23 Ekim 2016 Pazar

Kur'anı Sadece Meal Okuyarak Anlamak Yeter mi

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, bu yazısında ehliyetsiz bazı kimselerin “Her meselede Kur’an kafidir” diyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm vermesini, İslam dininin dört ana kaynağından olan sünnet, icma ve kıyas-ı fukahayı devre dışı bırakma gayreti içine girmelerini yorumladı.

Hz. Peygamber’in (sav) ebedi alemine göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar meydana gelmişti. Bu ihtilaflar Hz. Ebubekir (ra) ile Hz. Ömer’in (ra) halifelik dönemlerinde yok denebilecek kadar az iken, Hz. Osman’ın (ra) hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, özellikle de Hz. Ali’nin (ra) zamanında zuhur eden Haricilik cereyanı ve düşüncesi daha da artmıştı

Geçmişte olduğu gibi, maalesef günümüzde de bazı batıl fikirler revaç bulmakta, birçok güzel adet şirk olarak kabul edilmekte, hatta onları yapan Müslümanlar bazı kimseler tarafından küfürle itham edilmektedir. Bu çok tehlikeli ve vahim bir durumdur.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “İsrail oğulları yetmiş iki, benim ümmetim ise yetmiş üç fıkraya bölündüler. Bir fırkası hariç diğerleri ehl-i nardırlar.”

Bunun üzerine sahabe-i kiram efendilerimiz; “Ya Resulallah o ehl-i necat olan fırka kimdir?” deyince Hz. Peygamber: “Onlar benim ve ashabımın izinden gidenlerdir.” (1) diye cevap verdiler.

Günümüzde ehliyetsiz bazı kimseler; “Her meselede Kur’an kafidir” diyerek kendi heva ve heveslerine göre hüküm vermekte, İslam dininin dört ana kaynağından olan sünnet, icma ve kıyas-ı fukahayı devre dışı bırakma gayreti içine girmektedirler. Evet, Kur’an ezeli ve ebedi sönmez bir nurdur ancak her alim bile ondan hüküm çıkaramaz. O sahada derinleşmiş olmak lazımdır.

Nitekim bir ayette bu hakikat şöyle ifade edilir: “Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş (uzman) olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (2)

Evet, sonsuz bir nur olan Kur’an-ı azimüşanı sadece meal okuyarak anlamaya çalışmak ya da sadece mealin kafi olduğunu söylemek, aslında Kur’anın kudsiyetini, derin ve geniş manalarını sınırlamak demektir.

Bir meselede o sahada ihtisas sahibi olan kimselerin sözü geçerlidir, ona itibar edilir. Bir binanın çürük veya sağlam olduğuna dair bir mühendisin sözü mü esas kabul edilir, yoksa bir doktorun sözü mü?

Bir binanın sağlam ve çürük olduğunu rapor eden bir inşaat mühendisinin sözü, o konuda fikir beyan yüz doktorun sözünden daha inandırıcı ve daha tesirlidir. Aynı şekilde bir kişinin hastalığı konusunda da yüz mühendisin değil, bir doktorun sözüne itibar edilir. Zira o konuda söz söyleme salahiyeti ona aittir.

Dünyada her mesleğin bir ustası, her ilmin bir mütehassısı, her hastalığın bir tabibi olduğu gibi, içtimai ve manevi hastalıkların tabipleri de başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere diğer bütün peygamberler, mürşit, müceddit ve alimlerdir. İnsanlara Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, onları birçok manevi hastalıklardan korumak, cehaletten kurtarıp, fikren ve ilmen terakki ettirmek için bu gibi emsalsiz zatlara ihtiyaç vardır.

Güneşten feyiz alan meyve ve çiçeklerin renkleri ve letafetleri, kokuları ve tatları ayrı ayrı olduğu gibi, Kur’an güneşinin manevi meyveleri olan umum asfiyaların, mürşit ve mücedditlerin, alim ve evliyaların da, feyizleri, irfanları, meşrepleri ve manevi dereceleri muhteliftir. Onlar, o manevi güneşten aldıkları feyiz ile neşrettikleri nurlar,  zamanın ve zeminin her tarafını ışıklandırmıştır. İnsan maddi ve manevi birçok ihtiyaçlara muhtaç olarak yaratılmıştır. Bunları temin edemediği takdirde onun huzur ve rahat içinde yaşaması mümkün değildir.

Hususen iman, marifet, ilim ve hikmet gibi manevi ihtiyaçlarını temin etmeden fikren sükunete ve kalben inşiraha nail olamaz.

Bunun için Kur’anın nurlu yolunda yürüyen, ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmayan, Hz. Peygamberin sünnetlerini kendilerine rehber edinen mürşitlere, mücedditlere, alimlere ve evliyalara muhtaçtır. Sadece meal okuyarak Kur'an-ı Kerimi anladığını söylemek en azından haddini bilmemezliktir.

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi;
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ Yani, "Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez."

Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor.

Bir katre su, kendi kabiliyetine göre "Güneşin bir aksi bende vardır" der. Fakat "Ben de deniz gibi bir aynayım" diyemez. Öyle de, esma-i İlahiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratip var. Esma-i İlahiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat "Ben de Arş gibiyim" diyemez.

İşte, ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergah-ı Uluhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamatıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için, tasannuata, tekellüfata, manasız hodfuruşluğa ve birçok müşkilata düşer.” (3)

Hz. Peygamber’i (sav) ve onun rahle-i tedrisinden geçmiş olan sahabeyi kiram efendilerimizi örnek kabul eden ehl-i sünnet her meselede ifrat ve tefritten uzak olan istikamet yolundan asla ayrılmamışlardır.

Sünnilik olarak bilinen ehl-i sünnet, Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetlerine sımsıkı bağlı, ifrat ve tefritten uzak olan müminler topluluğuna denilir. Cemaat ruhuna bağlı kalmak manasında “Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat” adıyla da anılır.

Ehl-i sünnet, imanın altı şartına inanan, Hz. Peygamber’i (sav), başta dört halife efendilerimiz olmak üzere bütün sahabeleri ve ehl-i beyti sevenlerdir.

Ehl-i sünnet, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına inandığı halde, tembelliğinden dolayı o emirleri yapmayan müminleri tekfirle itham etmez.

Ehl-i sünnet; kıyamet gününde,  başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere diğer peygamberlerin ve Cenab-ı Hakk’ın izin vereceği bazı salih kulların şefaat edeceklerini kabul etmektedirler.

Ehl-i sünnet; kabir azabının, vesilenin ve kerametin hak olduğunu, Kur’an okumak, sadaka vermek,   hayır ve hasenat yapmak suretiyle sevaplarını vefat edenlerin ruhlarına bağışlamanın onların azaplarını hafifleteceğine veya kaldırılacağına inanırlar.

İslam dininin Kur’an, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha (fakihlerin içtihatları) olmak üzere dört ana kaynağı vardır.

İstikamet dairesinden uzaklaşıp ifrat ve tefrite sapanlar, ehl-i sünnet görüşünü kabul etmezler.

Sonraki yazılarımızda kelam alimleri arasında tartışma konusu olan tekfir, şefaat, rüyetullah ve vesile gibi bazı mühim konular ile günümüzde sıkça sorulan mühim sorulara Kur’an ve sünnet ışığında cevap vermeye çalışacağız. Gayret bizden, Tevfik Cenab-ı Hak’tandır.

1)Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1
2)Al-i İmran Suresi 3/7
3)Nursi, B.S Lem’alar(17. Lem’a, 13.Nota)