3 Temmuz 2015 Cuma

Risale-i Nur'da CEHCÂH - KÂHTÂNÎ ve Hz. İsa a.s Hakkında

CEHCÂH VE KÂHTÂNÎ HAKKINDA SAHİH RİVÂYETLER

1- CEHCÂH KİMDİR?

Buhari ve Müslim de “Imam”, “Halife” ve “Kahtani” tabirleriyle ahir zamandaki bir kurtarıcıdan söz edilmektedir.

Müslim’de Kahtani denilen bir zattan bahsedilmekte, ahir zamandaki bir bolluk ve refah dönemine işaret edilmekte ve saymaksızın mal dağıtan “halife”den haber verilmektedir (Müslim, Fiten 67-69). Bunların dışında Mehdi ile ilgili hadisler ise, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace ve Ahmed b. Hanbelin Müsnedi gibi hadis kaynaklarında geçmektedir. Kelime manası itibariyle, “yokluktan”, “yokluk diyarından” manalarına da gelebilen “Kahtani” kelimesinin -yukarıdaki rivayetlerden de anlaşıldığı üzere,- Hz. Mehdinin zuhurundan sonra dünyada görülecek bolluk ve bereketi ifade eden bir kelime olacağı ihtimali olabilir.

“Kahtan’dan bir adam çıkıp insanları asasıyla sevk/idare etmeden kıyamet kopmaz” (Buharî, Menakıb 7; Müslüm, Fiten 60) mealindeki hadiste de geçen Kahtânî’nin kim olduğu ya da olacağı konusunda detaylı bir bilgi yoktur. Himyer,  Kinde, Hemedan ve diğerleri;Yemen ahalisinin hemen, hemen hepsinin soyu Kahtan‘a ulaşır.

Bazı alimlere göre Kahtânî’in adı Cehcah’tır. Ve saltanatı  20 yıl kadar sürecektir. Bazılarına göre, bu zat Hz. Mehdiden sonra çıkacak ve onun yolunu tâkip edecektir. “İnsanları asasıyla sevk/idare etmesi” ifadesiyle kendisi bir çobana benzetilerek raiyetine karşı güzel ve âdil idaresine, güçlü saltanatına işaret edilmiştir(bk. İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi).

İbn Hacer’in de tercih ettiği görüşe göre, Kahtan kabilesi, Hz. İsmail’in soyundan gelmiştir(bk. İbn Hacer, VII/537-538).

Bu asır islam alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi’nin açıklamaları doğrultusunda Mehdilik cerayanının 3 basamağının bulunduğu, bunların “iman”, “hayat”, “şeriat” olduğu ve ilk basamak olan iman dairesinde iman esaslarını takviye ettikten sonra, ikinci basamakda bunların hayata tatbik edilmeye başlanacağı, ardından ise Kur’an hakikatlarının hayatın her devresinde hüküm süreceği 3. devreye gecileceği anlaşılmaktadır.

Mehdiyetin en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan; imanı kurtarmak ve imanı tahkikî bir surette umuma ders vermek, Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmak, hatta avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici manasının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevînin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi mümessili olan Üstad Bediüzzaman’ı Mehdî-i Ahirzaman biliyoruz..

Geniş daire olan içtimaî ve siyasî sahadaki Mehdiyetin ikinci ve üçüncü vazifesi, birinci vazifeye nisbeten ikinci, üçüncü derecede olup ittihad-ı İslâmın kuvvetine dayanarak ve mehdiyete bağlı olarak onun düsturlarını tatbik edecek zat ki, hadis lisanında“Cehcah” denir.. Bu zat âlem-i İslâm vüs’atinde hilafetin icraatını temsil eder. Mehdi’nin icraatçısı olacak bu veya benzeri zatlardır. Bunlar nur talebesi olup Risale-i Nurun şahs-ı manevisini temsilen vazife yapacaklardır. Avâmın ahirzamanın büyük mehdisi zannettikleri bu vazifedarlar olsa gerektir.




Tâc’dan nakledilen 988. hadis meali şöyledir:
“Cehcah adındaki bir adam idareyi ele alıncaya kadar günler ve geceler (Süfyan’ın devre-i istibdadları ve dalalet karanlıkları) gitmiyecektir. (Müslim, Tirmizi)
Tirmizi’nin lafzı şöyledir: “Mevali’den (Mevali’nin izahı aşağıda gelecektir.) Cehcah dedikleri bir adam idareyi ele alıncaya kadar gece ve gündüz gitmiyecektir.”

Yine dinsizlik cereyanına karşı çıkacak cereyan hakkında İbn-i Mace’nin 4090. hadisi de şöyle:
اِذَا وَقَعَتِ الْمَلاَحِمُ بَعَثَ اللَّهُ بَعْثًا مِنَ الْمَوَالِى
هُمُ اْلاَكْرَمُ الْعَرَبِ فَرَسًا وَاَجْوَدُهُ سِلاَحًا يُئَيِّدُ اللَّهُ بِهِمُ الدِّينَ
“Yani: Melahim (çatışmalar-savaşlar) vuku bulduğu zaman, Allah mevaliden öyle bir ordu gönderecek ki atlar (ının cinsi) bakımından Arabların en kıymetlisi ve silah yönünden en iyisi olup, Allah İslâm dinini onlarla te’yid (takviye) edecektir.”
…Bu hadiste geçen Mevali: Mevlanın cem’idir… Bilindiği gibi Arablar kendilerinden olmayanlara mevali derler. Bu husus tarih kitablarında da görülebilir. Bu itibarla İslâmiyeti te’yid ve takviye edeceği haber verilen toplumun, Arablardan başka bir millet olması ihtimali vardır…” (İbni Mace ci: l0, sh:354-356)

Zübdet-ül Buhari Tercemesi 958. hadî­sin haşi­ye­sinde, Er-Raid Lügatı’nın beyanına göre “Harbte na­’ra atan kah­raman” mânâ­sında olan “Cehcah” vas­fıyla tavsif edilen bir zâtın geleceği (Şarkavî Şerhi’nden naklen) şöyle ifade edilir :

“Bu kişinin adı Cehcah’tır. Çok kıymetli bir zat olup Mehdi’den sonra ortaya çıkacak, onun yolunu tutacaktır. Çoban koyununu nasıl sürerse, Cehcah da cihangir olarak bütün ülkeleri idare edecek, herkes ona boyun eğecektir.”(Şarkavi Şerhi) (Cehcah şahsın ismi değil vasfı olsa gerek, Bak: İbn-i Hanbel 3,89)

Sahih-i Buharideki ciddi otoriter idareye dikkat çeken şu rivayet çok manidardır. Şöyle ki: (ismuhü cehcahun yesukunnasu biasahü)
Cehcah’ın asasıyla (tek iktidar olarak) idaresi: T.T. 5. cild 987,988 ve Sahih-i Müslim, 52. kitab 60,61. hadislerinde geçer.

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Sahih-i Buharî eseri 1100 hadis de bu manada izah edilir. Az yukarıda zikredilen Sahih-i Müslim 60-61 hadisleri de aynı manayı te’yid eder.
2- Ve sonra KAHTANİ diye tes­miye edilmiş bir zat vardır:

Muhyiddin-i Arabinin (K.S.) gösterdiği remiz ile bu iki zat Mehdinin vezirleridir. (1) Amma zaif olan hadislerin bazılarında ise; Mehdiden sonra “Mensur ve Muk’id” isimlerinde iki zat gelecek diye yazılıdır. Bu rivayet şekilleri dışında herhangi bir ifade, bir kelam mevcut değildir.
(1) Anka u Mağrib, M.Arabî sahife 75 ve El İşa, Berzencî sahife:109



Buhari ve Müslim de “Imam”, “Halife” ve “Kahtani” tabirleriyle âhir zamandaki bir kurtarıcıdan söz edilmektedir. Müslim’de Kahtani denilen bir zattan bahsedilmekte, âhir zamandaki bir bolluk ve refah dönemine işaret edilmekte ve saymaksızın mal dağıtan “halife”den haber verilmektedir (Müslim, Fiten 67-69). Bunların dışında Mehdi ile ilgili hadisler ise, Ebû Davud, Tirmizi, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbelin Müsnedi gibi hadis kaynaklarında geçmektedir. Kelime manası itibariyle, “yokluktan”, “yokluk diyarından” manalarına da gelebilen “Kahtani” kelimesinin -yukarıdaki rivayetlerden de anlaşıldığı üzere,- Hz. Mehdinin zuhurundan sonra dünyada görülecek bolluk ve bereketi ifade eden bir kelime olacağı ihtimali olabilir.“Kahtan’dan bir adam çıkıp insanları asasıyla sevk/idare etmeden kıyamet kopmaz” (Buharî, Menakıb 7; Müslüm, Fiten 60) mealindeki hadiste de geçen Kahtânî’nin kim olduğu ya da olacağı konusunda detaylı bir bilgi yoktur. Himyer, Kinde, Hemedan ve diğerleri;Yemen ahalisinin hemen, hemen hepsinin soyu Kahtan‘a ulaşır.

İbn Hacer’in de tercih ettiği görüşe göre, Kahtan kabilesi, Hz. İsmail’in soyundan gelmiştir(bk. İbn Hacer, VII/537-538).

Üstâd Bediüzzaman Said Nursi’nin açıklamaları doğrultusunda Mehdilik cerayanının 3 basamağının bulunduğu, bunların “iman”, “hayat”, “şeriat” olduğu ve ilk basamak olan iman dairesinde iman esaslarını takviye ettikten sonra, ikinci basamakda bunların hayata tatbik edilmeye başlanacağı, ardından ise Kur’an hakikatlarının hayatın her devresinde hüküm süreceği 3. devreye gecileceği anlaşılmaktadır. (Allahu A’lem bisSavâb En iyisini Allah bilir…)



ÂHıRZAMAN FıTNESıNıN ıFSADATINA KARşI ISLAHAT HAREKETı HAKKINDA BıR TETıMME

Risale-i Nur eserlerinde “Sonra gele­cek zât” ve sair ifade şekilleriyle yapılan tavsi­fatla nazara verilen ve hakiki Mehdi ve Mehdiyete bağlı ve onun geniş da­iresini temsil edip vazife görecek olan zâta ait bazı ifade­ler vardır. Bu ifadeler­den bir kısmı aynen şöyle­dir:

«Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.).S.M.); cihe­tin­deki sal­tanatı…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266)

«Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve itti­had-ı ıslâm ordula­rıyla zemin yüzünde sal­tanat-ı ıslâmiyeyi sür­mek…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 267)

Bilindiği gibi Hilafet, ıslâm millet ve dev­letleri­nin şeair ve ıslâmî hayat cihetiyle or­tak idare mer­kezi ve temsilciliği­dir. Demek o zât, böyle geniş si­yasî saltanata yani mümessil­lik vasfıyla hâkimiyete sahip olacak.

«O zâtın üçüncü vazifesi; Hilafet-i ıslâmiyeyi itti­had-ı ıslâma bina ederek, ısevî ru­hanileri ile itti­fak edip Din-i ıslâm’a hizmet etmek­tir.» (Sikke-i Tas­dikî Gaybî sh: 9)

Bu ifade dahi mezkûr hükmü aynen teyid eder ve ısevî ruhanileriyle ittifak etmek de, bü­yük vazifeleri ara­sında yer alır.

«Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim ce­re­yanlar var ki, herşeyi kendi hesabına al­dığı için, fa­raza hakikî beklenilen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cere­yanlara kaptırmamak için si­yaset âlemin­deki vazi­yetten feragat edecek ve hede­fini değiştire­cek diye tahmin ediyorum.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)

Bu beyanda geçen “Bu zamanda” kaydı, itti­had-ı ıslâm teşekkül etmeden, onun kuvve­tine sahip ol­ma­dan mânâsında olduğunu, hem yukarıdaki ifadelerden hem Külliyat mü­vace­he­sinde hem de mantıkan anla­mak icab eder. Demek ittihad-ı ıslâmın teşekkülü evlevi­yet ka­zanı­yor.

«Bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hz. Mehdi’nin şakirdleri olabi­lir…» (şualar sh: 720)

«Yüz sene sonra Nurların ektiği to­hum­la­rın sün­büllenmesi ile aynen o geniş daire, Nur da­iresi olacak.» (Emirdağ Lâhikası-II sh: 112)

Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki; geniş da­ire fü­tu­hatı, inayet-i ılahiyeye istinad eden Risale-i Nur’un manevî kuv­ve­tinin eseridir. şu halde Risale-i Nur ve Müellifi, esas teşkil edip metbuiyyet ve âmiriyyet ma­ka­mındadırlar. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin sarih ifade­siyle:

«Sonra gelecek o mübarek zât, Risale-i Nur’u bir proğramı olarak neşir ve tatbik edecek.» (Sikke-i Tasdik sh: 9) şeklindeki beyanı…

Hem yine her asra hisse-i dersini veren had­îs­teki ile işaret edilen Bediüzzaman ve has dairesindeki taifeye atfen:

«O zât, o taifenin uzun tedkikatıyla yaz­dık­ları eseri kendine hazır bir proğram ya­pa­cak…» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266)

ıfadesinin sara­ha­tıyla; o zâtın Risale-i Nur’a istinad ve teba­iyet edeceği hükmü, tevil kaldırma­ya­cak dere­cede açık­tır.

Mezkûr hakikatı teyid eden fakat gayet te­vazu ma­ka­mında yazılan ve ıbn-i Mace 4088. hadîsiyle işa­ret edilen şu ifade de o zâta bakar:

«O ileride gelecek acib şahsın bir hiz­metkârı ve ona yer hazır edecek bir düm­darı ve o büyük ku­man­da­nın pişdar bir ne­feri oldu­ğumu zannediyo­rum.» (Barla Lâhikası sh: 283)

Rivayetlerde âhirzamanda geleceği müjde­lenen ve zu­lümatı dağıtacak olan manevî kuv­vet, Nur Ri­salelerinde te­celli eden hakaik-i Kur’aniye ve ima­niyye olduğu, Risale-i Nur’da tekraren nazara ve­ril­miştir.

Zübdet-ül Buhari Tercemesi 958. hadî­sin haşi­ye­sinde, Er-Raid Lügatı’nın beyanına göre “Harbte na­’ra atan kah­raman” mânâ­sında olan “Cehcah” vas­fıyla tavsif edilen bir zâtın geleceği (şarkavî şerhi’nden naklen) şöyle ifade edilir:

«Bu kişinin adı Cehcah’tır. Çok kıymetli bir zât olup, Mehdi’den sonra ortaya çıka­cak, onun yo­lunu tu­tacaktır. Çoban koyunu nasıl sürerse, Cehcah da ci­hangir olarak bütün ülkeleri idare edecek, herkes ona bo­yun eğecektir.»

NOT:

Yukarıda zikredilen “yüz sene sonra” ve sair şekil­deki ifadelerin tarihî tesbit­leri, ayrı bir tedkikat iste­diği ve ayrı bir mes’ele olduğu ci­hetle ele alın­madı.

Risale-i Nur’dan çok kısa olarak nakle­dilen mez­kûr parçalarda görüldüğü gibi; “bir asır sonra gele­cek” ve “gelecek zât” gibi ifade­lerle bir zâtı haber veren Bediüzzaman Hazretleri olduğuna göre, bu be­yanlar kendi­sini değil, ken­di­sinden sonra gelecek olan şahıstan bah­set­tiği zâhirdir.

Hem yine mezkûr nakillerde o zât hakkın­daki şu ifade­ler:

“Hilafet-i Muhammediye ci­hetindeki salta­natı” yani si­yasî hâkimiyet makamına sahip olacağı ve bu vazifesini “ittihad-ı ıslâma bina edeceği” ve “ısevî ru­hanileriyle ittifak edeceği” ve “hayatın geniş da­iresinde” vazifedar olacağı gibi beyanlarla bildirilen vazifeleri, siyasî icra­atlardır.

Halbuki Bediüzzaman Hazretleri mez­kûr siyasî vazife­lerle bizzat iş­ti­gal etme­miş ve iman üzerinde bütün mesaisini hasretmiş­tir. Ancak şu var ki; o gelecek diye bahsedilen zât, geniş da­irede Risale-i Nur’u proğram yaparak ve Risale-i Nur’a bağlı kala­rak hizmet eder.

Buna göre bu zâtın vazife makamı, Risale-i Nur’un ve müelli­finin seviyesinde ol­mayıp teba­iyet maka­mında bulu­nacağı da sarihtir.

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’un şahs-ı manevî­sini ve üstünlü­ğünü tavsif ve beyan eden pek çok ifadele­riyle bu hükmü sarahatla ortaya koyar ve Risale-i Nur’u merci’ gösterir ve tekraratla ilân eder ve etmiştir.

Meselâ elyazma Emirdağ Lâhikası’nda talebele­rine hitaben şöyle diyor:

«Risale-i Nur hakkındaki hüsn-ü zannı­nız daha fevkinde Risale-i Nur’a lâyıktır. Çünki Kur’an-ı Ha­kîm’in bir mu’cize-i ma­neviye­sidir. Âhirzamanda gelecek Hazret-i Mehdi de ona o kıymeti verecek itika­dın­dayım.»

Hem yine Risale-i Nur’un muhtelif yer­le­rinde ge­çen ve “iman, hayat, şeriat” olarak ifade edilen üç vazifenin en mü­himmi “iman” olduğu ve bu vazife de tamamen Risale-i Nur’un ve halis, sadık ve has şakirdle­rinin vazifesi ol­duğu; geniş daireye bakan di­ğer iki vazife ise imana nisbeten ikinci, üçüncü dere­cede olduk­ları ve Risale-i Nur’un proğra­mına göre yü­rütü­leceği, yani Risale-i Nur’a bağlı kalınacağı be­yan ediliyor ki yine Risale-i Nur’un vazife ma­kamının ul­viyetini gösterir. Bu beyanlardan birkaç nümunesi şöyledir:

«Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şe­riat, biri imandır. Hakikat noktasında en mü­himmi ve en azamı, iman mes’elesidir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)

«…üç vazifesinden en mühimmi ve en bü­yüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahki­kîyi neşr ve ehl-i imanı dalâletten kur­tar­mak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazi­feyi aynen bitemamiha Risale-i Nur’da görmüş­ler.» (Sikke-i Tasdik sh: 9)

«şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en bi­rinci vazifesi ve en yüksek mes­leği olan imanı kur­tarmak ve imanı tahkikî bir surette umuma ders ver­mek, hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mâ­nâsının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerin­den, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü dere­cedir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini haklı ola­rak bir nevi Mehdi te­lâkki edi­yorlar.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 266)

«Hattâ eski evliyanın bir kısmı, ke­ra­met-i gaybi­yelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu diye ke­şifleri, bu tahkikat ile te’vili an­laşılır.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 267)

«Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın altı ay­lık hi­lafeti ile beraber Risale-i Nur’un Cevşen-ül Ke­bir’den ve Celcelutiye’den al­dığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-ı ima­niye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın kısacık müdde­tini uzun bir za­mana çevi­rerek tam beşinci halife na­zarıyla baka­biliriz. Çünki adalet-i hakikiye ile bu asırda insan­ları mes’ud ede­bilir bir istidadda bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı manevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın bir muavini, bir mü­tem­mimi, bir manevî ve­ledi hükmündedir.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 72)

«Evet bu zaman hem iman ve din için, hem ha­yat-ı içtimaiye ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siya­set-i ıslâmiye için, gayet ehemmi­yetli birer müceddid is­ter. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-ı ima­niyeyi mu­hafaza noktasında tecdid vazi­fesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. şeriat ve ha­yat-ı içti­ma­iye ve siyasiye da­ireleri ona nis­beten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede ka­lıyor.

Rivayat-ı hadîsiyede, tecdid-i din hak­kında zi­yade ehemmiyet ise, imanî hakaik­teki tecdid iti­ba­riyledir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 189)

«Bu asırda, Cenab-ı Hakk’a hadsiz şü­kür olsun ki, Risale-i Nur’un hakikatına ve şakirdlerinin şahs-ı ma­nevîsine, hakaik-ı imaniye muhafazasında tecdid vazi­fesini yaptırmış. Yirmi seneden beri o va­zife-i kudsi­yede te’sirli ve fatihane neşriyle gayet deh­şetli ve kuv­vetli zendeka ve dalâlet hü­cumuna karşı tam mukabele edip, yüzbinler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırk­binler adam şehadet eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 190)

Risale-i Nur’un makamını ve ehemmi­yetini be­yan eden buna benzer daha pek çok ifadeler gösteriyor ki, asıl merci’ ve söz sahibi Risale-i Nur’dur. Daire-i Nur dâhilinde olanlar, onun başka bir fikir ve ha­reket tarzını getire­mezler. “Risale-i Nur’un talimatı dairesinde” (Emirdağ Lâhikası-I sh: 73) hizmet ederler.

Risale-i Nur, dinin teferruatından ve az bir kısmı müs­tesna olarak içtihadî mes’elele­rinden bahsetmez. Geniş da­irenin mes’elelerini, ileride teşekkülü beklenen mütehassıs heyetle­rine bı­rakır.

Evet «Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin ka­nunla­rını da ihata eden dinin geniş daire­sinden bahset­mez. Belki asıl mevzuu ve he­defi, dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahse­der.» (Tarihçe-i Hayat sh: 231)

Geniş dairede bir kısım teferruat mesa­ili­nin ta’­dil ve teşrii için ihtisas heyetlerini ha­tır­latan şu ifade de dikkat çe­kicidir:

«Evet bu zaman hem iman ve din için, hem ha­yat-ı içtimaiye ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siya­set-i ıslâmiye için, gayet ehemmiyetli birer mü­ceddid ister.» (Kastamonu Lâhikası sh: 189)

Evet Osmanlı Devleti’nin son devrinde “şûra Heyeti”nin lüzumunu anlatan Bediüzzaman Hazretleri aynı o teklifini; “şimdi âlem-i ıslâmın mütemerkiz noktasına tek­rar arzediyorum.” diyerek tâ gelecek­teki itti­had-ı ıslâmın merkezine kadar ucu uzanan re­yini be­yan eder.

ışte bir nebze nümunesini gördüğümüz ve risale­lerde serpilmiş ifade ve beyanlara kül­liy­yen bakılıp dik­kat edi­lirse; Risale-i Nur, ge­niş daireye esasat ci­hetinde proğramını ver­miş ol­duğu görülür. Bundan da anlaşılı­yor ki; gele­cekteki va­zifedarlar, Risale-i Nur’a sahip çı­ka­caklar, emir ve tavsiyele­rine dikkat edecekler ve Risale-i Nur’un metbuiyet makamını teba­iyetleriyle mu­hafaza ede­ceklerdir.

NETıCE

Ahirzaman fitnesinin dehşetli ifsadatını tamir, ıs­lah ve halkı tenvir ve irşad vazifesini Bediüzzaman ve şakird­leri, muannid düşman­larına karşı en ağır şartlar içinde hayatla­rını ortaya koyarak, en kudsî ve en bü­yük vazife olan iman hakikatlarını keşif ve neşirle; haki­kat nokta-i nazarında as­rın rivayetlerde müjde­le­nen en haşmetli ta­rihî hâdisesini or­taya koy­muşlar, küfrün belini kırarak da ıslâmî hayat ve iç­timaiyatın zeminini hazırlamışlardır.

Bu hakikatı, yani bi­rinci vazife olan iman hizmeti­nin ve vazifedarlarının emsal­siz üstünlüğünü daima nazara ve­ren Bediüzzaman Hazretleri, bir talebesinin mektubuna verdiği cevabda aynı mes’eleye dikkati çeker ve der ki:

«Muhbir-i Sâdık’ın haber verdiği “Manevî fütu­hat yapmak ve zulümatı da­ğıtmak, za­man ve ze­min hemen hemen gelmesi” diye fıkrasına, bütün ruh u canı­mızla rahmet-i ılâhiyeden niyaz ediyoruz, te­menni ediyo­ruz. Fakat biz Risale-i Nur şakirdleri ise: Vazifemiz hiz­mettir, vazife-i ılâhiyeye ka­rış­mamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina et­mekle bir nevi tec­rübe yapma­mak olmakla bera­ber; kemmiyete değil, keyfiyete bak­mak; hem çok­tan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dün­yeviyeyi her cihetle hayat-ı uh­reviyeye tercih ettirmeye sevke­den dehşetli esbab altında Ri­sale-i Nur’un şim­diye kadar fütuhatı ve zındıkla­rın ve dalâletlerin sav­let­lerini kırması ve yüzbinler bîçare­lerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukabil yüzer ve binler hakiki mü’min talebeleri ye­tiş­tirmesi, Muhbir-i Sâdık’ın ihbarını aynen tasdik et­miş ve vukuat ile isbat etmiş ve inşâallah daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki; inşâallah hiçbir kuvvet Ana­dolu’nun sinesinden onu çı­karamaz. Tâ âhir­zamanda, haya­tın geniş dairesinde asıl sahibleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletti­rir ve o to­humlar sünbül­lenir. Bizler de kab­ri­mizde sey­redip, Allah’a şükrederiz.»

Bediüzzaman Hazretlerinin mezkûr tarz­daki ifa­dele­rinden anlaşılıyor ki; geniş daire va­zife­darları, Ri­sale-i Nur’daki Kur’an ve iman haki­katlarını geniş çapta ve res­men neşir ve tat­bikle Risale-i Nur’un irşad sahasını genişle­tir­ler, kendi ilimleri ile irşada giriş­mezler.




Dördüncü sualinizin meali: Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?Elcevab: Hadîs-i sahihte rivayet edilen: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal’ı öldüreceğini (yok edeceğini)” imanı zaîf olanlar istib’ad ediyorlar (akla uzak buluyorlar). Onun hakikatı izah edilse, hiç istib’ad (şüphe) yeri kalmaz. Şöyle ki:

O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek ÂL-İ BEYTTEN MUHAMMED MEHDİ İSMİNDE BİR ZÂT-I NURANÎ, o Süfyan’ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden (Darwnist ve materyalist ideolojilerden destek alan) bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek (gelişerek) kuvvet bulup, Uluhiyeti (Allah’ın varlığını) inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zabitan (subaylar) ve efrad (fertler) onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna (çeşitli) hâkimiyet verir. Öyle de: Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet (İlahlık) verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisatı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarane surî (zahiri) hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip Uluhiyetini (İlah olduğunu) ilân eder. Bir sineğe mağlub olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın Uluhiyet dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, YANİ RAHMET-İ İLAHİYENİN SEMASINDAN NÜZUL EDECEK; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek (temizlenecek), hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab edecektir. Ve Kur’ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi’ ve İslâmiyet metbu’ (tabi olunan) makamında kalacak; din-i hak bu iltihak (katılım) neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, DİNSİZLİK CEREYANINA GALEBE EDİP DAĞITACAK İSTİDADINDA İKEN; ÂLEM-İ SEMAVATTA CİSM-İ BEŞERÎSİYLE BULUNAN ŞAHS-I İSA ALEYHİSSELÂM, O DİN-İ HAK CEREYANININ BAŞINA GEÇECEĞİNİ , bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. MADEM HABER VERMİŞ, HAKTIR; MADEM KADİR-İ KÜLLİ ŞEY’ VA’DETMİŞ, ELBETTE YAPACAKTIR. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz’eden (Hazret-i Cibril’in “Dıhye” suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen BİR HAKÎM-İ ZÜLCELAL, HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM’I, İSA DİNİNE AİT EN MÜHİM BİR HÜSN-Ü HÂTİMESİ İÇİN, DEĞİL SEMA-İ DÜNYADA CESEDİYLE BULUNAN VE HAYATTA OLAN HAZRET-İ İSA, BELKİ ÂLEM-İ ÂHİRETİN EN UZAK KÖŞESİNE GİTSEYDİ VE HAKİKATEN ÖLSEYDİ, YİNE ŞÖYLE BİR NETİCE-İ AZÎME İÇİN ONA YENİDEN CESED GİYDİRİP DÜNYAYA GÖNDERMEK, O HAKÎM’İN HİKMETİNDEN UZAK DEĞİL .. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek.

Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 15. Mektup, sf. 78-80)

2. HZ. İSA (AS)’IN ŞAHSI, DİNSİZLİĞİN FİKREN YOK EDİLMESİNE VE HRİSTİYANLARIN MÜSLÜMAN OLMASINA VESİLE OLACAK

Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İSA ALEYHİMESSELÂM’IN TABAKA-İ HAYATLARIDIR Kİ, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile (insani ihtiyaçlardan ayrılmış olarak), melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. ÂHİRZAMANDA HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM GELECEK, ŞERİAT-I MUHAMMEDİYE (A.S.M.) İLE AMEL EDECEK MEALİNDEKİ HADÎSİN SIRRI ŞUDUR Kİ: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin (Darwinizmin) verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı Uluhiyete (Allah’ın varlığını inkara) karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini (fikren) öldürür; öyle de HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM, İSEVÎLİK ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEREK, DİNSİZLİĞİN ŞAHS-I MANEVÎSİNİ TEMSİL EDEN DECCAL’I (fikren) ÖLDÜRÜR.. YANİ İNKÂR-I ULUHİYET FİKRİNİ (Allah’ın varlığını inkar etme düşüncesini)ÖLDÜRECEK (fikren ortadan kaldıracak). (1. Mektup, sf. 7)



3. Hz. İsa (as)’ın şahsı, İsevilerin başında bulunacak

İkinci İşâret, yâni Altıncı İşâret: Hazret-i Mehdi’nin cem’iyyet-i nurânîyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akârânesini (dinde olmayanı dine dahil eden rejimini) tâmir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecek; yâni âlem-i İslâmiyette risâlet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şerîat-ı Ahmediyeyi (asm) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem’iyyetinin mu’cizekâr ma’nevî kılınciyle (fikren) öldürülecek ve dağıtılacak.Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı Uluhiyet (Allah’ın varlığını inkar etme) niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM’IN RİYASETİ ALTINDA (bizzat Hz. İsa (as)’ın şahsının yönetimi altında) (fikren) öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı Uluhiyetten (Allah’ın varlığını inkar etmekten) kurtaracak. (29. Mektup, sf. 455)

4. HZ. İSA (AS)’IN ŞAHSI NÜZUL EDECEK VE PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN SÜNNETİNE TABİ OLACAK

Nasraniyet ya intıfâ veya istıfâ edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır. İŞTE BU SIRR-I AZÎME HAZRET-İ PEYGAMBER ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM İŞARET ETMİŞTİR Kİ, “HAZRET-İ İSÂ NÂZİL OLUP GELECEK, ÜMMETİMDEN OLACAK, ŞERİATIMLA AMEL EDECEKTİR.” (Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, sf. 528)

5. Hz. İsa (as)’ın şahsı nüzul ettiğinde imanın nuruyla tanınır

Bu Beşinci Şua’ın bir Mukaddimesi ve yirmiüç Mes’elesi vardır. Mukaddime beş noktadır.Birinci Nokta: Îman ve teklif, ihtiyar dâiresinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes’eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes iser istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler âlâ-yı illiyyine çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i safîline düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu’cizeler seyrek ve nâdir verilir.

Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyâmet ve eşrat-ı saat (kıyamet saati), bir kısım müteşâbihat-ı Kur’aniye gibi kapalı ve te’villi oluyor. Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedâhet derecesinde herkesi tasdika mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve îman makbul olmaz. Çünkü Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikde beraber olurlar. HATTÂ HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM’IN NÜZÛLÜ DAHİ VE KENDİSİ İSA ALEYHİSSELÂM OLDUĞU, NUR-U İMANIN DİKKATİYLE BİLİNİR; HERKES BİLEMEZ. Hatta ” Deccal” ve ” Süfyan” gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar. (Şualar, sf. 446)

6. DİNSİZLİK HZ. İSA (AS)’IN VE CEMAATİNİN VESİLESİYLE FİKREN YOK OLACAK

Hem meselâ, meşhur olmuş ki; İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikili Taş’ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: “O öldü.” Yani pek acib ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyo ile bağırılacak, haber verilecek. Hem Deccal’ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar rivayet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. MESELÂ: “O KADAR KUVVETLİDİR VE DEVAM EDER; YALNIZ HAZRET-İ İSA (AS) ONU (fikren) ÖLDÜREBİLİR, BAŞKA ÇARE OLAMAZ.” RİVAYET EDİLMİŞ. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, (fikren) öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur’aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki,HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM’IN NÜZULÜ İLE O DİNSİZ MESLEK MAHVOLUR, (fikren) ÖLÜR. (Şualar, sf. 448)

7. Hz. İsa (as)’ın şahsı deccaliyete fikren tam olarak son verecektir

Onüçüncü mes’ele: Kat’î ve sahih rivayette var ki: “İsa Aleyhisselâm büyük Deccal’ı (fikren) öldürür.” Vel’ilmü indallah, bunun da iki vechi var: Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ANCAK HÂRİKA VE MU’CİZATLI VE UMUMUN MAKBULÜ BİR ZÂT OLABİLİR Kİ: O ZÂT, EN ZİYADE ALÂKADAR VE EKSER İNSANLARIN PEYGAMBERİ OLAN HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM’DIR. (Şualar, 452)

8. Hz. İsa (as)’ın Hz. Mehdi (as)’ın imamlığında namaz kılması, tüm dünyanın Müslüman olacağını ve Hz. İsa (as)’ın Hz. Mehdi (as)’a tabi olacağını göstermektedir

İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın (ilim) kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini (fikren) öldürecek ve inkâr-ı Uluhiyet (Allah’ın varlığını inkar) olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. HATTÂ “HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM GELİR. HAZRET-İ MEHDİ’YE NAMAZDA İKTİDA EDER, TÂBİ’ OLUR.” DİYE RİVAYETİ BU İTTİFAKA VE HAKİKAT-I KUR’ANİYENİN METBUİYETİNE VE HÂKİMİYETİNE İŞARET EDER. (Şualar, 453)

9. HZ. İSA (AS)’IN CEMAATİ KÜÇÜK BİR CEMAAT OLACAKTIR

Onaltıncı mes’ele: Rivayette var ki: İsa Aleyhisselâm Deccal’ı (fikren) öldürdüğü münâsebetiyle, “Deccal’ın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu…” gösterir.Bunun bir te’vili şu olmak gerektir ki: İsâ aleyhisselâm’ı nur-u îman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i rûhâniye-i mücâhidinin kemiyeti,Deccal’ın mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nisleten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, sf. 454)

10. Hz. İsa (as)’ın şahsının nüzulü kesindir, ancak hadislerin müteşabih anlamları da birçok hakikate işaret eder

ÂHİRZAMANDA HAZRET-İ İSA (A.S.) NÜZULÜNE VE DECCALI (manen) ÖLDÜRMESİNE AİT EHÂDİS-İ SAHİHANIN MÂNÂ-YI HAKİKÎLERİ (SAHİH HADİSLERİN GERÇEK MANALARI) ANLAŞILMADIĞINDAN, BİR KISIM ZAHİR ULEMALAR, O RİVAYET VE HADİSLERİN ZAHİRİNE BAKIP ŞÜPHEYE DÜŞMÜŞLER; VEYA SIHHATİNİ İNKÂR EDİP, VEYA HURAFEVÂRİ BİR MÂNÂ VERİP, ÂDETÂ MUHAL (İMKANSIZ) BİR SURETİ BEKLER BİR TARZDA AVÂM-I MÜSLİMÎNE ZARAR VERİRLER. Mülhidler (imansızlar) ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadisleri serrişte ederek (başa kakarak) hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârâne (inkarcı gözle) bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehâdis-i müteşâbihenin hakiki tevillerini Kur’ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümune olarak birtek misal beyan ederiz. Şöyle ki: “Hazret-i İsa (a.s.) Deccalla mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıcı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücutça o derece Deccalın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür” diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kametli olmak lâzım gelir.Bu rivayetin zâhirî ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafi olduğu gibi, nev-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık düşmüyor. Halbuki bu rivayeti, bu hadisi,-hâşâ- muhal ve hurafe zanneden zındıkları iskât (susturmak) ve o zahiri, ayn-ı hakikat itikad eden ve o hadisin bir kısım hakikatlerini gözleri gördükleri halde, daha intizar (ümit) eden zahirî hocaları dahi ikaz etmek için, o hadisin, bu zamanda da aynı hakikat ve tam muvafık ve mahz-ı hak müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkmıştır…..

EVET, HADİS-İ ŞERİFİN İFADESİYLE HAZRET-İ İSA’NIN SEMAVÎ NÜZÛLÜ KAT’Î OLMAKLA BERABER; MÂNÂ-YI İŞÂRÎSİYLE BAŞKA HAKİKATLERİ İFADE ETTİĞİ GİBİ, BU HAKİKATE DE MUCİZÂNE İŞARET EDİYOR. (Kastamonu Lahikası, Birden İşaret Edilen Bir Hakikat, sf. 76-78)

11. “Hz. İsa (as)’ın şahsının nüzulunu bekliyoruz”

(Hüsrev Ağabey’in Üstad’a Mektubundan Bir Bölüm)İkincisi: Bu hakir talebeniz Husrev de, bu fıkranın vüsulünden bir gün evvel Re’fet Beyle konuşurken demiştim: “Aziz Re’fet! BİZ, HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂMIN NÜZÛLÜNE İNTİZAR EDİYORUZ. BU PEYGAMBER-İ ÂLÎŞÂN, DİN LEHİNDE HAREKET EDEN CEREYANIN BAŞLARINA NÜZUL ETSE GEREKTİR; VE O MİLLET DE MÜSLÜMAN OLACAKTIR. Sevgili üstadımızın son mektublarından böyle anlıyorum.Bu hususta ümidim kuvvetlidir. İnşâallah öyle de olacaktır” demiştim. (Sikke-i Tasdiki Gaybi, 27. Mektubun Lahikasından Alınmış Mühim Parçalar, sf. 42)

12. Hz. İsa (as) gelecek, Peygamberimiz (sav)’in ümmetinden olacak

Soru: Nasraniyet, İslâmiyetin inkişafına bundan sonra mani’ olmayacak mıdır?Cevap: Nasraniyet ya intifa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecektir. Zira birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifa bulup sönecek veyahut doğrudan doğruya hakikî Hristiyanlığın esasına câmi’ olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecektir. BEŞER DİNSİZ OLAMAZ! İŞTE BU SIRR-I AZÎME, HAZRET-İ PEYGAMBER (ASM) İŞARET ETMİŞTİR Kİ: HAZRET-İ İSA GELECEK, ÜMMETİMDEN OLACAK; AYNI ŞERİATIMLA AMEL EDECEKTİR. (Sunuhat, Tuluat, İşarat, sf. 81-82)