN : (İlliyyîn) (Aliyyu. C.) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette yüksek dereceye, dergâh-ı rızâya en yakın olan derecedir.
İLTİHAK : Karışma, katılma, yapışma, bitişme.
İLTİZAM : Taraftarlık.
İLTİZAMEN : Taraftarlık yoluyla, iltizam suretiyle.
İŞTİRAK : Ortaklık, katılma
KEFFÂRETÜ'Z-ZÜNÛB : Günahların keffâreti, mü'minlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen hastalık ve musîbetler
KEMÂL-İ NEŞE : Tam neşe.
KISM-I ÂZAM : Büyük bir bölüm.
KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
MAHKEME-İ KÜBRÂ-YI HAŞİR : Yeniden dirilişten sonraki büyük mahkeme.
MAHSUS : Ayrılmış, tâyin edilmiş.
MÂNEVÎ : Mânâya âit, maddî olmayan.
MÂSUM : Günâhı, kötülüğü olmayan, suçsuz.
MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
ME'YUSİYET : Ümitsizlik.
MERKEZ-İ İSLÂMİYET : İslâmiyet merkezi.
MEŞAKKAT : Sıkıntı, güçlük, zorluk.
MEYDAN-I TECRÜBE : İmtihan meydanı.
MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
MUSÎBET-İ ÂMME : Genel musibet.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜCÂHEDE : Cihad etme, çarpışma, gayret.
MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
MÜSÂBAKA : Yarışma.
NÂS : İnsanlar.
RAMAZAN-I ŞERİF : Mübârek Ramazan.
RİSÂLE-İ KADER : Bediüzzaman Said Nursinin Kader Risâlesi.
SADAKA : Allah rızâsı için fakirlere verilen para, mal gibi şeyler.
SELB : Zorla alma, kapma, ortadan kaldırma, giderme, izâle.
SEMÂVÎ : Cenâb-ı Hak tarafından gönderilen, gökten gelen.
SIRR-I KADER : Kaderin Gizli hakikati. Gizli işi. Herkese söylenmeyen yönü.
SÜRUR : Neşe, sevinç.
ŞAHADET : Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik.
TAALLÛK : Alâkalı oluş; âit olma.
TÂCİL : Acele ettirme, hızlandırma, çabuklaştırma.
TAFSİLEN : Etraflıca bilgi vererek.
TEHİR : Ertelemek.
TEKLİF : Vazifelendirme, sorumlu tutma.
TERAKKÎ : Yükselme, ilerleme.
TERÂVİH : Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olarak kılınan yirmi rekatlık namaz.
VAHİY : Bir fikrin, hakikatin veya emrin Allah tarafından peygambere bildirilmesi.