26 Kasım 2014 Çarşamba

Mustafa islamoğlu Kimdir

Müfteri: İftira eden, kara çalan, asılsız suç isnad eden…
Müfsid: İfsad eden, araya fesat sokan, bozguncu…
Mübtel: İptal edilmiş, hükümsüz kılınmış…
Mübtezel: Hakir, itibarsız, haysiyetsiz, kepaze; elden ele, dilden dile düşmüş…

Mustafa İslâmoğlu kimdir? 1960 Develi/Kayseri doğumlu… 
Mısır’da işgalci Vali Lord Cromer’in himayesine sığınan Abduh’un Şeyh’liğini yaptığı el-Ezher’in taklitçi mezunu… “Akabe Vakfı” ve “Denge yayınevi”nin –adına, otuz küsür kadar eser yayımlayan- kurucu sahibi… 

Hilal TV’de Engin Noyan’la birlikte, “Vahyin Penceresinden” adı altında, kendi pencerelerinden nice sapıklıkları, nice melânetleri vs. bir tiyatro akristine taş çıkartacak kadar rol keserek, üfleyen adam… 

Kendi ve taraftarlarınca, şucu-bucu;“Hanefici-Mezhepçi, gelenekçi, taklitçi…”  falan filân değil fakat, Fazlurrahman, Mevdudi, Şeriati gibi üstadlarını aşan ve onların yanlışlarını, “bala konmuş sinek…” benzetmesiyle teşhis eden, “yeni damar, Kur’anî ve Tevhidi bir müslüman” dır ve tır!..
Bize göre: İftiracı, korkak ve mübtezel-itibarsız, haysiyetsiz bir yalakadır… 

Tutarsız  ve çelişkili olduğu kadar, bir intihâlci (çalıntı), bir Düzd-i Sühan-Söz hırsızı (Başkasına ait eserlerden parçalar alıp kendisininmiş gibi gösteren, aşıran) ve Sirkatçi (doğrudan çalıntı değil, anlam ve imaj alma) olduğu kadar telmihci (gizli alıntı, anıştırma) ve Selhçi (Divan edebiyatında yalnız kelimeleri değiştirmek suretiyle yapılan çalıntı)dir… Taklitçi, fitneci ve bir ruhî sapıktır…

Sahabe’den bazılarına ağız dolusu küfürler kusan İran’lı Şii Ali Şeriati’nin perestişkârı olduğu gibi, kendisi de, “seviyeli tenkid” adı altında, sahabeden bazılarını tahkir eder.. Kur’an’a muhalif birçok fikirleri vardır ve ayrıca meâl tahrifatında çırak!tır… İsa Aleyhisselâm ve Mehdi Resûl’ün kıyamete yakın zuhurunu inkâr ettiği gibi, “… 

Kur’an’dan başka mucize olmadığı”, bir başka ifadeyle, “Şakk-ı Kamer-Ay Yarılması, Narin Parmaklarından suların fışkırması…” gibi mucizelerin, Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm’dan zuhur etmediği iddiasında bulunan bir zuhurî -ortaoyununda taklitçi-dir… Çaktırmadan(!) Tasavvuf ve Mezhep düşmanlığı yapar, dolayısıyla Türkiye’deki cemaatlerin neredeyse tamamına,“… hukuksuz, fıkıhsız, altyapısız gece-kondu tipi yapılanmalar!..” hükmünü basar… Gelenek, tarih, özellikle saltanat ve Osmanlı düşmanlığında çok ketum(!) birisidir, hatta saltanat ve lâikliği, “yüzyıllara dayanan ortak yönleri olan…” diye tanıtır fakat, “demokrasi ve lâikliğin yüzyıllara dayanan ortak yönleri…” hakkında dili ve ödü tutulur, ilânihaye… 

Mürailiğinden dolayı, “Önce devlet kurmayı hedefleyen müslümanları ‘şov’ yapmakla” itham ve takbih ettikten sonra, “Yürek Devleti”nin teorisyeni ve “mimar namzetleri(!)” olarak, fareler arenasında gladyatör kesilir. Ve, daha neler ve neler…

Mustafa İslâmoğlu tarafından söylenen sözleri, “şu eserinden, şu sayfasından” kaydını belirtme telâşından uzak bir şekilde, “italik harfle” onun kaleminden nakledeceğim. “Kendi kendine gelin güvey” olup şahsını-fikrini, “yeni damar” olarak takdim etmesinden dolayı da, zaman zaman ismini, “İlletli-yeni damar” lâkabıyla zikredeceğim… 
Bu girizgâhtan sonra Müfsid, “Esfele-safilin, Bel’âm…”ın ifsadı, sapıklıkları ilânihaye…ve, tenkidlerimiz ki, “İlletli-yeni damar”ın her söylediği sözün teferruatlı bir şekilde tenkidini yapmaya kalkışmak, tarafından yazılan eserlerden daha fazla eser yazmayı icabettirir. Şahsen bizim tenkidlerimiz dahi bir eser hacmindedir. Burada, süzmeler ve işaretlemelerle yetineceğiz.
Mustafa İslâmoğlu’nun Yahudileşme Temayülü

İlletli-yeni damar, “Üç Muhammed” adını verdiği eserinde (illetli’nin bir de sadece, “Allah” adlı eseri vardır. Bir önceki eserinde nasıl, “farklı peygamber anlayışları”nı kendince tenkid ediyorsa, bu eserinde de “farklı Allah anlayışları”nı tenkid eder fakat, eserin adının başında, önceki eserinde olduğu gibi, “Üç” ibaresi yoktur, dolayısıyla önceki eseri için kullandığı “Üç” ibaresi sakattır. Kendi mantalitesi gereğince de, ikisinden birisi sakattır.) farklı peygamber anlayışlarına değinir ve şimdiki müslümanların ve nisbet ettikleri atalarının, “yahudi ve hristiyanlar gibi tahrifçi…

”  ve hatta, “Mekke müşrikleri ve Eyke halkı gibi imansız olduğunu”  iddia eder. (Dinsiz veya mürted toplumun değil de), Dindar toplumun, “bir tarafta Hıristiyanlaştığını, öbür taraftan da Yahudileştiğini” iddia eden illetli-yeni damar, devrin müslümanlarının kendi peygamberlerini, bir tarafta aynen hristiyanların İsaAleyhisselâm hakkında ifratları gibi, 

“Melek peygamber imajı”yla görmek istediklerini, diğer taraftan da yahudiler gibi, “vahiy postacısı olarak gördükleri” iddiasında bulunduktan sonra şöyle bir tasnif (tasnif’in özü de çalıntıdır) verir: “Aşırı yüceltmeci, indirgemeci ve Kur’an Peygamberi” ki, son tasnife güya-kendi gibilerden başkası dâhil değildir. Kendince, “Aşırı yüceltmeciler” sınıfına dâhil ettiği Kadı Iyaz, Sûyuti ve Muhyiddin Arabî gibi fıkıh ve tasavvuf ehline ağız dolusu kusan murdar, diğer taraftan da -haklılığına delil için- Hint akımından Ahmed Han gibi “sîr” ünvanlı sapıkların, “indirgemeci”liğini kullanır. Bu iki sınıfı aynı çatı altında değerlendirmesi, sapık illetli-yeni damar’ı öyle bir neticeye ulaştırır ki, birinci sınıf ve takipçilerini, “Mekke müşrik toplumunun “melek peygamber” istemesi…”ne benzeterek, “müşriklerin itikadındalar” demeye getirir…


   İkinci sınıfı ise, “Eyke ahalisinin de Hz. Şuayb’ın mesajına karşı muhalefet sergilerken “Sen de bizim gibi bir insansın” (26-154) gerekçesinin arkasına sığınmışlardı”der, onları da, “müşriklerin itikadında…” olanlar, sınıfına dâhil eder. Ve, “De ki: Eğer yeryüzünde salına salına dolaşan melekler olsaydı, o zaman onlara elçi olarak şüphesiz bir melek indirirdik.”(17.95) âyet meâlini bu şekilde verdikten sonra, “Vahyin, ilk muhatabıyla son muhatabları aynı hamurdan olmak zorunda olduğu” iddiasında bulunur. Böyle bir iddia bir  nevî, “Kur’an’a muhatab olan cinleri…” muhatab kabûl etmemek, dolayısıyla da Resûlü Ekrem Sâllallahü Aleyhi vesellêm’in, “âlemlere rahmet olarak gönderildiğini” inkâr etmektir… İkinci sınıfa dahil ettiği Hinti akımı-Ahmed Han gibileri savunacak değiliz fakat, onlar hakkında benzetmesi kesinlikle yanlıştır. 

Zira, Eyke Ahalisi hem Hazreti Şuayb’ı, hem de vahyi inkâr eden bir topluluktur. Hint akımı ise ne vahyi, ne de peygamberi inkâr eder. Hint akımının temel sapıklığı, âyet-i kerimeleri kafalarına göre yorumlamaları ve hadis-i şerif-sünnet-i seniyye hakkındaki rivayetlerin neredeyse tamamını inkârcılıkları, ayrıca peygamberliğin son bulmadığı vb. iddialarıdır, vahiy ve peygamber inkârcılığı değil.. Sapık toplulukları bile doğru bir şekilde tenkid edemeyen bir insan nereden, doğru yolu ve takipçilerini tenkide ehil olacak ki? Diğer taraftan, doğru yol üzere olan insanların itikatlarını tenkit, batıl itikatlı olanlardan alâkasız deliller devşirmek suretiyle yapılmaz, aynı veya benzeriyle yapılır, (illetliye göre ikisi de aynı ve güya-delilleri de Kur’an’dan.) ve daha önemlisi, Asıl-Hakikate göre yapılır. Ölçü, İrfan Sultanı-Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan;

   “Her şey, herkesi aşan bir hak ve hakikat mizanı önünde, daima o hak ve hakikat adına birbirine hâkim ve mahkûm, birbirine şahit ve murakıb, mefkûrevi bir âhenk tertibini işletebilmekten ibaret.”
    Kadı Iyaz ve Sûyuti’nin eserlerini, “Güncel aşırı yüceltmeciliğin alt yapısını oluşturan eserler…” sınıfına dâhil eden illetli-yeni damar, Muhyiddin-i Arabî ve Sûhreverdi gibi tasavvuf erenlerini de, “Nûr-i Muhammedi felsefesine dayanan irfani peygamber anlayışı”nda olduklarından dolayı reddeder, dolayısıyla “Muhammedî Nûr’u” inkâr eder. İki tasavvuru da (yüceltmeci ve indirgemeci) güya- “Kur’an ekseninde sorgula”dığı iddiasında bulunmaktan da geri kalmaz… 

İlletli’nin fakih ve mutasavvuf insanlar hakkında ifrata varan hükümleri ve onların eserlerinin, “hristiyan kaynaklı güncel aşırı yüceltmecilerin alt yapısını oluşturduğu” iddiası, bin dört yüz şu kadar küsür yıldır ehl-i sünnet ve’l-cemaate ittiba eden insanları-müslümanları, hak istikamet üzere sevk ve idare etmiş olan âlim-fakih ve mutasavvuf insanların, bir nevî tekfirlerini gerektirir ki, tekfir edilmesi gereken salya-kuduz, ta kendisidir! Ayrı bahs’…


   İlletli-yeni damar’ın müslümanları “dolaylı tekfir”i, salya-kuduz kaleminden aynen şöyle:
   “Bugün, Ümmet-i Muhammed, kendinden önceki Nuh, Ad, Semud ve Firavun toplumları gibi bir melek peygamber isteme imkanından ‘mahrum’dur. Fakat bu mahrumiyetin açığını, kendilerine örnek insan olarak gönderilen bir peygamberi melekleştirerek kapatmaya çalışmakta, aslında Kur’anda geçen vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak olmaktadır.”

“Müslüman Hz. Musa ümmeti nasıl Yahudileşmişse, Müslüman Hz. Muhammed ümmeti de öyle yahudileşebilir.” Bu sapık ifadelerin sahibi olan andavul, taklitçisi olduğu Musa Carullah’ı referans göstererek, “Ümmetin her ferdinin Peygamber gibi olduğu” iddiasında bulunmaktan da geri kalmaz. Hem, “Ümmet-i Muhammed şöyledir, böyledir” de, hem de, “ümmetin her ferdi peygamber gibidir” de. (Hani, “Bu ne perhiz, ne lâhana turşusu” derler ya. Derler ya, derler!) Ne ala; hile tuzak ve ne küfür... (Dış yüz mantığı ya!) Hiç kimsenin, “Peygamber gibi olma” ayrıcalık ve gayretinin makbûl olmaması bir tarafa, Carullah ve taklitçileri, peygamberin kılı bile olamaz. Yahudileşen de başta sizsiniz:

   (Maksadı aşmış olmayayım! Türkiye’deki mezhebsizler, hak mezhebleri, hak tasavvufu inkâr, Şia referanslı olarak, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Aişe’yi ve birçok sahabiyi, başta Emevi’ler olmak üzere Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi cihana nam salmış, Nizam-ı Âlem ve İlâ-yı Kelimetullah için, “Bir elinde Kur’an, bir elinde kılıç, kıt’aları atlas bir kumaş gibi ikiye biçen…” şahsiyet ve İslâm Devletleri’ni, “hayasız bir tenkit zihniyetiyle” tenkit etmelerinden, dolayısıyla fitne-fesat taraflarıyla bu ümmetin içinde yahudiler gibidir.) Bu tesbit, illetli’nin hiçbir eserini okumadan önceki zamana aiddir… (“…Yahudileşme Temayülü” adlı eserini sadece gördükten sonra da; Yahudiliğe olan temayülünü ört-bast etmek için kaleme alınmış, hem de bütün müslümanları suçlama, töhmet altında bırakma pahasına…)

   Resûlü Ekrem Sâllallahü Aleyhi ve Sellêm’e peygamberlik inzâl buyurulduğu tarihten itibaren küre-i arz’da yaşayan insanların tamamı “Ümmet-i Muhammed”e dâhildir. Fakat, âlimlerimizin tasnifinde Ümmet-i Muhammed iki kategoriye ayrılmıştır. Birincisi Ümmet-i Davettir ki, bütün insanları kuşatır… İkincisi ise Ümmet-i İcabet’tir ki, davete icabet eden; müslüman olanları kuşatır. Kendilerine davetin ulaşmadığı topluluklar ise, çok ayrı bahs’…

 Bugün, Ümmet-i İcabet’in sıddıkları, âlimleri, salihleri, şehidleri ve onların izinden giden müslümanların vaziyetleri kesinlikle illetli-yeni damar’ın iddia ettiği gibi değildir. Şayet illetli de aynı kanaatteyse -belki de ki aynı kanaatte olduğunu iddia edecektir- bugün, müslüman cemaatlerin büyük bir kısmı Kadı Iyaz, Sûyuti, Muhyiddin Arabî, Sûhreverdi, İmam-ı Rabbanî gibi fakih ve mutasavvufların buyurduğu  istikamette (karınca-kararınca) yollarına devam etmektedirler. Bu müslümanları, “vahye sırt dönmüş toplumların suçuna ortak etmek” dolayısıyla tekfir etmek,  fikir haysiyeti olan bir kaleme değil, bir mübtezel’e yakışık alır…

   Kendisine, İsa Aleyhisselâm hakkında yöneltilen bir soru üzerine Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri: “… O’nun beşer tarafı noksandı!” buyuruyor. Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ne aid olan cevabın sadece bu cümlesi dahi, Resûlü Ekrem Sâllahlahü Aleyhi ve Sellem’in, “beşer sıfatından soyutlandırılmamasının icabettiği” anlamına gelir. İlletli-yeni damar! Gördün mü? Müslümanlar, peygamberlerini beşer sıfatından soyutlayarak melekleştirmiyorlar. Böyle bir iddia, senin iftirandır... ve, doğruyu “doğru teşhiste” mucit sen değilsin!..


   İllettli-yeni damar’ın müslümanlar hakkında bir başka iftirası şöyle:
   “çocuk düştüğü yerden kalkar” nakaratlarıyla ayetlerin açıkça beyan ettiği hakikati yalanlamaya kalkanlar Medine’de, Mekke’de, Endülüs’te ve benzeri yerlerde düşen çocuğun yüzyıllardır hala kalkmadığını unutmuş görünüyorlar. Bilmiyorlar ki, din “sabık” olanın değil “sadık” olanındır.[…] “Muhtaç olduğu kuvvetin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğu” masalına farkına varılmadan inandırılan koca koca insanlar.”


   Üzeyir Garih’in, Küçük Hüseyin ve Fevzi Çakmak’ın kabirlerini ziyaret esnasında öldürülmesini, Menemenli Jozef’in katliyle benzeştiren ve buna, “Rasûlullah’ın[…] “Muhayrık, Yahudilerin en hayırlısıdır.”  Hadis-i Şerif’lerini de güya-âlet ederek, her iki yahudiye şevkat ve merhametini izhar eden ahmak soy, istiarelere başvurarak Necib Fazıl gibi bir mütefekkire höykürüyor!.


   Üstad Necib Fazıl Kısakürek, “Çocuk düştüğü yerden kalkar… Bu bayrak bu topraklarda düştü ve bu topraklardan kalkacaktır!” diyor. İlletli-yeni damar da, çapına-çapulculuğuna bakmadan Üstad’a telmihte bulunuyor. Hem de, putadamlara nisbet edilen sözlerin, “peşisıra seğirtenleri” kategorisine dahl’ edilerek. Böyle bir telmihte bulunan adamda ne vicdan, ne fikir namusu ve ne de fikir şahsiyeti aramaya gerek yoktur... Fikirde şahsiyeti olmayan illetli’nin bir de, binbir türlü istiarelere başvurarak Üstad’ın talebesi, “Gençliğin mimar namzetleri” hakkında, öyle bir beznetmesi vardır ki, vicdanlara giran gelir. Şu: “Frankeştayn gibi!”. Burada yorum istemez de, istediğiniz kadar sövebilirsiniz!..

   Yahudilere olan temayülü İlletli-yeni damar’ı öyle bir noktaya getirir ki, bu temayülü-aşkı, onları aklamak adına: “Genel olarak Ehl-i Kitab deyince zannediliyor ki hepsi aynı. Bence Yahudilikle Hristiyanlık ilahiyat açısından aynı gözede ele alınmamalıdır. Yani Yahudilikte tevhid korunurken, Hristiyanlıkta zedelenmiş durumda.” bile dedirtir…


   Kur’an-ı Kerim’de meâlen: “Yahudiler ve hristiyanlar, “Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. De ki: “O halde günahlarınızdan dolayı Allah niçin size azab ediyor? Hayır, siz de O’nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediğini affeder, dilediğine azab eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah’ındır. Nihayet dönüş de O’nadır.” (Maide sûresi,18. âyet-i kerime.)
   “Dediler ki: “Allah çocuk edindi!” Hâşâ, O bundan müzezzehtir, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Elinizde O’nun çocuk edindiğine dair bir delil yoktur. İspat edemiyeceğiniz şeyi mi Allah’a karşı söylüyorsunuz?”(Yunus sûresi, 68. âyet-i kerime.)

   “Yahudiler: ‘Üzeyr, Allah’ın oğlu’ dediler. Hristiyanlar da: ‘Mesih, Allah’ın oğlu’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri boş sözlerdir. Daha önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlardı. Allah onları kahretsin, nasıl da(haktan) döndürülüyorlar! Onlar bilginlerini (hahamlarını) ve rahiplerini Allah’tan başka kendilerine Rab edindiler. Meryem’in oğlu Mesih’i de. Hâlbuki hepsi ancak bir tek ilâha ibadet ile emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeyden de münezzehtir.” (Tevbe sûresi, 30-31. âyet-i kerimeler.) 

   Bu hakikatler başka türlü kendisine hatırlatılınca da, kaabiliyetli bir manevrayla, “Eldeki Tevrat’ta bu tür bir inancı destekleyen en ufak bir işaret yok. Bu durumda şu anda tedavülde olmayan farklı Tevrat nüshalarının olduğu varsayımı giriyor gündeme”  deyiverir. Kur’an-ı Kerim tarafından ifade buyurulan bir hakikat hakkında, “varsayımların” lâfı mı olur? “Sabık” olamazsın, hiç olmazsa “sadık” ol! Sabıkun; Kur’an lisanında; “önde gidenler”e denir. Dilimizdeki gibi sadece, “sabıkalı-suçlu” şeklinde anlaşılmaz…

    Bir de, “yalancının mumu”na- “eldeki Tahrif edilmiş Tevrat Nüshaları”na bakalım:
   “Bir gün ilâhi varlıklar RAB’bin huzuruna çıkmak için geldiklerinde, şeytan da onlarla birlikte geldi.”  (Eyüb’ün ilk sınavı ayet; 6) “Sabahyıldızları birlikte şarkı söylerken, İlâhi varlıklar sevinçle çığrışırken?” (Eyüb 38. Tanrı konuşuyor, ayet;7)
   İlâhi varlıklar: İbranice “Tanrı oğulları” demek…

   “RAB’bin bildirisini ilân edeceğim: Bana, “Sen benim oğlumsun” dedi, Bugün ben sana baba oldum”  (Mezmurlar. 2. Mezmur; ayet,7), “Bir delikanlı bir kızla nasıl evlenirse, / Oğullarım da seninle öyle evlenecek -ya da “Sana biçim veren seninle evlenecek” (Yeşaya, 62. Ayet; 5’den), “Babamız sensin. İbrahim bizi tanımasada. İsrail bizi kabul etmese de, Babamız’sın ya RAB. Ezelden beri adın “Kurtarıcımız”dır.(Yeşaya 63, ayet,16), “Ben RAB, demiştim ki, “Ne kadar isterdim / Seni çocuklarımdan saymayı; / Sana güzel ülkeyi, / Ulusların en güzel mülkünü vermeyi! / Bana baba diyeceğini, / Benden hiç ayrılmayacağını sandım.” (Yeremya, 3 ayet, 19), “Ağlaya ağlaya gelecekler, / Benden yardım dileyenleri geri getireceğim. / Akarsular boyunca tökezlemeyecekleri / Düz bir yolda yürüteceğim onları. / Çünkü ben İsrail’in babasıyım, / Efrayim de ilk oğlumdur.” (Yeremya, 31. ayet, 9)
   Şimdi, birisi çıkıp da varsayım(!)la hareket edip: “Efrayim de ilk oğlumdur” (Yeremya,31. ayet;9)daki “Efrayim”in, “Üzeyir”in diğer adı olduğunu gayet rahat bir şekilde söyleyebilir! Değil mi?..

   Bir varsayım(!)ı diğer bir varsayım(!)dan üstün tutmak için bir başka varsayım(!)ınız olması bir tarafa, illetli-yeni damarın,“Yahudilikte tevhid korunurken” atmasyonuna karşı, bizim varsayım(!)larımız falan filân değil, Tahrif edilmiş Tevrat’ın bugünkü nüshalarından kesin delillerimiz var. Yani, “Yahudilikte tevhid korunmuş” filân değil. Bunun kesin ispatını Kur’an-ı Kerim’den gösterdiğimiz gibi, Tahrif edilmiş Tevrat nüshalarından da gösterdik. Kesin isbat ve delillerin olduğu yerde, “varsayımların”  lâfı olmaz! Ne olur? Üslûbta şahsiyeti olmayan mübtezellerin,  atmasyon “varsayımları” olur...