24 Haziran 2016 Cuma

Bediüzzaman’a Göre Avrupa Birligi Dagılacak

Bediüzzaman'a göre Avrupa Birliği

AVRUPANIN MEVCUT DURUMU

Bediüzzaman, her konuda olduğu gibi, Avrupa konusunda da toptancı bir sınıflandırmayı reddeder. Avrupa’yı müsbet ve menfî olarak ikiye ayırır. Birisi, İsevîlik hakikî dininden aldığı feyiz ile insanlığa faydalı san’atları, adalet ve hakkaniyete hizmet eden bilimleri takip eden Avrupa; diğeri ise, medeniyetin kötülüklerini güzellik zannederek, insanları sefahete ve dalâlete sevk eden karanlık felsefenin etkisi altındaki bozulmuş Avrupa’dır.1

1. MÜSBET AVRUPA

Avrupa’nın bilim ve sanatta uzmanlaşmaya dayalı başarılarından gelen olumlu yönleri, bunun yanında demokrasi, adalet ve insan hakları bağlamında evrensel değerlere getirdikleri standartlar ve uygulamalar, Avrupa’nın müsbet yönlerinin temelini teşkil eder.

İnsanî ve dînî değerleri önemseyen, bilim ve teknolojide üstün başarılar elde eden, temel haklara saygılı, pozitif, rekabete açık, katılımcı, halkın önceliklerine göre yapılanan, kamu erkini, hizmet görme ve koordinatör örgüt niteliğinde gören ve demokratik standartları arttıran müsbet bir Avrupa, Türkiye’nin gelecekteki müttefiki olmaya namzettir.

2. MENFÎ AVRUPA

Sefahat ve dalâletten gelen inkâr fikri ve ahlâksızlık cereyanları ile ifsat komitelerinin kışkırtmalarıyla güdümlenen siyâsî desiseler de Avrupa’nın menfî yüzünü teşkil etmektedir.

Buna bağlı olarak Avrupa’nın menfî özellikleri şöyle sıralanabilir:

* Olumsuzluk aşılaması

* Bireyselliği bencillik olarak algılaması

* İslâm Medeniyetinin karşıtı olması

* Hak yerine kuvveti esas alması

* Heva ve hevese öncelik vermesi

* Menfaatten beslenmesi

* Hayatı bir mücadele olarak görmesi

* Yardımlaşma ve dayanışma duygularından mahrum olması

* Başkalarını yutmakla beslenen ırkçılığı desteklemesi

* Tecavüzkâr olması

Menfî Avrupa medeniyeti; hayatı suistimal eden, tüketimi ve israfı arttıran, öncelikli olmayan ihtiyaçları zarurî hale getiren, görenek ve tiryakilik cihetiyle insanları fakirleştiren bir medeniyettir. Bu yüzden insanları zulme, harama, zengin-fakir çatışmasına itmiştir2 ve yine insanların yüzde seksenini zahmet ve meşakkate düşürmüştür.3

3. BAŞKALAŞAN AVRUPA

18 Nisan 1951 de Paris’te, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya, Hollanda ve Lüksemburg arasında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği anlaşması imzalandığında Birleşik Avrupa idealinin felsefesini yapanlar ile ileriyi gören hayalci âkil adamlar (visioner olarak adlandırılabilirler) dışında kimse bugün kristalleşen durumu tahmin edemiyordu. 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Shuman’ın, Ruhr havzasındaki zengin kömür ve demir madenlerinin Almanya ile birlikte bir milletler arası organizasyon tarafından işletilmesi gerektiğini, buna diğer demokrasi ile yönetilen Avrupa ülkelerinin de katılabileceğini açıklamasıyla süreç başlamıştır. Asıl saik ise savaşın temel ham maddesi olan bu madenlerin üretim ve kullanım yetkisinin devletler üstü bir organa verilmesiyle, Avrupa Birliğinin başarılması, muhtemel bir Almanya-Fransa çatışmasının önlenmesi ve yeni bir iktisâdî/siyâsî yapının gerekliliğine olan inançtır.

Avrupa Kömür ve Çelik Birliğinin başarısının gözle görülür hale gelmesinden sonra, maden dışındaki sektörleri de kapsayacak bir bütünleşme aşamasına geçilmesine karar verilmiş ve 1957 de imzalanan Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EUROATOM) kurulmuştur. Ekonomik topluluk kurmanın son hedefi; sübvansiyonları, piyasanın işleyişine müdahaleleri, üreticiler, tüketiciler ve kullanıcılar arasındaki tüm farklı uygulamaları, imzacı devletler arasındaki tüm gümrük duvarlarını kaldırmak ve müşterek bir pazara ulaşmaktır.

Üye devletler arasındaki gümrük birliği, bütün sanayi dallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, Roma Antlaşmasında öngörülen tarihten önce, 1968’de gerçekleştirmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen AET, geçiş döneminin sonu olan 31 Aralık 1969’dan önce, hedeflerinin çoğuna ulaşabilmiştir.4

Görülüyor ki; Avrupa problemleri ile yüzleşmiş, çatışma yönetimi disiplini içinde ekonomik rekabetin göz ardı edilmeyecek sonuçlarını da dikkate alarak sermaye ve kaynak birliğine girmiştir. Avrupa’nın sınırlarının genişlemesi ve kendi topraklarında da göç sebebiyle yaşanan kültürel çeşitlilik ve etkileşim, ister istemez Avrupa’yı da bir başkalaşma ve değişim sürecine sürüklemektedir.

Türkiye gibi farklı din ve kültürden gelen bir ülkenin Avrupa Birliğine katılması bu başkalaşım sürecini olumlu yönde tetikleyecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde bütünüyle İslâm âlemini temsil edecek bir statüde yerini alması, Avrupa için medeniyetler buluşması bağlamında eşsiz bir deneyim olacaktır.

Avrupa dînî, millî ve kültürel temelleri açısından, içine aldığı milletlerin kimliklerine göre genişlemekte ve bununla bağlantılı olarak yeni duruma göre başkalaşma sürecini yaşamaktadır.

Olumlulaşan yüzü ile yeni Avrupa;

* Yeni kültürleri bünyesinde bulunduran

* Avrupa Müslümanlarını kabullenmeye çalışan

* Değişen dünyayı algılamaya yönelen

* Uluslar arası ilişkilerini yeniden değerlendiren

* İslâma bakışını gözden geçiren

* Farklılıkların kabulünde hazım kapasitesini artıran

* Yatay etkileşime dayalı diyalogla genişleme süreci yaşayan özelliklere sahip olarak karşımıza çıkmaktadır.

4. ROL PAYLAŞAN AVRUPA

Avrupa Birliğine Türkiye gibi bir İslâm ülkesinin girmesi karşılıklı bir kültür alış verişini doğuracağından, gelişecek ilişkiler de sosyal ve siyâsî yapıda bir rol paylaşımı düzeyinde sürecektir. Avrupa’nın sistematiği ile Birlikte yer alan ve hiçbir ülkede bulunmayan, Türkiye’nin sağlam toplumsal dokusu, ideal bir sentez oluşturabilir. Avrupa Birliğinin genişleme sürecinde Müslüman Türkiye’yi Birliğe dahil etmesiyle, Birlikte yaşanan mevcut ahlâkî çürüme ve kaosun, İslâmî değerlerden gelen sağlam etik ve aile kurumu yapısıyla birlikte bir toparlanma sürecine girecektir.

Türkiye’nin bu stratejik önemi, tarihî mirasından jeopolitik konumundan ve demokratik sürecinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı, ABD’nin ileri karakol görme hevesi geri teperken, Avrupa Birliği sürecinin kurumsal demokratik yapı etkisi, daha inisiyatifli stratejik müttefik olma rolüne getirmiştir. Bu sonuç, Avrupa Birliği içindeki güç kavgasında ABD’nin lehine olan pozisyonları dengelemiş ve karşı duruşun sessiz tepkilerini arttırmaya yönelmiştir.

Avrupa Birliğinin rol paylaşımını gözlemlediğimizde;

* Gelişmişlik farkı olan yeni ülkeleri bünyesine aldığı

* Türkiye’yi stratejik ortaklığa almak istediği

* Yeni işbirliği arayışlarına girdiği

* Kurumsal organizasyonlarda, taraflar arası mutabakat ve çeşitliliğe dayalı bir entegrasyon yapılanmasına açık olduğu fark edilmektedir.

5- AB SÜRECİNİN GELECEĞİ

6. SİYÂSÎ BİRLİK

Avrupa Birliği kuruluşundan beri gerek dış politikada gerekse kıt’asal anlamda bir siyâsî birliktelik idealiyle hareket etmiştir. Yeni genişleme sürecinde, Birliğe farklı ülkelerin katılmasıyla siyâsî birliktelik yaklaşımları konusunda tartışmalar yeni bir boyut kazanmıştır. Belki de Avrupa’nın yaptırımcı olamamasının ana sebebi olan siyâsî etkinliğini aktifleştirememesi yumuşak karnı olarak ifade edilmektedir. Bu sonuç Avrupa âkillerinin ve Avrupa projesinin siyâsî belirleyicileri için önemini gittikçe arttıran bir gündemdir.

Her ne kadar Avrupa siyâsî birliğinin yazılı olmayan kriterleri arasında dînî birlik aransa da AB üye ülkelerinin ortak noktası olan dinleri, yani Hıristiyanlık, anayasal bir metin olamamıştır. Avrupa Birliği için en sık kullanılan tabirlerden biri “Hıristiyan Kulübü” tabiridir. Türkiye’de de bir kesim AB’yi bir Hıristiyan birliği olarak algılamak veya göstermek tarzında tasvip etmediğini belirtmektedir.

Halbuki, yukarıda özet olarak verdiğimiz bütün yapısal süreçle ilgili bilgiler doğrultusunda Avrupa Birliğinin geldiği noktada ne bir medeniyet birliği, ne de bir din birliği olduğu söylenebilir. AB tam anlamıyla ekonomik ortak çıkarlar, dünya siyaseti üzerindeki hassas dengeler, barış ve güvenliğin tesisi gibi gayeler üzerine bina edilmiştir. Gerçi Avrupa içinde de Birliği farklı bir yapılanmaya sürüklemek isteyenler vardır, ama etkin olan kanaat Birliğin mahiyetinin bu şekilde olması yönündedir.

Avrupa Birliğinin oluşumunda kültür ve değerler anlamında geçmişin mirası olarak Hıristiyanlığın elbette ki etkisi vardır. Ancak menfî Avrupa fikriyatı, dini de dışlamış ve seküler bir yapıyı öne çıkarmıştır. Sonrasında demokratikleşme sınırlarının genişlemesi ve büyüyen ortaklık, tek dinli seçeneğin yazılı metne dönüştürülmesine imkân vermemiştir. Bunun en büyük delillerden biri de, yıllardır hem Jean Paul’un, hem de yeni Papa Benedictus’un devrinde Papalığın ısrarlarına rağmen Avrupa Anayasasına Hıristiyanlıkla ilgili bir maddenin koyulamamış olmasıdır.

Ayrıca 2005 yılında Türkiye ile müzakere masasına oturarak Müslüman bir ülkeye bir nev’i yeşil ışık yakan AB’den hâlâ bir “Hıristiyan Kulübü” olarak bahsetmek de pek mantıklı görünmemektedir. Zaten böyle bir anlayış AB’nin geleceği açısından büyük bir sıkıntı doğuracaktır. Çünkü halihazırda Avrupa topraklarında bir çok ülkenin nüfusuna eşit, hatta daha fazla oranda Müslüman yaşamaktadır ki, bu da Birliğin din eksenli bir oluşuma girişmesine karşı en önemli engellerden biridir.

Rusya’nın dağılması, Orta Asya’daki uyanış, Ortadoğu’da demokratikleşmenin ağır geçen sancılı dönemindeki değişim ve halkların sesini duyurma çabaları, Balkanlardaki yeni yapılanmalar, uzak doğudaki kalkınma dinamikleri ile Çin gerçeği karşısında, dünyanın değişen yüzü ve oluşan taraflar karmaşasında, güç odakları kayma riski yaşamaktadır. Bu süreçte Avrupa Birliğinin kendini yenileme, yeni şartları dikkate alma ve değişen dengelerin içinde etkinliğini koruma adına yeni ödevlere hazırlanma zorunluluğu vardır.

7. EKONOMİK BİRLİK

Küreselleşen ekonomi pazarı, sınırları ortadan kaldırmış ve ekonomik anlamda dünyayı tek bir ülke haline getirmiştir. AB ilk kuruluş aşamasında başlattığı ekonomik birlik ve ortak pazar mantığı ile bu sürece kolaylıkla entegre olabilmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye açısından da önemli olan özelleştirme sürecini desteklemesi, ekonomik birliğin bir katma değeri olarak sayılabilir.

Avrupa Birliğinin var oluş dayanağı ekonomik birliktir. Bu açıdan bakıldığında, mal ve hizmetler ile sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımı, ekonomik kalkınmanın temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Ekonomik birlik, kalite ve rekabet zorunluluğunu getirmiştir. Mal ve hizmetlerin standardizasyonu ve bunun için gerekli olan akreditasyon sistemleri, para politikalarından ihracata, gümrük birliğinden yatırım ortaklığına kadar bir çok alanda ortak bir ekonomik politikalar geliştirmiştir.

Türkiye açısından bakıldığında Avrupa Birliği müzakere süreci öncesinde Gümrük Birliğine girilmiş olması, ekonomik entegrasyonun alt yapısını sağlamıştır. Maasthrit kriterlerinin sağlanıyor olması Türkiye’nin ekonomik tarama sürecini ve ilgili başlıklarda hareket kabiliyetini kolaylaştırmıştır.

8. DÜNYA ENTEGRASYONU

Hızlı bir değişim geçiren dünya, yeni oluşumlara ve çalkantılara gebedir. Adına, Yeni Dünya Düzeni veya Küreselleşme, ne denirse densin, toplulukların, devletlerin, milletlerin kendilerini ilgilendiren kararları tek başlarına ve politikasız alamadığı bir döneme çoktan girmiş bulunuyoruz. Evrensel değerler ve küresel köyün sakini olma dönemi, beraberinde paydaşlar ve zorunlu eklenmeler getirmiştir. Buna paralel olarak her ülke bulunduğu noktadan dışa doğru yeni çekim alanlarına dahil olmakta, beraberinde küreselleşmenin dinamik etkisine girmektedir. Avrupa Birliği de bu küreselleşmeye giden adımların çekirdeğini atmış, geçen süre içerisinde dünyadaki ortak yapılanmaların önemli bir partneri haline gelmiştir. Ekonomik, siyâsî ve sosyal dönüşüm projeleri ile dünya topluluklarının ortak amaç belirlemelerinde etkin bir rol oynamıştır. Bu süreçte Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı AB süreci, aynı zamanda evrensel değerler anlamında dünya ile entegrasyonun da önemli bir aşamasıdır.

İleriki dönemlerde dünya üzerinde bir denge unsuru olma iddiasında bulunan Avrupa Birliğinin önündeki en büyük realitelerden biri de İslâmiyet’tir. Bu konuda sağlam ve tutarlı politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Zira Amerika’nın İslâm dünyası üzerine geliştirdiği işgalci politikalar ters tepmiş ve inisiyatif kısmen de olsa AB’ye kaymıştır. Bunun için İslâm Konferansı Örgütü üyesi Türkiye’nin AB’ye katılımı Birlik adına İslâm dünyası ile yürütülecek süreçlerde olumlu katkılar yapacaktır. Bu konuda atılacak en önemli ve öncelikli adım, medeniyetler farkını kabullenmek ve medeniyetler buluşmasına zemin hazırlamaktır. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini kapsama alanına alan İslâm toplumları ile kurulacak sağlıklı bir diyalog, dünya entegrasyonunda Avrupa Birliğine güçlü bir katma değer sağlayacaktır. Aynı şekilde Avrupa Birliğinin de katma değer üretmeye açık olması gerekmektedir. Küresel güce sahip ülkeleri içinde barındıran Avrupa Birliğinin 3. dünya ülkeleri olarak tabir edilen gelişmişlik düzeyi az olan fakir ülkelerle ilişkilerinde yapıcı ve destekleyici bir tutum sergilemesi, gelecekte dünya entegrasyonunda artı değer sağlayacak, huzur ve barış puanı olarak hanesine yazılacaktır.

Dipnotlar
1 - Nursî, Bediüzzaman Said, Lem‘alar, s: 115.
2 - Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası-2, s: 99, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
3 - Nursî, Bediüzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s: 132, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
4 - www.abgs.gov.tr