25 Haziran 2016 Cumartesi

Bediüzzaman Said Nursi ve Hz.Hızır (a.s)

Hz. Hızır (as), Hz. İbrâhim (as)’dan sonra Hz. Mûsâ (as) döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyettir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hızır’ın (as) isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi’nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ (as) ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul...” 1 diye sözü edilen şahsın Hz. Hızır (as) olduğu anlaşılmaktadır.
 Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden (asm) gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir. 2

Ayrıca, Hz. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (asm) buyurdular ki: “Hızır’ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi.” 3

Ebü’d-Derdâ (ra) bir gün Mekke-i Mükerreme’de bir dağın üzerine çıktı. Orada hâlinden ve tavrından sâlihlerden olduğu anlaşılan birisini gördü. Yanına giderek “Bana nasîhat et” dedi. O da; “Nasîhat olarak ölüm sana kâfidir” dedi. Ebü’d-Derdâ; “Daha fazla nasîhat et” deyince, o da; “Gam, tasa bakımından kabri düşünmek kâfidir” dedi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ, Resûlullah Efendimizin (asm) huzûruna gelerek bu hâli haber verdi. Peygamber Efendimiz; “O zât, kardeşim Hızır’dır” buyurdu. 4

İmâm-ı Rabbânî’de Hızır (as) ile ilgili şöyle bir hadiseden bahseder.

Bir gün sabah vakti toplanmıştık. İlyas (as) ile Hızır (as) rûhânî şekillerde geldiler. Hızır (as) rûhânî olarak dedi ki; “Biz rûhlar âlemindeniz. Allahü Teâlâ bizim rûhlarımıza öyle bir kuvvet vermiştir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yaptığı işleri bizim rûhlarımız da yapar. İnsanların yaptığı gibi yürürüz, dururuz, ibâdet ederiz”. 5

Sahîh-i Buhâri’de bir hadîsde Hz. Hızır’ın (as) ilmi ile Hz. Musa’nın (as) ilmini açıklayan bir ifâde vardır. Şöyle ki; ”Hızır (as): “Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin yâ Mûsâ! Bende Allâh’ın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki; sen onu bilemezsin. Sende de Allâh’ın verdiği öyle bir ilim vardır ki; onu da ben bilemem.” cevâbını verdi.” 6

Bedîüzzamân Hazretleri ise özellikle Birinci Mektup ve diğer eserlerinde Hz. Hızır (as) hakkında şu îzâhâtları yapmaktadır.

Hazret-i Hızır Aleyhisselâm ikinci hayat tabakasındadır. Bu hayat tabakasında Hazret-i Hızır (as) bir derece serbesttir. Ya’nî, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilir. Bizim gibi beşeriyet levâzımatıyla daimî kayıtlı değildir. Bâ’zen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değildir.

Ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları olduğu ve görüştükleri tevâtür derecesinde nakledilir.

Makâmât-ı velâyette, yanî velilik ve ermişlik makâmlarında bir makâm vardır ki, “Makâm-ı Hızır” tâbir edilir. O makâma gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâ’zen o makâm sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur. Böylece bir iltibas vâki olur.7

Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayırhâh, iyilik isteyen ve nûrânî bir zattır. En zor zamanlarda “Hızır gibi imdâda yetişti.” 8 sözü çok mânidardır. Bu mânâda Üstad da “Risâle-i Nûr, Hızır gibi imdâda yetişti.” 9 diyerek Risâle-i Nûrların bu dehşetli helâket ve felâket asrında imdâda yetişerek îmânları kurtardığına işâret etmektedir.

On Dokuzuncu Mektup’ta ise Bedîüzzamân’ın “Hazret-i Hızır’ın âb-ı hayat çeşmesi gibi meded-res ve şifa-resan…” 10 olduğunu ifâde etmesi meded ve imdad yetiştiren hayattar bir nûr verip yardım ettiğine işâret etmektedir. Bazı evliyanın ve kişilerin ise Hz. Hızır’dan ders alması vardır ki; On Altıncı Lema’da Zülkarneyn ünvânında bulunan zatın Yemen padişahlarından birisi olduğu ve Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş olup Hazret-i Hızır’dan ders almış olduğu da bildirilir. 11

Makâm-ı Hızır ise, Hz. Hızır`ın (as) makâmıdır. Yirmi Dokuzuncu Mektupta bu mânâda şu îzâhâtlar vardır.

“Makâmât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazîfesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münâsebet-i hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münâsebettar bazı makâmat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.” 12

Bu mevzû ile alâkalı Bedîüzzamân Hazretleri ile Hızır (as) arasında geçen iki hatıra var. Bu hatıraların ilki şöyledir.

“Yarbay Reşat Bey, Konya’da arkadaşına, Bedîüzzamân Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstad’ın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, ‘Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik Köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bedîüzzamân’ı soralım’ diyor.

“Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübârek bir zat olan Ahmed Ağa’nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:

“Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarîkat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü’l-Aktab’a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (asm) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun mânevî makâmını size anlatmaya çalışayım.

“Bir gün Hızır (as) gelerek, ‘Eskişehir’de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bedîüzzamân’a gidelim ve duâ etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin’ dedi. Beraberce gidip, Bedîüzzamân’a vaziyetini anlattık. ‘Haberim var, haberim var’ dedi. Hızır (as), ‘Dağlara gidip duâ edelim’ dedi. Bedîüzzamân, ‘Ben hastayım, siz dağlara çıkıp duâ edin, ben buradan duâ edeceğim’ dedi. Eğer onun duâsı olmasaydı, Eskişehir’de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.’

“Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı iknâ’ olup Bedîüzzamân ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.

“Emirdağ’daki Büyük Caminin İmâmı Hafız Nuri Efendi, Eskişehir’deki Odunpazarı Camii İmâmı Gönenli Hafız’ın talebesi idi. Bir gün aralarında münâkaşa geçmiş ve birbirlerine darılmışlar. Bu durumu haber alan Üstad, Emirdağ’dan kalkıp Eskişehir’e gelmiş ve Hafız Nuri’yi bulmamızı söylemişti. Ben gidip Hafız Nuri’yi buldum, getirdim. Üstad, Hafız Nuri’ye, ‘Kardeşim, Gönenli Hafız hakîkî bir hafızdır. Aranızda bir nizâ çıkmış. Senin namına gidip ondan özür dileyeceğim’ dedi.

“Üstadın sözlerini duyan Hafız ağlamaya başladı ve ‘Üstadım, senin gitmene lüzum yok. Ben giderim, barışırım’ dedi. Gerçekten, bir müddet sonra Gönenli Hafız, Emirdağ’a gitmiş ve talebesi ile barışmıştı.13

İkinci hatıra ise şöyle cereyan etmiştir.

“Konya’nın Sarayönü kazasının Lâdik Köyü’nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübârek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselâmla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübârek insandı. “Üstad’ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir’de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad’ın Eskişehir’e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:

“Bediüzzaman her gün Eskişehir’e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?’

“Hakîkaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, duâ edip geliyordu.

“Ona vazîfe verdiler. Sen duâ et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, duâ et, Cenâb-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir’e...” Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu.

Dipnotlar:

1. Kehf Sûresi ;18/65,

2. Buhârî, İlm 16, 44, Müslim, Fedâil 170-174,

3. Buhari, Enbiya 27,

4. Mevlânâ Abdurrahmân Câmi,

5. İmâm-ı Rabbânî,

6. Sahîh-i Buhâri- Kitâbü’l İlim,

7. Mektubat, 2006, s: 15,

8. Sözler, 2004, s: 53,

9. Kastamonu Lâhikası - Mektup No: 35,

10. Mektubat, 2004, s: 244,

11. Lem’âlar, 2005, s: 277,

12. Mektubat, 2004, s: 757,

13. Son Şahitler 3. Cild s. 199 (Muhiddin YÜRÜTEN’in hatırası),

14. Son Şahitler 2. Cild s. 428

(Dr. Tahir BARÇIN’ın hatırası)