20 Nisan 2018 Cuma

Habib-i Neccar

Allahın Bir Kulu İçin Yaktıgı Şehir Hatay

“Şehrin en uzak semtinden bir adam koşarak geldi.” (Yâsin: 20)

Hatay'a (nam-ı diğer Antakya'ya) geldiğimde ziyaret ettiğim ilk yerlerdendi Habib-i Neccar Camii. Müthiş bir hikâyesi vardı, bu hikâyeyle büyülendiğim doğruydu; bir zaman sonra huzurumun adresi olacağını nereden bilebilirdim ki?

Habib-i Neccar, Anadolu'da kurulmuş olan ilk cami olarak bilinir. Caminin sınırları içinde ziyaretgâhı bulunan ve camiye ismini veren zâta Yasin Suresi'nde yer verildiğine inanılıyor; bu sebeple Müslüman camianın gözünde bu camii diğer camilerden farklı bir yerde.

Hz. İsa'nın peygamberliği döneminde halkı putperest olan Antakya'nın tevhid dinini tebliğ için vazifelendirilen elçileri Yahya, Yunus ve Şem-un Sefa’nın (ki yabancı metinlerde bu isimler Yuhanna, Pavlus ve Petrus (Batrus) olarak geçer) kabirleri bulunduğu için de Hristiyanlar tarafından önemseniyor bu cami. Farklı dinlerin, dillerin, ırkların, mezheplerin kardeş olduğu bu şehirde Habib-i Neccar Camii hoşgörünün, kardeşliğin merkezi, şehrin gözbebeği gibi…

Tebliğin ilk muhatabı Habib-i Neccar

Hatay Habib-i Neccar Camii

7'den 70'e, eksiğiyle fazlasıyla hemen herkesin dilindedir hikâyesi. Antakyalıların genel olarak bildiği şekliyle aktaracak olursak hikâye şöyle:

Habib-i Neccar geçimini marangozlukla sağlayan bir Antakyalıdır. (Neccar, Arapça'da marangoz demek.) Cüzzamlı bir oğlu olduğu için yaşamını dağdaki bir mağarada sürdürmektedir. Hz. İsa, iki havarisini (Yahya ve Yunus) Antakya'ya gönderir,  dağları aşıp şehre giren elçiler ilkin Habib-i Neccar'a rastlarlar.

Habib-i Neccar şehre yabancı olan bu iki elçiyi görür ve kim olduklarını sorar. Onlar da Hz. İsa'nın elçileri olduklarını söylerler. Habib-i Neccar iki elçiden kendilerini peygamberin yolladığına dair bir delil ister. Onlar da derler ki: “Allah'ın izniyle biz hastalıklara şifa veririz.” Cüzzamlı oğlu, onların elinden şifa bulunca Habib-i Neccar şeksiz şüphesiz imân eder elçilerin dinine. Sonra elçiler şehre inip halkı dine davet ederler; fakat çabaları sonuçsuz kalır. Hastalıklara şifâ verdikleri duyulup halkın onların etrafında toplandığını haber alan şehrin hükümdarı bu elçileri sorgusuz sualsiz zindana attırır.

Onları bir peygamber gönderdiyse ellerinde delil olmalıydı

Uzun süre kendilerinden haber gelmeyince üçüncü elçi (Şem-un Sefa) Antakya'ya gönderilir. (Yasîn Suresi'nin 14. ayetinde geçen olayın bu olduğuna inanılıyor.) Kimliğini açığa vermeden kralın sarayına girer Şem-un Sefa; amacı, kendisinden önce gönderilen iki elçiyi kurtarmaktır. Aradan zaman geçer ve kralın güvenini kazanır Şem-un Sefa. Krala kendisinden önce şehre gelerek hastalara şifâ verdiklerini söyleyen elçileri imtihana tâbi tutmayı teklif eder. Kral, kabul eder ve elçileri çağırtır. Arkadaş oldukları hâlde birbirlerini tanımamazlıktan gelir elçiler. Oyunun bir parçasıdır bu. Şem-un Sefa arkadaşlarına: “Nereden gelip nereye gidersiniz, sizi kim gönderdi?” diye sorar. Elçiler kendilerini İsa peygamberin gönderdiğini, hak olan tevhîd dinini davete geldiklerini söylerler.

Bunun üzerine Şem-un Sefa “madem sizi bir peygamber gönderdi, elinizde bir delil olmalı” der. Hastalıklara şifa veren elçiler ölüleri de diriltebildiklerini söylerler. Sarayda henüz yeni vefat eden birini elçilerin huzuruna getirirler ve diriltmelerini isterler; onlar da Allah'ın izniyle diriltirler. Dirilen kişi, “Ey Antakya halkı, siz de öldükten sonra benim gördüğüm azabı görmek istemiyorsanız beni kurtaran bu üç kişiye uyun” der ve bu esnada Şem-un Sefa'nın da kim olduğu ortaya çıkar. Kral şaşkındır, sorar: “Şem-un Sefa, sen de mi onlardansın?” Bozuntuya vermez Şem-un Sefa, krala dönüp, “Kralım, bu elçiler olağanüstü bir hâl gösterdi. Putlarına söyle, onlar da marifetlerini göstersinler” der. Tabi kral bilir putlarının böyle hünerlerinin olmadığını... Yemeyen, içmeyen, konuşmayan putlar ne yapabilir ki?

Bir adam gelir şehre koşarak!

Kralın bu olaydan sonra iman ettiği bilinir, rivayetler bu yöndedir. Fakat halkı, davete icabet etmez, aksine inkâr yoluna giderler. Büyü yapmakla suçlarlar elçileri. Atalarının dininden vazgeçmeyen halk elçileri taşa tutar. Bunu duyan Habib-i Neccar gelir şehre koşarak ve der: “Ey kavmim, sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere uyun. Onlar doğru yola ermiş olanlardandır.” (Bu olayın Yasîn Suresi 20-22. ayetlerde geçen olay olduğuna inanılır.) Halk, elçilerin getirdiği dine inandığı, atalarının dinine ihanet ettiği gerekçesiyle Habib-i Neccar'ı da taşlayarak şehit eder.

Pek çok rivayet var!

Hatay Habib-i Neccar Camii

Başka bir rivayette Habib-i Neccar'ın şehit edilmesi dağda gerçekleşir. Öfkeli halk, Habib-i Neccar'ın başını gövdesinden ayırır ve şehrin doğusundaki dağdan yuvarlanan başı bugün caminin bulunduğu yere kadar gelir. Hatta camide yer alan Habib-i Neccar Ziyaretgâhı'nda sadece başının bulunduğu, gövdesinin de dağda olduğu söylenir.

Camiyi ziyaret ettiğinizde size rehberlik yapmak isteyen yaşlı bir amcayı görürseniz size anlatacağı hikâye böyledir. Şehrin doğusundaki, caminin hemen yanı başındaki Habib-i Neccar Dağı'na tırmandığınızda dağda kalmış bedenine hürmeten yapılan bir ziyaretgâh ile daha karşılaşırsınız. Bedeninin cami içindeki ziyaretgâhta olduğunu söyleyenler varsa da çoğu kişi bedeninin dağda, kafasının ziyaretgâhta olduğuna inanıyor. Rivayetler envâi çeşit...

Hikâye doğru olabilir mi sorusu kafa kurcalasa da, ehl-i ilmin hikâyenin hakîkâti noktasında müspet bir noktada birleşmediklerini öğreniyoruz. Anlatılanların hikâye olmaktan çok efsanevî yönü ağır basıyor zira.

Antakya'nın fatihi: Ebu Ubeyde Bin Cerrah

636 yılında Hz. Ömer'in hilâfeti döneminde, Antakya Ebu Ubeyde Bin Cerrâh komutasındaki İslam ordusu tarafından fethedilmiş ve fethin sembolü olarak da cami inşa edilmiş. Cami, Bizans'ın işgaliyle kiliseye çevrilmiş, Müslümanların şehri geri almasıyla tekrar cami olarak ibadete açılmışsa da bu durum bir kaç böyle kez devam etmiş; şehir bir Müslümanların eline geçmiş, bir gayrimüslimlerin; Habib-i Neccar ise bir cami olmuş, bir kilise...  Bu hâl 1268 yılına kadar devam etmiş. 1268'de Memlük Sultanı Baybars döneminden bu yana cami olarak faaliyette. 1853 yılında Antakya'nın gördüğü büyük deprem sonrasında yerle bir olan camii, 1857 yılında tekrar inşa edilmiş. Günümüzdeki yapı, 1857'den beri ayakta.



Habib-i Neccâr Kıssası:

İsa Aleyhisselâm’ı öldürmeye kalktıkları gibi, havarilerden üçü Antakya halkını İslâm’a dâvet için gittikleri zaman oranın halkı Habib-i Neccar’ı öldürdüler. Yani küfürlerinde bu kadar azgın idiler, imana yanaşmadılar.

Bu hususta Yâsin sûre-i şerif’inde bilgi verilmektedir.

Antakya halkı dâvetçileri reddettikleri gibi, öldürmek için söz birliği ettiler. Bunun üzerine şehrin öte başından Habib-i Neccar adında inanmış bir kimse alelacele imanını açığa vurdu. Hak ve hakikatı ortaya çıkarmak için çaba sarfetti.

“Şehrin en uzak semtinden bir adam koşarak geldi.” (Yâsin: 20)

İman edenlere numune olmak üzere bütün gayretiyle sahaya atıldı. Halkı bu gelen elçilere uymaya teşvik etti, onlara öğütlerde bulundu.

“Dedi ki: Ey kavmim! Gönderilmiş bulunan bu elçilere uyunuz.” (Yâsin: 20)

Tebliğleri muvacehesinde Allah’ın birliğini tasdik ederek, O’na ibadet ve taatta bulunun. Putlara tapmaktan vazgeçin.

“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyunuz. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)

Böyle bir dâveti yapan kişiler elbette ki doğrudurlar, sözlerinde samimidirler. Din ve dünya hayrına ermişlerdir, onlara uyan hidayete erer.

Habib-i Neccar daha sonra iman edişinin sebeplerinden bahsetmeye başladı:

“Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsin: 22)

“Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim hiç.” (Yâsin: 23)

“Eğer Rahman olan Allah bana bir zarar vermek dilerse, o putların şefaatı bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.” (Yâsin: 23)

“O takdirde ben de gerçekten apaçık bir sapıklık içinde olurum.” (Yâsin: 24)

Yaratan’a ortak koşmak, hiç şüphe yok ki en büyük sapıklıktır.

Habib-i Neccar gerek kavmine gerekse geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyuru kabiliyeti olan herkese hitap ederek şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki ben sizin de Rabbiniz olan Allah’a inandım. O halde beni dinleyin.” (Yâsin: 25)

Nitekim onun dünyadaki sözleri insanlar için bir öğüt ve ibret olmak üzere anlatılmıştır.

O, bu sözleri söyleyince halk üzerine hücum etti. Onu taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler. O ise: “Allah’ım! Kavmimi hidayete erdir.” diye duâ ede ede can verdi.

Bunun üzerine taraf-ı ilâhi’den kendisine:

“‘Cennete gir!’ denildi.” (Yâsin: 26)

Allah-u Teâlâ şehâdetinin hemen ardından onu cennetle müjdeledi. Melekler onu karşılamak için dizildiler ve: “Firdevs cenneti seni beklemektedir.” diye haber verdiler.

O ise oradaki fevkalâde mükâfatı görünce, kavminin de bu hâli bilmesini temenni etti ve şöyle söyledi:

“Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!” (Yâsin: 26-27)

Kendisinin erdiği bahtiyarlığı bilseler de küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar.

O gerçekten kavminin hidayet bulmasını şiddetle arzu etmekteydi.

Allah-u Teâlâ elçileri yalanlayan, dostunu öldüren o kavme gazap etti. Cebrâil Aleyhisselâm’ın bir sayhası helâk olmalarına yetti.

Bu zulümleri yapanlar onlar değil miydi? İsa Aleyhisselâm’ı çarmıha gerdiklerini iddiâ ederek iftihar edenler onlar değil mi? Şimdi de İsa Aleyhisselâm’a sahip çıkıyorlar!