21 Ekim 2015 Çarşamba

Tövbe ve İstiğfar Nedir




HÂLİNDEN PİŞMANLIK DUYMA VE ÜZÜLME, “İSTİĞFAR”DIR…“ESTAĞFİRULLAH” DEMEK DEĞİL

Hâlinden pişmanlık duyma ve üzülme, İSTİĞFAR’dır,”estağfirullah” demek değil!
"Estağfirullah" yani "özür diliyorum Allah’ım" sözcüğü asla, tefekkürsüz söylenmemesi gereken bir ifâdedir, aksi takdirde sanki muhatap hafife alınıyormuş anlamı çıkar.
Bugün çeşitli tarikatlarda verilen "şu kadar istiğfar çek", târifi tamamıyla bilinçsizce ve yanlış bir şekilde uygulanmak tadır. Her ne kadar bu "çekiş" dolayısıyla ruha yüklenecek bir enerji söz konusu ise de; kesinlikle istenilen amaç doğrultusunda bir çalışma değildir bu!. Ancak tesbihi verenin bilinçsizliğinden, taklid ehli olmasından doğan bu durumun elbette ki kurbanı da "estağfirullah çeken" olmaktadır.

Konuyu anlamak için, önce istiğfara sebep olan hususu iyi idrak etmek gerekir.
Buyurun, Rasûlullah aleyhisselâmdan dinleyelim:
"Gerçek şu ki, kalbim örtülür de ben de yüz defa Allah'dan özür dilerim." (Müslim-Ebû Davûd)
Burada dikkat ediniz!.

İstiğfar lâf olsun, sevab olsun diye söylenmemektedir!.
Kalbin örtülmesi neticesinde duyulan üzüntüden, içine girilen kapanıklıktan, zâtı ilâhînin müşahedesinden perdelenmekten dolayıdır!.
Hakkı, hakkıyla müşahede edememenin getirdiği sıkıntı ile; bu durum hissedildikçedir; ve bu, bir gün içinde, çeşitli zaman ara- lıkları ile, belki günde yüz defa vâki olmaktadır Efendimiz’de; kendi ifâdesine göre.

Nerede, günde yüz defa çeşitli aralıklarla, kendinde bu yetersizliği hissedip bundan üzüntü duyup istiğfar yapmak...
Nerede, bilinçsiz bir şekilde, TAKLİDEN, ders yapıp vazife savar gibi, arkası arkasıyla 100 defa "estağfirullah" çekmek(!).

Elbette çekeceği varsa kişinin, çekecektir estağfirullah!.
Gerçeği idrâk ederek, "insan"lık ve "halife"lik şeref ve haysiyetine ulaşmak isteyenler şunu âcilen ve zorunlu olarak idrâk etmelidir ki; mukallidden ders alınmaz ve TAKLİDLE HAKİKATA varılmaz!.
Tasavvuf, külliyen TAHKİK mesleğidir; asla taklid değil. Velev ki şeriatı bile taklidi olarak kabul etmeyenler mevcuttur.Ama şu da gerçektir ki, TAHKİKE güç yetiremeyen elbette kendini TAKLİDLE avutacaktır!.

İblisin lânet almasına sebep, Allah’ı enfüste seyredip âfâki seyrini tamamlamamış olması sebebiyle karşısındakinde göremeyişi ve karşısındakini inkâr edişi şeytan vasfını almaya sebep oldu!.
Bilmesine rağmen, bildiğini yaşayamaması yüzünden; yaptığının müsebbini ÖTEYE ATTI!. Öteye atmakta ŞEYTÂNİ VASIF olduğu için, LÂNETİ=UZAKLIĞI yaşamak durumunda kaldı...

Buna karşın Adem ise, yeryüzünde Halife olarak zâhire çıkarıldığı için, hilafetinin bilinci içinde, yaptığını ÖTEDEKİNE maletmedi; öteye atmadı; faili hakiki olarak kendindekini gördü... Ve yaptığını nefsininin hakikatına bağlayarak; yaptığı gerçeği örtme işi dolayısıyla; nefsinin hakkını yemiş olarak, kendisine zulümde bulunduğunu idrak etti....
Bu idrak edişin anlatımı, içinde bulunulan idrak da; "Ben nefsime zulmettim" kelimeleriyle bizim anlayışımıza nakledildi...

Yani kalıp kelime olarak biz bu cümleyi tekrarladığımız zaman, ne tesbih etmiş oluruz; ne de dua!.
O idrakın bize açılması, hissedilmesi ve yaşantımızda yer alması ise, Adem’in istiğfarının bizim tarafımızdan paylaşılması demek olur; kanaatime göre...


LÂF OLSUN DİYE DEĞİL, YAPTIĞIMIZ YANLIŞLARI DÜŞÜNEREK İSTİĞFAR ETMELİYİZ  
Her yerde ve her zerrede zâtı, vasıfları, isimlerinin özellikleri ile mevcût olan Allahû Teâlâ; dilemiştir ki, O'nu hem kendi özümüzde hem de tüm mevcûdatta müşahede edelim.
Bunun içindir ki,
"Nefsinizde mevcut, idrâk edemiyor musunuz?"
ve
"Başını ne yana çevirirsen çevir Allah'ın vechini görürsün"
işaretleri verilmiştir Kur'ân-ı Kerîm'de.

Ancak gerçek bu olmasına rağmen; bizim ne bu gerçekten haberimiz vardır, ne de "HALİFE" olmanın bilincine sahibiz; ve dahi, ne de özümüzün gerektirdiği davranışları ortaya koyabilmekteyiz.
İşte, insanın hakikatinin gereğini yaşayamaması; beşerîyetinin getirdiği düşüncelerle, duygularla, şartlanmalarla, tabiatının oluşturduğu güdüsel hareketlerle; ve şartlanmalardan ileri gelen değer yargılarıyla hayatı değerlendirmesi; ve bunun sonuçları olarak ortaya çıkan bütün fiîller, hep özür dilenmesine yani "istiğfar" edilmesine neden olan şeylerdir.

Bu sebepledir ki, biz, lâf olsun diye "estağfirullah" çekmeyecek; yaptığımız yanlışları düşünerek, onları farkederek özür dileme anlamında "istiğfar" edeceğiz.


“İSTİĞFAR”DA BAĞIŞLANMANIN ALLAH İNDİNDEN TALEP EDİLMESİ  
 
İstiğfarda da bağışlamanın "Allah" indinden talep edilmesi demek; beşerî kusurların örtülerek, hakikat nurlarının "nefs"inde ortaya çıkmasını taleb etmek demektir
Kalem, bundan ötesini satırlara dökmeye yetmiyor. Bağışlayın. Elbette ârif olan anlayacaktır işaretimizi.


”İSTİĞFAR”IN ANA GEREKÇESİ, “HALİFETULLAH” KEMÂLÂTINI YAŞAMAYA ENGEL OLAN YAŞAM BİÇİMİDİR 
 
İnsanın yeryüzünde "HALİFETULLAH" olarak yaşaması gerekirken, bu kemâlâtı yaşamasını engelleyen davranışlar ortaya koyarak hayatını sürdürmesi, "istiğfar"ın ana gerekçesidir.
Yani, "istiğfar" eden kişinin bu istiğfarı yaparken âdeta şöyle düşünmesi icab etmektedir:
"-Yâ Rabbi, sen beni kendine "halife" olarak yeryüzünde yaşatıyorsun.

Oysa ben şu davranışımla, senin "halifene" asla yakışmayacak bir hareket ortaya koydum. Ve bu yanlışımın da farkına vardım!.
Lûtfen, varoluş kemâlâtıma yakışmayan bu fiîlimden (veya düşüncemden) dolayı beni bağışla… Eğer bağışlamazsan, ben "halifelik" yüceliğine yakışmayan ilkel beşerî değerlendirmeler batağında boğulur giderim... Bu yüzden bana merhamet et ve bana varoluş kemâlimin gereğini yaşama yolunu kolaylaştır"

İşte bu anlayış sonucu yapılan istiğfar elbette ki gayesine ulaşmış demektir. Sanıyorum, niçin istiğfar sorusunun cevabını böylece izah etmiş olduk. Şimdi gelelim neden istiğfar bölümüne. Yani nelerden dolayı istiğfar.


SAVAŞTAN KAÇMA DAHİ İSTİĞFAR İLE AFFEDİLİR

Savaştan kaçma olayının dahi bu şekildeki istiğfarla affedilmesi olayına gelince...
Savaştan kaçma, Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği üzere yedi büyük günahtan birisidir.
Buyuruyor ki Rasûlullah:
-Helâk eden yedi şeyden sakının."
Soruluyor “nedir onlar” diye:
"Allah'a şirk koşmak;
Allah'ın harâm kıldığı insanı öldürmek;
BÜYÜ ve sihir yapmak;
Faiz yemek;
Yetim malı yemek;
Savaştan kaçmak;
İffetli kadına zinâ iftirası atmak."
açıklaması yapılıyor Efendimizden.


TEVBE İLE İSTİĞFAR ARASINDAKİ FARK  
 
Tövbe, bir büyük suçtan sonra; ortaya konulan fiîlden duyulan pişmanlık ve geri dönüş dolayısıyla yapılır.
İstiğfar ise, günlük olaylar içinde, varoluş gayemizin hakkını şuûrlu bir biçimde edâ edememekten dolayı yapılan hatalı hareketlerin ardısıra özür dilemektir.


İNSAN-I KÂMİL’İN İSTİĞFARI  

İnsan-ı Kâmil boyutundan, ne kadar mânâ izhâr olunursa olunsun, izhâr olunmayana göre sınırlılık içindedir. Sınırlılık ise, o izhâr olunanın acziyetinden veya acziyeti olarak tavsif olunur.
İşte bu mânâda ele alınırsa, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm :
"Ben, günde yetmiş defa istiğfar ederim." der...

Buradaki, İnsan-ı Kâmil`in istiğfarından murad, sonsuz-sınırsız olan varlığın mânâlarını, sonsuz-sınırsız şekilde ortaya koymaktaki acz`ini yani yetersizliği hissediş hâlidir...
Senin anlayacağın, sonsuz-sınırsız mânâlarını, "kulluğumun gereği olarak ortaya koymakta acizim!." diyerek, "O yüce Varlık`ın Âlemlerden Ganî"lik vasfını itiraf etmektir bu...


SEYYİDÜL İSTİĞFAR    

Okunuşu:
Allahümme ente rabbiy lâ ilâhe illâ ente halâkteniy ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike mesteta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebûuleke binı’metike aleyye, ve ebûu bizenbiy fağfir liy zünûbî, feinnehu lâ yağfirüzzünûbe illâ ente birahmetike yâ erhamerrâhımiyn.

Anlamı:
Allahım! Rabbim sensin, TANRI yoktur. Yalnız sen varsın, beni sen yarattın, şüphesiz Senin kulunum ve gücüm yettiği kadar sana verdiğim ahdü vaad üzere sâbitim. (Allahım) işlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım, bana ihsan buyurduğun ni’metini Zât-ı Ulûhiyyetine îtiraf ederim. Günâhımı da îtiraf ederim. Binâenaleyh günahlarımı bağışla. Çünkü günâhları bağışlamak sana aittir ya erhamerrahimin!.

Bilgi:
Muhammed Mustafa Efendimiz buyuruyor ki:
"Bu Seyyid-ül İstiğfar’ı kim inanarak ve idrâk ederek, karşılığını Allah’tan bekleyerek, gündüz okursa ve gece olmadan önce ölürse cennete gider. Ve gene, kim gece okur da, sabah olmadan evvel ölürse o da cennet ehlinden olur."
Böyle bir değer elimize verilmişken, bunun kadri kıymetini bilmezsek, elbette başımıza geleceklere katlanmaktan başka bir şey kalmaz geride.


GEÇMİŞ VE GELECEK TÜM KUSURLARI BAĞIŞLANDIĞI HALDE, RASÛLULLAH NİÇİN
İSTİĞFARA DEVAM EDİYORDU ACABA?  

Okunuşu:
Allahümmağfirliy hatıyetiy ve cehliy ve israfı fiyemri; ve ma ente â’lemu bihî minniy. Allahümmağfirliy hezliy ve ciddiy ve hataiy ve amdiy ve küllü zâlike indiy.

Anlamı:
Allahım, hatalarımı, cehâletimi, emrinde haddi aşmamı bağışla ve benden daha iyi bildiğin hatalarımı da. Allahım, lâtifeyle yaptığımı, ciddî olarak yaptığımı, bilmeyerek veya kasden yaptığım yanlış hareketlerimi de bağışla. İtiraf ediyorum ki bunların hepsi de bende mevcut!.
Bilgi:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabından Ebû Musa el Eşarî radıyallahu anh, Efendimiz’in böyle istiğfar ettiğini bize naklediyor.

"Geçmiş ve gelecek tüm kusurlarını Allah bağışlamıştır" âyeti Kur'ân-ı Kerîm'in Fetih Sûresinde yer alırken; gene de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu şekilde istiğfara devam ediyor. Acaba niçin?.. Bunu biraz düşünmemiz gerekmez mi?

Konunun derinliklerini bir yana bırakırsak, en azından, sınırlı ve kusurlu varlıklar olarak, "halifetullah" olmaya yakışmayan davranışlar içindeyiz. Ve en tabîi yaşantımız içinde dahi, yani yukarıda sayılan hallerde dahi, hakikatımızın hakkını edâ edememekten dolayı nefsimize zulmetmekteyiz. Ve unutmayalım ki, sadece dünyada bir takım çalışmalar yaparak ölümötesi sonsuz yaşamın sonsuz güzelliklerini elde etme imkânına sahip olabileceğiz.

Öyle ise, elden geldiğince, dünyada bırakıp gideceğimiz ve bir daha hiç aklımıza gelmeyecek şeyler için tüm beynimizi harcayacağımıza, hallerimizin ardına geçip, öze yönelelim; ve noksanlarımızı idrâk edelim.


AĞLAMAYARAK TEVBE ETMEK  
 
-Hangi gülüş indinde faziletlidir?..
-Ağlamayarak tevbe edenlerin gülüşü..
“Ağlamayarak tevbe etmek”ten murad, içine "benlik" hâlinin karışmasından dolayı oluşan pişmanlıkla tevbe etmemektir!
Nedâmet yâni pişmanlık, fiilin fâili olarak "benliğini" görüp, o fiili kendine bağlamak, sonra da yaptığına pişman olup, "keşke ben bunu yapmasaydım" diyerek tevbe etmektir...
Burada tevbe edilirken,"gizli şirke" düşülmektedir, o fiilin kendisine bağlanması yüzünden!
Ki bu tevbeden de tevbe edilmesi zarûri olmaktadır!
Önce tövbeye tövbe!
Sonra tövbeye tövbenin tövbesi!


MASUMLARIN TÖVBESİ (VÂRİS-İ RASÛLULLAH OLAN ZÂTLARIN TÖVBESİ)   

“Hangi tövbe indinde faziletlidir?..
-Mâsumların tövbesi!”
Bu hususu en iyi açıklığa kavuşturan, Hazreti Rasûlullah’ın hadîs-i şerîfidir.
“Günde yetmiş defa veya yüz defa istiğfar ederim!”
Geçmiş-gelecek günahlarının bağışlanmış olduğu Fetih Sûresi’nin başında kesinlikle vurgulanan Hazreti Rasûlullah’ın tövbesi niyedi ki?..

Hazreti Rasûl Aleyhisselâmın vârisleri ise, esmâ ile meşgul olmak yüzünden Zât’tan perdelenmekten dolayı hüzün duyarlar ki, bu hüzn daha önce de bahsettiğimiz gibi, Rasûlullah’ın günde yetmiş ya da yüz defa istiğfar etmesi gibidir.

Yâni, Müferridûn’un, Aktâb’ın istiğfarı; seyrleri gereği esmâ müşâhedesindendir..yoksa, herhangibirimiz gibi, yaptığı bir yanlış fiilden dolayı değil!Bunu çok iyi anlamak gerektir!
Nitekim, yukarıda konu edilen “Masumların tövbesi” beyânı da bu zevâtın tövbesine işaret eder.


“HAVAS”IN TÖVBESİ 
 
Havâsın tövbesinin sebebi ise daha başkadır.
Havâs, vehmî benliğinin oluşturduğu perde ile hakikatten perdelendiği, “Vechullah”ı görmekten mahrum kaldığı için, yanlış yorumlara düşüyor ve birimlerde “İrade-i cüz” görmekten dolayı tövbe ediyor!
Havâs, âdetâ diyor ki;
“Allah’ım!Vehmim galebe çalıp beni perdeledi ve senin fâili hakiki olduğunu müşâhede edemeyerek, birimde ilim-irade-kudret-kuvvet var zannına kapıldım ve bundan dolayı da “Şirk-i hafî”ye yâni “gizli şirk” e düştüm; ama şimdi perdem inceldi ve seni fâili mutlak olarak yeniden müşâhede ettim..Bir önceki hâlime tövbe ediyorum” şeklinde konuşur. Bu, bir diğer ifade ile “Tövbenin tövbesi” diye de tanımlanabilir.


HATADAN DÖNMENİN YOLU TÖVBEDEN GEÇER!  

Hatadan dönmenin yolu tövbeden geçer. Yaptığının yanlış olduğunu farkedip pişmanlık duyarak tövbe ettiğin zaman, bağışlanma seni beklemektedir. Üstüne üstlük dualarına icâbet mükâfatı da cabası!.

İş ki, yarın tövbe ederim, öbürgün tövbe ederim deyip, tövbeyi ertelemeyelim. Zirâ tövbeyi erteleyenlerin çok büyük bir kısmı tövbe edemeden diri diri mezarı boyladılar ve canlı bir şekilde o kabir âleminde yaptıklarının neticelerini yaşamaktalar.


TÖVBENİN “NASUH“ OLARAK YAPILMASI ZORUNLUDUR!  
 
Tövbe, lâf olsun diye, yaptım işte demek için; ya da biri yap, şu kelimeleri tekrarla dedi, diye değil; nasuh olarak yapılmak zorundadır. Yoksa oyun eğlence ve hattâ alay gibi değerlendirilebilir.
Nasuh tövbe nasıl anlaşılmalıdır?..

İnsanın, yaptığı işin gerçekten yanlış olduğunu farkedip idrâk etmesinden sonra, bu yapmaması gereken fiîli işlemekten dolayı büyük bir pişmanlık duyması; ve bir daha o fiîli asla işlememeye karar vermesi ve bundan sonra Allah’a karşı bu kararını itiraf ederek bağışlanma dilemesi nasuh tövbesi olur.Yanlış bir fiîli yapmaktan dolayı özür dileme ise "istiğfar"dır.