Bir Ahlâkî Yozlaşma (Anaforu Sû-i Zan)

Şahıslar ve olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunurken, olabildiğince iyi niyetli davranmak ve her hâdiseyi hayra yormak sâlih bir mü'minin şe'nidir.Günümüzün en yaygın uygulamalardan birisi şüphesiz 'algı oluşturma'dır.

Fert, grup hattâ devletlerin, hedef kitlelerini ikna etmek ve kendi bakış açılarından dünyaya bakmalarını sağlamak için müracaat ettikleri yöntemlerden birisi olan algı oluşturmanın, uygulayıcılar açısından bazı faydaları olsa da, uygun, ölçülü ve sağlıklı yollarla yani meşru bir şekilde yapılmadığında ciddi içtimâî problemlere de sebep olabildiği tartışmasızdır. Bu problemlerden birisi de, en büyük ahlâkî zafiyetlerden sayılan, başka birçok yanlış düşünce ve davranışa kapı aralayan ve neticede kişiyi tam bir ahlâkî yozlaşma anaforuna düşüren sû-i zandır.Zan, kesin delillere dayanmadan, kulaktan dolma bilgilerle bir kimse hakkında yersiz ithamlarda bulunmak mânâsına gelir. Kulaktan dolma bilgiler de bulunmadığı hâlde, birisi hakkında ithamda bulunmak ise hem yalan, hem iftiradır.

Biz, sadece söylentilere dayanarak ve niyet okuyarak bir kişi veya topluluk hakkında hüküm verme veya onlar hakkında öyle düşünme mânâsındaki zan üzerinde durmak istiyoruz.Bilindiği gibi Din; inanç, amel ve ahlâk sacayağına oturmaktadır. Öncelikle inanılması gerekenlere inanmalı (iman), ardından da bu imanı güçlendirmek ve korumak için amel (ibadet) etmelidir. Bu ikisinin netice ve meyvesi ise, Allah-insan ve diğer varlıklar (eşya) arasındaki münasebetleri düzenleyen ahlâklı yaşamadır. Öyle ise, 'Dinin asıl gayesi kişiyi ahlâklı kılmaktır.' demek mümkündür.

Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."1 buyurarak bu gerçeğe parmak basmış ve peygamberlik müessesesinin kuruluş gayesinin güzel ahlâkı yani Allah-insan-eşya arasında en uygun ve sağlıklı münasebetleri kurmak olduğunu belirtmiştir. "Namaz insanı her türlü kötülükten alıkoyar." (Ankebut Sûresi, 29/45) "Ey iman edenler!

Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Umulur ki, takvâya erersiniz." (Bakara Sûresi, 2/183) "Onların mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın." (Tevbe Sûresi, 9/103) mealindeki âyetlerden, ibadetten kastın insanı kâmil ahlâk sahibi yapmak olduğu anlaşılmaktadır.Dinin vazettiği ahlâkî prensipler insan fıtratına uygundur, dolayısıyla evrensel ahlâk prensipleridir.

Bu prensiplerin emredilenleri her yerde iyi, yasaklananları da her yerde kötüdür. İşte her yerde kötü olan dolayısıyla yasaklanan, haram ve kul hakkına tecavüz olan davranışlardan biri de sû-i zandır.Cenab-ı Hak genel olarak zan hakkında şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا

"Ey iman edenler! Zandan çokça sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin!..." (Hucurat Sûresi, 49/12) Bu âyet-i kerîmeyi tefsir mahiyetinde Buhari ve Müslim'de rivâyet edilen bir hadîslerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyuruyor:

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَحَسَّسُوا وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَلَا تَبَاغَضُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا

"Zandan sakının. Çünkü zan, (hatıra gelen) sözlerin en yalanıdır. Başkalarının konuştuklarını (gizlice ve kötü niyetle) dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun."2Zikredilen âyet ve hadîste geçen zan kelimesi, kesin delil olmamasına rağmen elde edilen bilgiyi kabullenmek ve ona göre amel etmek mânâsına gelmektedir ki, buna İslâm kültüründe sû-i zan denir.

Sözlerin En YalanıÂyet ve hadîslerde sû-i zannın haram olan ahlâkî bir zaaf olduğuna işaret edildikten sonra sebep olabileceği diğer ahlâkî zaaflara da dikkat çekilmiştir. Ama öncelikle sû-i zannın 'sözlerin en yalanı' olduğuna değinmek lazım. Bu ifade sû-i zannın yalandan daha ağır bir günah olduğuna işaret ettiği gibi, kişinin bu meseleyi kendisiyle konuşmasının yani hayallerine onu misafir etmesinin (hatırına getirmesinin) de uygun olmadığını ifade etmektedir. Zîrâ yalan söylenen söz sadece bir sözdür ve ağırlığına göre tahribatı bulunmaktadır.

Ancak zannın hayalde çoğaltılıp abartılması ve neticede, şeytanın vesvesesiyle, komplo teorilerine varacak hâle gelmesi muhtemeldir. Onun için de sû-i zan sözlerin en yalanıdır ve bir konuda yalan söylemekten daha kötü ve tahripkârdır.GıybetBirisi hakkında sû-i zanda bulunup sözlerin en yalanını irtikâp eden kimsenin işleyeceği ilk günah gıybettir. Doğru bile olsa, Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle "Kişinin her duyduğunu söylemesi ona yalan ve günah olarak yeter."3 iken, yalan ve kulaktan dolma söylentilerle başkasını çekiştirmek daha büyük bir günahtır ve ahlâkî bir zafiyet olan gıybettir; hattâ ondan da öte iftiradır.

Maalesef toplum olarak basın ve sosyal medyada duyduklarımızla birçok kişiyi karalamanın bizi yuvarlayacağı ahlâksızlık anaforunun farkında değiliz ve o baldan tatlı görünen zehiri her gün içmekte yani gıybet etmekteyiz ve iftirada bulunmaktayız. Zîrâ tıpkı gıybet gibi, sû-i zan da tatlı bir zehirdir ve Şeytan onu süsleyerek sunar. Şu âyet bu gerçeğe parmak basmaktadır:

بَلْ ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا

"Aslında siz Peygamberin ve müminlerin ailelerine artık geri dönemeyeceklerini zannettiniz. Bu zan, gönüllerinizde allanıp pullandı ve yerleşti. Kötü zanlara düştünüz ve helâki hak etmiş kimseler oldunuz." (Fetih Sûresi, 48/12)

Gizli Hâlleri AraştırmaSû-i zanda bulunan kişi maalesef gıybet etmekle yetinmez; yine ahlâkî bir yozlaşma olan 'muhatabının gizli hâllerini araştırmaya' başlar. Günün teknolojisi dâhil her vasıtaya müracaat ederek onun mahremine girmeye, ona ait eski defterleri açmaya, onun hakkında bilgi toplamaya… koyulur. Şâyet sû-i zanda bulunan kişi halk arasında itibarı olan bir şahıs ise, yalancı çıkmamak için o zannını kulaktan dolma dedikodular, oluşturulmuş sahte belgeler, kurgulanmış fiiller, yalanlar, iftiralar vb. ile doğrulamaya çalışır. İşte menfi mânâdaki algı operasyonları da tam burada devreye girer ve fonksiyonlarını eda eder. Neticede insanın mânevî dünyasının bütünüyle harap olacağını buyurur Cenab-ı Hak:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً

"Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir." (İsra Sûresi, 17/36)Bu arada, hadîste belirtildiği gibi, muhatabına karşı ciddi bir kibir içine girer. Zîrâ, 'Hedef kitlenin onu kendi istediği gibi algılamaları, onun daha üstün/başarılı olduğuna inanmalarıyla doğru orantılıdır.' diye düşünür ve bu sâikle muhatabına üstten bakar.Rekabet ve Hasedİmam Müslim'in rivâyet ettiği hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), müminlerin kendi aralarında 'tenafüste' bulunmamasını da emretmektedir.

Her ne kadar 'hayırda yarışma' mânâsında tenafüsün müspet bir anlamı varsa da, burada dikkat çekilen husus, bazı haksız uygulamalara da müracaat ederek bir konuda kıyasıya rekabetin yanlışlığı ve bunun sû-i zannın bir meyvesi olduğudur.Hadîste dikkat çekilen ve sû-i zan, tecessüs ve kibre eşlik eden diğer bir ahlâkî zafiyet de hasettir. Fahruddin Razî'ye göre Şeytan'ı şeytan yapan duygu olan hased, yedi başlı bir canavardır ve âdeta bütün kötülüklerin kaynağıdır.4 Hasedle alakalı sadece bir iki hadîs-i şerîf nakletmek vahametini tespit adına yeterlidir:

إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

"Sizi hasedden sakınmaya çağırıyorum. Zîrâ hased, ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi, kişinin amellerini yiyip bitirir."

5لَا يَجْتَمِعَانِ فِي قَلْبِ عَبْدٍ الْإِيمَانُ وَالْحَسَدُ

"Bir kişinin kalbinde iman ve hased bir araya toplanamaz."6Kin ve NefretHadîs-i şerîfe göre, maalesef sû-i zan sahibi burada da durmamakta ve zamanla bu zan, kibir ve hasede kin ve nefret de eşlik etmeye başlamaktadır. Yine yukarıdaki hadîse göre, hakkında kötü zanlar beslenilen, ona karşı kibir gösterilen, hased edilen, kin ve nefret duygularına muhatap edilen kişiyle artık dost olmak mümkün görülmediği gibi bir arada olmak da düşünülmez.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu noktaya da işaret ederek "Birbirinize yüz çevirmeyin." buyuruyor. Hadîs şarihleri metinde geçen 'tedabür' kelimesini şerh ederken, 'muhatabından kaçmak, onu dinlememek, selâm vermemek ve selâmını almamak, onunla mücadele etmek, ona düşmanlık beslemek' gibi mânâlar vermektedirler.7Niyet OkumaSû-i zannın sebep olduğu diğer bir husus da niyet okumadır.

Niyet okuma, kişinin başkasının söz ve fiillerine kendi zan, ön yargı hattâ düşünce, beklenti ve fikirleri zaviyesinden bakıp ona göre değerlendirmesi ve hükümler çıkarmasıdır. Hâlbuki insan gaybı bilemez, başkasının kalbinde geçene yani niyetine muttali olamaz; o Allah'a ait bir özelliktir. Onun için de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eliyle göğsünü işaret ederek "Allah dış görünüşünüze değil kalblerinize (niyet) bakar." buyurmuştur. Biz ise zahire göre hüküm vermekle mükellefiz. Nitekim Hz. Üsame bir gazvede tam kılıcı indireceği anda şehadet getiren birini öldürünce, Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona çok kızmıştı. O kendisini, "Korkudan şehadet getirdi." diye savununca, "Kalbini mi yarıp baktın." cevabını almıştı.8

Evet, hiç kimse kendisini Allah'ın (celle celâluhu) yerine koyup niyet okuyamaz; objektif, ispatlanabilir ve herkesin kabul edeceği delillere bakmak, onlara dayanarak konuşmak ve hüküm vermek zorundadır. Cenab-ı Hak delilsiz ithamda bulunanlara şöyle sesleniyor:

قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ تَخْرُصُونَ"

De ki: Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin! Ama gerçek şu ki, siz sadece kuru bir zannın ardından gidiyor ve düpedüz yalan söylüyorsunuz." (En'am Sûresi, 6/148)

Özellikle idare etme makamında olanların bu konularda daha dikkatli olması gerektiğini ve onların halka karşı sû-i zanlarının toplumu menfi yönden daha fazla etkileyeceğini Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle vurguluyor:

إِنَّ الْأَمِيرَ إِذَا ابْتَغَى الرِّيبَةَ فِي النَّاسِ أَفْسَدَهُمْ

"Yönetici, halka sû-i zan ile davranırsa onları ifsat eder."9 Zîrâ halkın çoğu gerektiği kadar ilim sahibi olmadığı gibi araştırma yapacak yetenek ve yetkiye de sahip değiller. Durum böyle olunca da ileri gelenlerin (yönetici ve âlimler) dediklerini kafalarında daha da büyüterek komplo teorilerine ve şehir efsanelerine çevirirler. Cenab-ı Hak halkın bu kısmına şöyle işaret ediyor:

وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ أَمَانِيَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ

"Onların bir kısmı da ümmîdir. Kitap nedir bilmezler. Bütün bildikleri, kendilerine anlatılan birtakım kuruntu ve uydurmalardır. Onlar sadece bir zan içindedirler." (Bakara Sûresi, 2/78)Başkalarını YargılamaBirinin başına gelen belâ, afet, hastalık, kaza, musibet gibi istenmeyen hususlardan ötürü, "Acaba kime zulmetti, hangi günahı işledi, hangi ibadeti aksattı, hangi hizmetten kaçtı da bu bela başına geldi!" demek veya bu şekilde düşünmek de su-i zandır. Zîrâ özellikle müminlerin başına gelen belâ ve musibetlerin bazıları birer imtihan ve derecelerini yükselten birer mânevî merdivendir. Nitekim âyette,

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ

"Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!" (Bakara Sûresi, 2/155) buyrulduğu gibi, hadîs-i şerîfte de,

مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ وَلَا وَصَبٍ وَلَا هَمٍّ وَلَا حُزْنٍ وَلَا أَذًى وَلَا غَمٍّ حَتَّى الشَّوْكَةِ يُشَاكُهَا إِلَّا كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا مِنْ خَطَايَاهُ

"Mü'min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah bu sebeple onun gü­nahından bir kısmını mağfiret buyurur."10 buyrulmaktadır. Bu konuda ölçü şudur: Kişi kendi başına gelen bir musibet karşısında

"Acaba nerede, nasıl bir hata yaptım da bu başıma geldi." diyerek âdeta kendisi için savcılık yaparken; mümin kardeşi için, "Rabbim bu musibetle onun mânevî derecesini yükseltmiştir, günahlarına keffaret olmuştur, telef olan malı sadaka hükmündedir, vefat eden şehit hükmündedir." diyerek onun hakkında hüsn-ü zan beslemeli ve âdeta avukatlığını yapmalıdır. En büyük sıkıntı ve belâları Peygamberler ve büyük Allah dostlarının yaşadığını hatırlamak gerektiği gibi kimseyi yargılama makamında olmadığımızı unutmamalı ve sû-i zanna girmemeliyiz.Temkinli Konuşmaİlmi, takvası, rehberliği, faaliyetleri ile meşhur zâtların, ilk bakışta anlaşılamayan söz ve davranışları için söylenen 'vardır bir hikmeti' vecizesi de konumuzla ilgilidir.

Özellikle tasavvuf kültürüyle yoğrulmuş Anadolu insanı, kâmil anlamda istifade etmek ve himmetine mazhar olmak için mürşide karşı teslimiyetin bir ifadesi olarak bu vecizeye inanır ve sık sık kullanır. Zîrâ o tür şahsiyetleri sıradan kimseler gibi değerlendirmenin isabetli olmayacağını gâyet iyi bilir. Bu da işin kısmen sübjektif ama bir kıymeti haiz yönüdür. Tıpkı Hz. Ebûbekir'in (radıyallâhu anh) Mi'rac dönüşü Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakışını belirten şu sözü gibi: "O söylediyse doğrudur." Öyle ise, böyle zâtlardan zuhur edip ilk etapta hikmeti hemen anlaşılmayan veya bazı teamüllere aykırı söz ve davranışlar, apaçık bir şekilde İslâmî ahkâma aykırı olmadıktan sonra, hüsn-ü zanla karşılanmalı ve sabırla işin neticesi beklenmelidir. Burada fikri ve yaşantısıyla içinde bulunduğumuz asrı derinden etkileyen

Üstat Bediüzzaman'ın konumuzla ilgili görüşlerini vermek faydalı olacaktır. O, insanoğlunun dört temel hastalığı olduğunu belirttiği yerde bunların yeis (ümitsizlik), ucub (ibadet ve hizmetlerini beğenip bunlarla gururlanma), kibir ve sû-i zan olarak tespit ederek konumuz olan sû-i zan hakkında şu mühim noktalara dikkat çeker:İnsan hüsnü zanna memurdur,Herkesi kendisinden üstün görmelidir,Kendisinde bulunan kötü düşünce ve duyguları su-i zanla başkasına teşmil etmemelidir,Başkasında gördüğü bazı davranışlar, zahiren uygun görünmese bile, hikmetini bilemeyeceğinden, kötü görmemelidir,Özellikle geçmiş âlimlerin hikmetini bilmediği bazı hallerini tenkit ederek sû-i zanda bulunmamalıdır,Ve sû-i zan hem maddî açıdan, hem de mânevî açıdan toplumu bozar.11

Evet Üstad'a göre insanı su-i zanna sevk eden en önemli sebep, kendi mizacının bozukluğu yahut kendi hayat düzeninin çarpıklığıdır. Daima karşısındakileri aldatan, gizli ajandası olan, gayr-i meşru işlere bulaşan bir insan, başkasının söz ve davranışlarını şüphe ile karşılar ve her işin altında bir hile, bir oyun arar.Üstad başka bir yerde ise sû-i zan hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:Güzel gör, hem güzel bak, tâ güzel düşünmeli.Güzel bil, hem güzel düşün, tâ leziz hayatı bulmalı.Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli.Sû'-i zanla yeistir saadet muharribi, hem de hayatın katili.12

Neticeİşte sû-i zan budur; kişiyi böyle bir ahlâkî yozlaşma anaforuna maruz bırakır ve tamiri çok güç olan şahsî ve içtimâî problemlere sebep olur.Yukarıda zikredilen ilk hadîs-i şerîfin sonunda Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sû-i zandan kurtuluş çaresini veciz bir şekilde vermektedir: "Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun." Demek ki yukarıda izah edilen ahlâkî zafiyetten kurutulmanın tek yolu kardeşlik hukukuna riâyet etmektir. Şüphesiz kardeşlik hukukunun temel prensiplerinden birisi de, hüsnü zannı da aşarak ona güvenmektir.Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ibadet-ahlâk münasebetine de dikkat çekmektedir:

"Hüsnü zan kulluktaki kemalin eseridir."13 Öyle ise, gereğine uygun olarak ihlâsla ibadet edenin sû-i zanda bulunması düşünülemez; zîrâ ibadet bu kötü hastalığı tedavi ederek yok eder. Evet, biz kâmilen ibadet etmekle yani hüsnü zanla mükellefiz ve kardeşliği yani sağlıklı, birbirine güvenen bir toplumu ancak bu yolla oluşturabiliriz.Kul hakkı ve psikolojik bir hastalık olan sû-i zandan kurtulmadıkça ne dinin vazediliş gayesine uygun yaşayabilir, ne de Allah'ın rızasını kazanıp cennete ehil bir fert olabiliriz. Aksi ispatlanıncaya kadar, yani isnat edilen suç hakkında kesin deliller ortaya konuncaya kadar herkes masumdur. Rabbimiz bizi bu konuda şöyle ikaz ediyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ

"Ey mü'minler! Size fâsık biri bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucûrât Sûresi, 49/6)

Demek ki haberin gelmesi ve yayılması da yeterli değildir, haberin kaynağı araştırılmalı ve belgesi ortaya konmalıdır. Kısacası deliller ortaya konarak aksi ispat edilmedikçe herkese karşı hüsnü zanna memuruz. Hukuktaki meşhur masumiyet karinesi de bu düşüncenin eseridir.Sözün özü; iyi niyet, müspet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül saffetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsn-ü zanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –ye'se düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsn-ü zanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.

DİPNOTLAR
1.Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 8;
Ahmed b. Hanbel, 2/381.2.
Buharî, Edep, 57.3. Müslim,
Mukaddime, 5.4.
Razî, Tefsir, I/214.5.
Ebû Davud, Edep, 52.6.
Nesaî, Cihad, 8.7.
Bkz: İbn Hacer,
Fethu'l-Barî, 17/231.8.
El-Vakidî, Kitabu'l-Meğazî, 1/295.9.
Ebû Davud, Edep, 37.10.
Buharı, Marda, 1.11.
Nursî, B.S Mesnevi-i Nuriye,
Katre, 66.12.
B.S. Nursî, Sözler, Leme'at, 711.13.
Ebû Davut, Edep, 81.

Alıntı:http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/bir-ahlaki-yozlasma-anaforu-sui-zan-107

Yorum Yap