1 Haziran 2015 Pazartesi

Müceddid Nedir Müceddid Kime Denir


Yenileyen, yeniden güçlendiren.


Peygamberimizin sünneti terk edilip bid’atlar yayılıncaya insanlara yeniden dinlerini öğreten ve bu bid’atleri bertaraf etmeye çalışan İslâm bilgini; “Cedde” fiilinden ism-i fail.

Cenab-ı Allah, insanlara doğru yolu göstermek için ihtiyaç nisbetinde onlara zaman zaman peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin sonuncusu Peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve sellem)’dir. Ondan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. “Muhammed adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. O, ancak Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur” (el-Ahzâb, 33/40).

Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bid’at ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde müslümanlar dinden ve peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya gelebilirler. Ayrıca her gün değişen hayat şartları ve ilerleyen teknikle birlikte birtakım yeni meseleler ortaya çıkar ve bunlara dinî açıdan bir hüküm verme ihtiyacı doğar.

Toplum içinde çıkan bid’atlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere bir çözüm bulabilecek ve müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev Peygamberimizin ümmetinden çıkan âlimlere düşmektedir. Bu âlimlere dinî literatürde “müceddid” denilmektedir.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek hir müceddid gönderecektir” (Ebu Davud, Melahim, 1).

Dinde reform yapmak isteyenler, müceddidle ilgili bu hadisin kapsamına girmez. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu hadisi dinde reform manasına almamıştır.

Müceddid ile müteceddid’i birbirine karıştırmamak gerekir. Zira aralarında büyük fark vardır.

Müteceddid, yenilik taraftarı olan, İslâm ile câhiliyye (bugünkü anlamıyla pozitivizm, materyalizm)’nin uzlaştırılmasından yeni bir sentez ortaya çıkaran ve ümmeti cahiliyye rengine boyayan kimsedir. Bunların gayesi dini tecdid değil onu yeniye uydurmadır.

Müceddid ise; İslâm’ı cahiliyyenin bütün unsurlarından temizleyen sonra da mümkün olduğu kadar onu katışıksız olarak, olduğu gibi hayata iade eden demektir. Müceddid, cahiliyye ile anlaşmak ve uzlaşmaktan uzak olur ve her ne kadar önemsiz olursa olsun cahiliyyenin hiç bir izinin İslâm’ın herhangi bir kısmına yerleşmesine sabredemez.

Müceddidle peygamber arasında fark vardır. Peygamber; Allah tarafından açıkça emir almıştır. Kendisine vahiy gelir, peygamberlik davasıyla işe başlar ve insanları kendisine davet eder; îman veya küfür onun davasını kabul etmeye veya etmemeye bağlıdır.

Müceddid böyle değildir. O, Allah tarafından memur olsa bile teşriî olmayan, bir din ve düzen getirmekle ilgisi bulunmayan bir emirle memûr olabilir. Çok defa kendisi müceddid olduğunu farketmez, ancak kendisi vefat ettikten sonra fark edilir.

Müceddidde bulunması zarurî olan vasıflar şunlardır: Berrak bir zihin, keskin bir görüş, dosdoğru bir düşünüş, ifratla tefrit arasındaki orta yolu bulma ve buna riayet etmeye ait nadir kudret, asırlar boyu yerleşip kökleşmiş kanaatlerin ve yeni durumların tesiri altında kalmaktan sıyrılmış tefekkür gücü, doğru yoldan sapıtmış olan zamanının gidişi ile mücadele cesareti, yeniden kurmak ve ictihad etmek için gerekli olan ve Allah tarafından bağışlanmış bulunan liderlik ve önderlik kabiliyeti…

Ayrıca müceddidin İslâm esaslarını gönlünün derinliklerinden kabul etmiş ve kendi görüş, anlayış ve düyuşu içinde gerçekten inanmış olması, en küçük işlerde bile İslâm ile câhiliyyetin farkını bilmesi, asırların topladığı çıkmazlar yığını altından hakkı, gerçeği gün yüzüne çıkarması gereklidir.

  Tecdîd işinin aşağıda belirtildiği üzere çeşitli şubeleri vardır:

   Müceddidin, içinde yaşadığı muhite ait hastalıkları doğru bir şekilde teşhis etmesi gerekir. Bunun yolu; zamanın durumunu her bakımdan dikkatle gözden geçirerek cemiyete cahiliyyenin yerleştiği noktaları, tesir derecesini, bunların topluma yayılma yollarını anlaması, etkilerinin hayatın hangi noktalarına kadar vardığını, hal-i hazır durumda gerçek müslümanlığın yerinin ne olduğunu görmesidir.

   Müceddid, topluma yönelik ıslah çareleri bulmalı; yani cemiyet üzerinde câhiliyyetin galebesini yok edip İslâm’ın sosyal hayata girme imkânını hazırlamalıdır.

   Müceddidin fikri ve nazari bir inkılap meydana getirmek için çalışması; yani insanların düşüncesini, inançlarını, duygularını, ahlâk görüşlerinin yönünü İslâm’a uygun bir hale getirmesi, eğitim ve öğretim sistemini ıslah etmesi, İslâm ilim ve sanatlarını ihya etmesi… Özetle yeniden saf İslâm ruh ve düşüncesini diriltmesi, onun en temel işlerindendir.

   Müceddid, amelî ıslah hareketini ele almalı, câhiliyye âdet ve geleneklerini iptal etmeli, ahlâkı temizleyip yükselterek, islâmî manâda lider olacak kişileri yetiştirmelidir.

Şu vasıfları üzerlerinde taşırlar:

1- Kendilerine yalnızca Kur'an'ı rehber edinirler.

2- Her biri, fende mütehassıs geniş bir fikre, ince bir nazara ve tam bir ihlâsa sahiptirler. Derin bir içtihat ve kuvve-i kudsiye sahibidirler. Hakikatleri saf ortaya koymak için kendi hususi meslek ve meşreplerinin tesirinde kalmamış ve hevesini karıştırmazlar.

3- Cenab-ı Hakkın rızasından başka hiçbir maddi manevi menfaati gaye edinmezler ve bu halet de hayatında herkes tarafından müşahede edilir.

4- Kur'an-ı Kerim'in bulunduğu asra bakan veçhesini keşfedip, avamdan havasa kadar her tabakanın anlayacağı, istifade edeceği bir üslupla beyan ederler.

5- Kur'an ve iman hakikatlerini cerh edilmez delillerle ispat ederek ders verirler.

6- Aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu tenvir, tatmin ve musahhar ederler ve şeytanı dahi ilzam edecek derecede kuvvetli, gayet beliğ, nafiz ve müessir dersler ile meselelerini anlatırlar.

7- Hakikatlerin derkine mani olan benlik, gurur, ucub ve enaniyet gibi kötü hasletlerden kurtarıp tevazu, mahviyet gibi yüksek ve güzel ahlaklara sahip kılarlar.

8- Resul-ü Ekrem'in (sav) sünnetine ittiba ederler, ehl-i sünnet ve'l- cemaat mezhebi üzere ilmi ile amildirler, azami züht ve takva, azami ihlâs ve dine hizmetinde sebat, azami sıdk, sadakat ve fedakârlığa, azami iktisad ve kanaate sahip ve malik olmak da onların vasıflarındandır.

9- Kur'anî ve şer-î meseleleri beyan ederken, şu veya bu tazyik altında kalmayan, işkence ve idamı nazara almayan, herhangi bir tesir altında kalarak fetva vermeyen, dünyaya meydan okuyacak bir iman kuvveti ile hakikatleri pervasızca söyleyen, İslami şecaat ve cesarete maliktirler.(14)

Peygamberimiz (sav) her yüzyılda bir Müceddit geleceğini bize bildirdiği gibi kıyamete kadar gelecek mücedditlerin sayısını da haber vermiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte "On iki halife gelecek ve sonra İsa ruhullah nüzul ederek deccalı öldürecektir"(15) buyurmuşlardır. Yine "Bu din on iki halife elinde olduğu sürece aziz ve güçlü kalacaktır. Bu imamların on ikisi de Kureyştendir"(16) buyurmuşlardır ki bu hadis mütavatirdir. İbn-i Kesir "Bu imamların Şianın iddiası gibi "Ehl-i Beyt"in 12 imamı olmadığı açıktır" diyerek her asırda gelecek olan mücedditlere işaret ettiğini söyler.

Tüm bu özelliklere dayanarak İslam âlimleri her asrın müceddidini tespite çalışmışlardır, bu isimlerin bazılarında ittifak edilmiş, bazılarında ise ihtilaf edilmiştir. Biz her hicri yüz yılda müceddid kabul edilenlerden birer ismi şöyle sıralayabiliriz:

1- Ömer bn. Abdülaziz(17) (H. /17–102 / M. 638–720)

2- İmam-ı Şafii(18) (H. 150–204 / M. 767–819)

3- Ebu'l-Hasan Ali El- Eş'ari (H.260–324 / M.873–936)

4- Ebu Bekir Bakıllani (v. 403/1013)

5- İmam-ı Gazali (H. 450–505/M. 1058–1111)

6- Fahreddin-i Razi (H. 544–606 / M.1149–1209)

7- Mevlana Celalettin-i Rumî (H. 604–672/ M.1207–1273)

8- Zeynüddin-i Irakî (v.H. 805/ M. 1402)

9- İmam-ı Sahavi(19) (v. H. 902)

10- Celaleddin-i Suyutî (H.849–911/ M.1445–1505)

11- İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani(20) (H. 971- 1033 / M. 1563-1624)

12- Şah Veliyullah Dehlevi (H.1114–1176 / M. 1702–1762)

13- Mevlana Halid-i Bağdadi(21) (H.1193–1242 / M. 1779–1826)

14- Bediüzzaman Said Nursi. (H.1293 – 1380 / M. 1876–1960)

Mevlana Halid-i Bağdadinin talebelerinden Mustafa İsmet Efendi "Risale-i Kudsiye" isimli Osmanlıca Nakşibendî Tarikatı Halidiye Kolu usulünü beyan eden eserinde Mevlana Halid'den sonra Müceddit olarak "Mehdi"nin geleceğini, başka müceddidin olmayacağını ehl-i keşfin haber verdiğini açıkça yazar ve talebelerine ders verir.(22)

Bediüzzaman Said Nursi yüz yıllık Mevlana Halid'in cübbesi Asiye hanımın dedesi Küçük Âşık aracılığı ile intikal etmiştir. (23) Böylece her cihetle Müceddit olduğu kesinlik kazanmıştır.

Bediüzzaman'ın çok belirgin ve diğerlerinden farklı bir özelliği de Müceddit olarak zatını değil; "Risale'i Nuru" göstermiş olmasıdır. Tecdit işi ve işlevi bir şahıstan bir kitaba intikal ettirilmiştir. Bediüzzaman bunu tahdis-i nimet(24) olarak ilan etmektedir. Buna yine "Risale-i Nur'un Şahs-ı Manevisi" adını vererek kendisinden sonra bir şahıs beklentisi içinde olunmaması gerektiğini ima ederek son Müceddit olduğunu ince bir siyasetle ifade etmiştir.

Bu mücedditlerin dışında tarikat şahları ve aktapları vardır ki, onlar hidayet rehberleri olmuşlardır. A. Kadir Geylani, Ahmed Yesevi, Muhyiddin-i Arabi, Şazeli gibi... Ancak tarikat şeyhleri her ne kadar âlim ve abid de olsalar mücedditlerin ve müçtehitlerin makamına ulaşamazlar. Onlar da müçtehit ve mücedditlere uymak mecburiyetindedirler. Çünkü bir Müslüman tarikat şeyhinin sözünü tutmazsa bir şey lazım gelmez. Ama bir müçtehidin şeriattaki içtihadına muhalefet etse günaha girer. Bunun için tüm ehli tarikat şeriatın kabul ettiği bir ehl-i hak mezhebe uymuş ve tabilerini de uymaları konusunda uyarmışlardır. Zira şeriatta imam olan bir müçtehid veya müceddid zamanın imamı ve halifesi gibidir. O asırdaki tüm tarikat şeyhleri onun emrindeki vali, kaymakam ve mahalle muhtarı gibidirler. Herkes haddini bildiği ve imama ittiba ettiği ölçüde maiyetindekilere hükmedebilir ve Allah'ın rızasını kazanabilirler. Tüm hak tarikatın şeyhleri bu sınırları en iyi şekilde korumuşlardır.

Mehdi de son müceddit olacağı için âl-i beytten, yani peygamber soyundandır. Bu husus Al-i Resulün, Al-i İbrahim gibi olacağı gerçeğine de uygundur. Her müslümanın namazın tahiyyatında okuduğu salâvat duasının bu istikametli yolu Allah'tan istemesi anlamında çok manidardır.

Mücedditlerin çoğu Peygamberimiz'in (sav) neslinden gelmişlerdir. Kimi Haseni, kimi de Hüseyni'dir. Bundan dolayı peygamberimiz (sav) "Size iki şey bırakıyorum, biri Kitabullah, diğeri de Ehl-i Beytim"(25) "Kıyamette bu iki emanetten soracağım"(26) buyurmuşlardır.

Yüce Allah da, "Resulullah sizden hiçbir ücret beklemez, ancak Ehl-i Beyt'ine sevgi bekler"(27) buyurarak nazarları o yöne çekiyor. Çünkü "Ehl-i Beytim Nuh (as)ın gemisi gibidir. Ona sığınan kurtulur."(28) İmam-ı Rabbani de, "Ehl-i Beyt'imi sevmek, ehl-i sünnetin sermayesidir"(29) hadisini nakleder.

Müminlerin devamlı duası selavat-ı Peygamberi olan "Allah'ım al-i İbrahim gibi al-i Muhammed'in neslini de mübarek kıl" duası kabul edilmiştir ki, Al-i İbrahim neslinden peygamber geldiği gibi, Al-i Resulullah'dan da müceddid ve müçtehitler silsilesi gelmiş. Peygamberimiz (sav) Ehl-i Beyt'ine muhabbeti emrederek, ümmetin istikametini istemiştir. Ehl-i Beytine sevgisinin sırat-ı müstakimi netice vereceğini, beliğane ifade etmiştir.

Kıyamete yakın Hz. Mehdi tüm müceddid ve müçtehidler silsilesini birleştirip son bir irşad görevi yapacaktır. Allah'ın (cc) gerçek velileri bu müceddit ve müçtehitlerdir. Çünkü İmam-ı Azam buyurdular: "Alimler Allah'ın velileri değil ise yer yüzünde veli yoktur."

Peygamberimiz (sav) veliler hakkında "Yüce Allah buyurdu, kim benim velime, veli kuluma düşmanca davranırsa, ben ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının katımda en sevimli olanı üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet onu severim. Onu sevince de, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse, şüphesiz ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum, benden bir şey isterse kabul ederim" buyurmuşlardır.(30)

İbn-i Hacer, "Veli, Allah'ı bilen ve ona itaatte devamlı olan ve ihlâslı olan kişidir" der. Yemenli Şevkani de bunu kabul eder. Nitekim Yüce Allah veliyi tarif ederken: "İman ve takvayı esas alır."(31)

Veli, ihlâsla, Allah rızası için emr-i İlahiyi icraya çalışan ve rızadan ayrılmayan kuldur. Şu halde, onun hiçbir günahı yokken ona düşman olup yaptıklarına karşı çıkan, onun temsil ettiği iman ve ibadet ve ahlaka düşman olmuş oluyor demektir.

İhlâs ve ihsan mertebesine ulaşan veliler de ibadeti, ceza ve mükâfat için değil, Allah'a olan sevgi ve bağlılığından dolayı yaparlar. İbadet, onların ruh gıdalarıdır. O'na yaklaşmak için vasıtalarıdır.

Farz ibadet içinde haramdan kaçmak da vardır. Nafile ibadetler içinde de zikir, tesbih, dua ve tefekkür vardır. Hadisin anlamı: "İçlerine koyduğum nurum sebebiyle onun kulağı, gözü olurum, emrim ve rızam dışına çıkmazlar. Yaptıkları işlerde bu nur ile yardım ederim de, bu iş uygun ve düzgün olur"(32) anlamındadır. Şevkani bu hadisi izah eden "Katru'l-Veli ala Hadisi'l Veli" adında müstakil bir eser yazmıştır.

Peygamberimizin (sav) "Ehl-i Beyt'im Nuh'un (as) gemisi gibidir. Buna sığınanlar kurtulur"(33) hadisinin anlamı mücedditler ve müçtehitlerden her hangi birisine uyan kurtulur demektir. Tabii ki her asrın insanı o asırdaki müceddide uymalıdır. Nitekim bu konuda da hadis vardır: "Asrın imamını tanımayan cahiliye üzerine ölür." Cahiliyenin ne olduğunu bilen bu hadisi anlamakta zorlanmaz.

Dipnotlar:
(1) Kur'an-ı Kerim, Fatır, 35:28
(2) Mektubat, (1998) 425; Kastamonu Lah. (2001) s.145
(3) Şemsü'l-Hak Muhammed el-Azimabadi, Avni'l-Ma'bud fi Şerh-i Sünen-i Ebi Davud, (Medine, 1389/1969) XI: 385 Ebu Davud, Melahim, 1; Ebu Davud, Mişkat, 1: 82; Keşfü'l- Hafa, 1: 243–244
(4) Avnü'l-Ma'bud, XI: 386
(5) Celaleddin-i Suyuti, et-Tehaddüs bi-Nimetullah, Nşr: E. Sartain (Cambridge, 1975) 11:216
(6) Azimabadi, Avnül-Ma'bud, XI: 386
(7) Suyuti, Tahaddüs bi-Nimetilllah, 1:225–226
(8) Kur'an, Âl-i İmran, 3:164; Â'raf, 7:103, Yunus, 10:74; İsra, 17:15; Kasas, 28:59; Mü'min, 40:34, 62:2
(9) Suyuti, Tahaddüs bi-Ni'metillah, 1:218
(10) Sirhindi, Mektubat, (Karaçi, 1393/1973) 2:21 ve 1:390
(11) Avni'l- Ma'bud, 11: 386
(12) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, (2001) s. 230–231; Şualar, (1997) s. 677
(13) Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 230–231
(14) Sözler, (1998) s. 706
(15) İbn-i Hacer el- Askalanî, Fethu'l-Bârî, 13:213
(16) Buhari, Ahkam, 51; Müslim, 3:1452; İbn-i Hibban, Sahih, 15:43; Hâkim, Müstedrek, 3:715
(17) Hilafet noktasında. Bu isimde, Zühri, Ahmed bn. Hambel, mütekaddidimin ve müteharrin imamlarından bazılarının ittifakları vardır. (Avnü'l- Ma'bud 11: 384–387)
(18) Ahmed bn. Hambel onu müceddid olarak kabul ederken, (Keşf'l- Hafa, 1: 244) Mevdudi ise, dört mezhep imamını bir müceddid kabul eder. (İslamda İhya Hareketleri, Mevdudi, s. 55–56)
(19) Keşfü'l- Hafa, 1:244
(20) Şualar, 152
(21) Bediüzzaman, Sikke-, Tasdik, 15
(22) Mustafa İsmet Efendi, Risale-i Kutsiye, (Osm.) s. 76
(23) Kastamonu Lahikası, 62; Sikke-i Tasdik, 14–16; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 44, 46, 47
(24) Duha, 93:11
(25) Tirmizi, 2:308; Müslim, Fazail-i Sahabe, 1
(26) Ebu Nuaym, Hilyetü'l Evliya, 1: 355
(27) Şura Suresi, 42:23
(28) Hilyetü'l - Evliya, Ebu Nuaym, 4:306
(29) İmam-ı Rabbani, Mektubat, c:2; 36.Mektup
(30) Buhari, Rikak, 28
(31) Yunus, 10:62–64
(32) Şevkani, Katrü'l- Veli ala Hadisi'l- Veli, s.427–436
(33) Mektubat-ı Rabbani 1: 51.Mektup