8 Ağustos 2016 Pazartesi

Deccalın Belirgin Özellikleri Nedir


Deccalın Özellikleri Nelerdir?

"Hz. Adem'in yaratılışından itibaren Kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccaldan daha büyük bir hadise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur."

(1) hadis-i Şerif' in de ifade ettiği gibi Deccalın fitnesi yeryüzünün en büyük fitnesidir.

Korkunç bir tahribatın öncüsü olan Deccalı tanımanın, manevi hayatımız açısından önemi büyüktür. Bu suretle onun şerrinden korunabilir, manevi dünyamızı tehlikelerden kurtarabiliriz.

Onu tanımamak, tanıyamamak ise hem büyük bir gaflet, hem de birçok riski berebarinde getiren büyük bir felakettir. Madem ki onun gelişi kainatın en büyük hadiselerinden birisidir. Madem ki o firavunların, nemrutların yapamadığı tahribatı yapmaktadır. öyleyse onu tanıma yolunda özel bir gayret sarf etmelidir. Besmele gibi heryerde, her vesileyle adı anılan, herşeyin önüne geçirilen, devamlı muhabbeti telkin edilen, alemi İslama ve istikbale pek acı tesiri olan bu müthiş adamın mahiyetinin ne olduğunun bilinmesi için “binler adam hapse girse, hatta idam olsalar, din-i İslam cihetiyle yine ucuzdur.” Onun mahiyetinin okunup öğrenilmesiyle en mütemerridler bile mutlak inançsızlıktan, bir derece kurtulur, küfründe şüpheye düşer, mağrurane ve cür'etkarane tecavüzlerini tadil ederler.(2)

Deccala bile bile taraftar olmak felaketlerin en büyüğüdür, manen ölüm demektir.

Halkın yüzde sekseni ehl-i tahkik olmadığı için hakikate doğrudan nüfuz edemez. Ancak alimlere bakar, onları taklid ederler. Peki, ya alimler de hakikati bulamamışlarsa? Eğer alimler de ifrat ve tefrite düşüyor, yanlış kanaatler içerisine giriyorlarsa, halk da doğruyu bulamayacak, şüphe ve tereddütlerden kurtulamayacaktır.

Ne yazık ki, bu konuda dünden bugüne ifrat ve tefritler olagelmiştir. Geçmişte ve günümüzde yaşayan bir kısım alimler, Deccalın harika birkısım özelliklerine bakıp böyle bir şeyin olamayacağını söyleyecek kadar ileri giderlerken, bazı alimler de hiçbir tevil ve tefsire girmeksizin Deccalı hadislerde anlatıldığı şekliyle aynen bekleme yolunu seçmişlerdir. Birinciler imkansızlığını belirtirlerken, ikinciler Allah'ın kudreti açısından herşeyin mümkün olduğunu, O diledikten sonra böyle bir Deccalın gelmesinin imkansız olmayacağını söylemişlerlerdir.

Oysa, normal şartlarda, bir insanın minareden daha yüksek olmasının, alnında kafir yazısı bulunmasının, kırk günde dünyayı gezmesinin, eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafenin 40 arşın olmasının, bağırdığında bütün dünyanın duymasının aynen gerçekleşmesi mümkün değildir. Eğer bu özelliklerde bir adam gelse, herkes onun Deccal olduğunu bilir, bu da imtihan sırrına ters düşer.

Ama, bunları Resulullah bildirdiğine göre inkar etmeye de imkan yoktur. Bir bir gerçekleşecektir. Ancak tevilleri bilinmelidir ki akıldan uzak görülmesin, ne kadar yerinde ve hikmetli olduğu anlaşılsın.

O halde önemli olan Deccalı nasılsa öyle öğrenmektir. Bu önemi sebebiyledir ki, İslam alemleri daha küçük yaşlardayken çocuklara Deccalle ilgili bilgilerin verilmesini, hatta okullarda ders programlarında yer almasını istemişlerdir.

Deccal kolayca nasıl tanınır?

Elbette ümmetini her an ve herkesten çok düşünen, onların sevincini sevinç, ıstırabını ıstırap edinen Allah Resulünün, ona karşı ümmetini uyarmaması; onun mahiyet, özellik, fonksiyon ve icraatını bildirmemesi düşünülemez. İnsan, İslami bir hayatı esas alır ve hadislerde verilen bilgileri göz önüne alırsa onu tanımak zor olmaz.

Bir hadis-i şerifte, "Deccalın hayatını ve işlerini beğenmeyenlerin onu tanıyabileceğine"(3) dikkat çekilmiştir. Güçlü bir imana dayalı İslami bir hayat, münafıkane hareket eden Deccalla onunla mücadeleyi esas alan Hz. Mehdiyi göstermede zorlatmayacaktır.

Hadis-i şeriflerinde onun göze çarpan, en dikkat çekici özelliklerini bildirerek ümmetini teyakkuza davet ettiğini görmemek mümkün değildir. Birçoğu müteşabih ve mecaz yolla anlatılmış olan bu tip hadisleri, hadis uzmanları izah, tevil ve tefsir ederek net bir şekilde gözümüzün önüne sermiş, işimizi kolaylaştırmışlardır.

Evet, Allah Resulü, Deccalın özelliklerini bir bir anlatmış ve buna rağmen, "Karıştırırsınız diye endişe ediyorum"(4) diye düşüncesini belirtmekten de geri kalmamıştır. çünkü iman nuru ve ferasetiyle bakılmazsa, karıştırma her zaman söz konusudur.

a. Yahudiliği

Deccal Yahudidir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudi oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudiler de zaten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alusi tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudiler, Resulullaha (a.s.m.) gelmiş, "ahirzaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak" demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü'min Suresinin 56. ayetini göndermişti.

Ebu's-Suud tefsirinde belirtildiğine göre de, Yahudilerin, Resulullaha şöyle dedikleri bildirilir:

"Bizim Tevrat'ta zikredilen sahibimiz sen değilsin. Davud'un oğlu Mesih'tir. Yani sizin Deccal dediğiniz. O, ahirzamanda çıkacak, bütün dünyaya hakim olacak, artık mülk ve saltanat da bize geçecek."

Gönderilen—yukarıda bahsi geçen—ayette Allah, onlara şu cevabı vermişti:

"Kendilerine gelen hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın ayetleriyle mücadele edenler, hak dini söndürmek gibi, asla erişemeyecekleri büyük bir hevesi gönüllerinde taşıyorlar. Sen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür."

b. Vücut yapısı

Deccal cüsseli, heybetli(5) kızıl renkli,(6) kıvırcık saçlı,(7) ensesi kalın ve alnı geniş(8) bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır.(9) Alnında "kafir" yazısı vardır.(10) Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır.(11)

Bir insanın alnında açık açık kafir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. öyleyse bununla başka bir mana kastedilmiş olmalıdır. Şualar'da buna şöyle tevil getirildiğini görüyoruz:

"Bunun bir tevili şudur ki: o Süfyan, kendi başına Frenklerin serpuşunu koyup, herkese de giydirir. Fakat, cebir ve kànun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah, ihtida eder (hidayete gelir); daha herkes, yalnız istemeyerek onu giymekle kafir olmaz."(12)

c. Tek gözlülüğü

Deccal tek gözlüdür.(13)

Resullullah birgün Deccaldan söz açarak, “Şüphesiz, ben sizi, ona karşı uyarıyorum. Hiçbir peygamber yoktur ki, gönderildiği toplumu ona karşı uyarmamış olsun. Nitekim Hz. Nuh da (a.s.) kavmini ona karşı uyarmıştı. Ama ben size Deccal hakkında hiçbir peygamberin kavmine söylemediği bir söz söyleyeceğim. Haberiniz olsun ki, o kördür, Halbuki Allah asla kör değildir."(14) buyurmuşlardı.

“Kör olduğu halde insanlara, "Ben sizin Rabbinizim' der. Halbuki sizin Rabbiniz kör değildir (yaratıklara benzemekten, her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır).”(15)

“Allah kör değildir. Dikkat edin. Mesih-ı Deccalın sağ gözü kördür. Gözü sanki fırlamış bir üzüm tanesi gibidir.”(16) "Silik gözlüdür."(17)

Rivayetlerde Deccalın gözünün yeşil renkli bir cama,(18) ve parlak bir yıldıza benzetildiği de görülmektedir.(19)

Kurtubi bu rivayetlere dayanarak, Deccalın iki gözünün de kusurlu olduğunu, bir gözünün nurunun çekilmiş, diğerinde de yaratılıştan bozukluk olduğunu söylemektedir.(20)

Bu körlüğün onun kalb gözünün kör olduğu anlamına geldiği de belirtilmiştir.(21)

Mevlana ise, "İnsan heva ve gazab sebebiyle kör olur" derken bu körlüğün başka bir yönünü nazara verir.

Folklörde ise tek gözlülüğün kötüler ve zorbalar için kullanıldığını görüyoruz. Deccal için kullanılan tek gözlülük de "herşeyin kötüsü" anlamına gelmektedir. Arap folklöründe "gözleri cam gibi" tabiri de kadınlara düşkün kimse için kullanılmaktadır.(22)

Tek gözü kör anlamına gelen Arapça a'ver kelimesinin "içinde asla hayır bulunmayan kimse" için de kullanılması(23) oldukça manalıdır.

Nitekim Muhammed Abduh, Deccalı hurafelerin, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olarak görür. Muhammed el-Behi ise Deccalın çıkışını, toplumda fesat ve anarşinin yaygınlaşması ve materyalizmin hakimiyet kurması olarak değerlendirir ve "Deccal zirveye çıkacak olan materyalizmin sembolüdür" der. Muhammed Esed'e göre ise bu özellik sadece maddeyi gören, maneviyata kapalı, bir kısım olağanüstülükleri olan Batı medeniyetine tıpa tıp uymaktadır. Esed'in bu yorumu, Bediüzzaman'ın gerçek İsevilikten uzaklaşan Batı için kullandığı, "Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör deha"(24) ifadesiyle uyum arz etmektedir.(25)

Bediüzzaman ise Büyük Deccalın bir gözünün kör, diğerinin ona nisbeten kör hükmünde olduğunu, gözünde ispirtizma nev'inden büyüleyici bir manyetizma, İslam Deccalının da, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunduğunu söylerken(26) bunları şöyle yorumlamaktadır: "Hatta rivayetlerde, 'Deccalın bir gözü kördür' diye, nazar-ı dikkati gözüne çevirerek, büyük Deccalın bir gözü kör; ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kafir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve akibeti ve ahireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder."

Bu izahlardan sonra Bediüzzaman, "Ben bir manevi alemde İslam Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkar-ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nas hakikat-i hali bilmediklerinden, harikulade iktidar ve cesaret zannederler"(27) der.

Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi'nde ise bu konuda şu ifadelere yer verildiğini görüyoruz:

"Deccalın yol açtığı ahirzaman fitnesinin, en bariz ve en mühim vasfı dine karşı olmasıdır. ahirzamanda ortaya çıkacak bir kısım beşeri (hümanist) görüşler ve değerler, dinin yerini almaya çalışacaktır. Kendisine resmen din denmese bile ortaya attığı sistemi, kurmaya çalışacağı nizamıyla akide nokta-i nazarından aynen bir din hüviyetini alacaktır. Bu yeni din, beşer üstünde mevcut her çeşit İlahi hakimiyeti kaldırmak için inkar-ı uluhiyeti akidesine temel yapar.

Her çeşit dini değerlerin yerine beşeri bir put (heva) dikmeye çalışır. Temel mabudu madde ve insan olan ladini bir dindir. Hadis-i şeriflerden ladini olanların İslamiyeti ortadan kaldırmaya çalışacakları ve mü'minlerin çeşitli hakaretlere maruz kalacakları anlaşılmaktadır. Bunların hem geçmişte, hem günümüzde aynen çıktığı şüphesizdir."(28)

Acaba Deccalın bir gözünün kör olmasının özellikle bildirilmesinin hikmeti ne olabilir? Müslümanların kolayca onu tanımalarını sağlamak için olabilir. Tanısınlar ki, gösterebileceği harikuladeliklere, hilelere, büyüleyiciliğine aldanmasınlar. Gerek maddeten kör olduğunu ve gerekse ahireti inkar edip dünyayı gaye-i hayat yaptığını görenler onu tanımakta güçlük çekmezler, münkirliğini hemen fark eder, kusurlu haliyle kendini ilahlaştırmasına sadece gülüp geçerler.

d. çocuğunun olmaması

Resul-i Ekrem (a.s.m.), Deccal konusunda ümmetini dikkate davet ederken, zaman zaman Sahabilerinin, Deccal hakkında, merak ve korkuyla sordukları sorulara da cevap vermiş, tanımada zorluk çekmemeleri için özelliklerini anlatmıştır.

Bunlardan biri de onun çocuğunun olmayacağıdır.(29) Onun bu hali, Kevser Suresindeki "ebter," yani "soyu kesik" tabiriyle bütünüyle uygunluk arz etmektedir. Surenin, ayrıca ebced hesabıyla ona işaret ettiği belirtilmektedir.

e. Minareden yüksek oluşu

Rivayetlerden Deccalın fevkalade büyük, hatta minareden daha yüksek, Hz. İsa'nın da ona nisbeten çok küçük olduğunu(30) öğreniyoruz. Hatta Hz. İsa onu öldüreceği vakit, on arşın yukarıya atladığında ancak kılıcıyla dizine vurabilmektedir. Demek ki Deccal Hz. İsa'dan on yirmi misli daha büyüktür.

Hz. Ali'nin belirttiğine göre Süfyan da cüsseli biridir. önce etrafını yakıp yıkar, sonra da Doğu ülkelerini dolaşıp meliklerini mağlup eder.(31)

Tamamen maddeci, tabiatçı, Allah'ı inkar eden, kendinde bir nevi sahte tanrılık tahayyül eden, heykellerine rükua vardırır gibi boyun büktüren Deccalın boyunun minareden daha yüksek gösterilmesi, Hz. İsa'ya göre çok büyük olması, iktidar ve icraatının büyüklüğüne, maddi ve siyasi gücünün fazlalalığına işaret eder.

Rivayetlerden, ahirzamanda çıkacak şahısların fevkalade iktidarlara sahip olduğunun anlaşıldığını belirten Bediüzzaman, bunu tevil ederken, o şahısların temsil ettikleri manevi şahsiyetin büyüklüğünden kinaye olduğunu söyler ve bir zaman Rusya'yı mağlup eden Japon başkumandanının suretinin, bir ayağının Büyük Okyanusta, diğer ayağının da Port-Artür kalesinde gösterildiğini, bu suretle şahs-ı manevisinin dehşetli büyüklüğünün o şahsiyetin mümessilinde ve büyük heykellerinde ifade edildiğini anlatır.(32)

Diğer bir yerde ise şu teviline rastlıyoruz:

"'La ya'lemü'l-gaybe illallah (Gaybı ancak Allah bilir) bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselamı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti (mücahid ruhani cemaatinin sayısı), Deccalın mektepçe ve askerce ve maddi ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir."(33)

Kastamonu Lahikası'nda da yukardaki hadisi hürafe ve muhal gören zındıkları susturur, onu görünürdeki anlamıyla aynen gerçekleşecekmiş gibi itikad eden zahiri hocaları da ikaz eder tarzda farklı manalarından bir tanesinin gerçekleştiğini söyleyen Bediüzzaman, İkinci Cihan Savaşında ortaya çıkan tabloyu nazara verir. İseviliği muhafazaya çalışan bir hükümetle, resmen dinsizlik ve Bolşevizme yardım eden, pis menfaati için Müslümanlar arasında ve Asya'da dinsizliğin yayılmasına taraftar olan fitnekar ve cebbar hükümetler ve taraftarlarının şahs-ı manevileri cisimleştiği takdirde üç cihetle hadis-i şerife uygunluk arz ettiklerini söyler:

Birinci cihet: Hakiki İsevi dinini esas tutan İsevi ruhani cemaatiyle onlara karşı dinsizliği yaymaya başlayan cemaat, ayrı ayrı birer vücut giyecek olsalar, birincisi ikincisine göre minare boyundaki bir insanın yanındaki bir çocuk kadar da kalmaz.

İkinci cihet: Resmi ilanıyla, "Allah'a dayanıp dinsizliği kaldıracağım, İslamiyeti ve İslamları himaye edeceğim" diyen ve yüz milyon küsür nüfusuyla dört yüz milyona yakın bir nüfusa; Bolşeviklere, müttefikleri olan çin ve Amerika'ya galibane ve öldürücü darbe vuran hükümetteki muharip cemaatin şahs-ı manevisiyle, mücadele ettikleri dinsizlerin şahs-ı manevisi cisimleşse, minare boyundaki bir insana nisbeten küçük bir insan gibi kalır. "Deccal dünyayı zabt eder" şeklindeki rivayet, "Dünya ekseriyetle ona taraftar olur" demektir. Nitekim öyle de olmuştur.

üçüncü cihet: Avrupa içerisinde dörtte bir bile yer işgal etmeyen, dine dayanıp Hz. İsa'nın vekaletini dava ederek Asya, Afrika, Amerika ve Avusturalya'ya karşı galibane savaşan bir hükümetin şahs-ı manevisiyle diğerlerinin şahs-ı manevileri bir insan suretine girseler, hadis-i şerifin farklı manalarından birisi daha kendini göstermiş olacaktır.(34)

İktidarlarının fevkalade ve harika görülmesinin diğer bir sebebini ise şöyle izah eder Bediüzzaman:

“Ekser icraatları tahribat ve müştehiyyat (nefsin hoşuna giden şeyler) olduğundan fevkalade bir iktidar görünür, çünkü tahrip kolaydır. Bir kiprit bir köyü yakar. Müştehiyyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.”(35)

Rivayetlerde her iki Deccalın da harikulade icraat, fevkalade iktidar ve heybetli gösterilmeleri, hatta bedbaht bir kısım kimselerin onlara ilahlık isnad etmelerinden bahsedilir.(36)

Şualar'da bunun da dört cihet ve sebebi—özetle—şöyle anlatılır:

Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükümetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen gelişme ve iyilikler, haksız olarak kendilerine isnad edilerek, şahıslarının binlerce adam kadar bir iktidara sahip olduğu sanılır.

İkincisi: Her iki Deccal da, büyük bir istibdad, büyük bir zulüm, büyük bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, iktidarları da büyük görünür. öyle bir istibdad sürerler ki, kànunlar perdesi altında herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hatta elbisesine müdahale ederler.

üçüncüsü: Her iki Deccal da, İslama ve Hıristiyanlığa şiddetli bir intikam besleyen gizli bir Yahudi komitesinin yardımını, kadın hürriyetlerini maske olarak kullanan bir komiteyi, İslam Deccalı da mason komitelerini aldatıp desteklerini kazandıklarından, iktidarları dehşetli bir iktidar zannedilir. "Hem bazı ehl-i velayetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslam devletinin başına geçecek olan Süfyani Deccal ise; gayet muktedir ve dahi ve faal ve gösterişi istemiyen ve şahsi olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gayet cesur ve iktidarı metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder (emri altına alır).

Onların fevkalade ve dahiyane icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükümetin teceddüt (yenilik) ve inkılab ve Harb-i Umumi inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işaa ettirir (yaydırır)."

Dördüncüsü: Büyük Deccalın ispirtizma nev'inden teshir edici (büyüleyici) özellikleri bulunur. İslam Deccalının da gözünde teshir edici bir manyetizma vardır. Sadece dünyayı maksat edinen bu münkir, mutlak inançsızlıktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. İşin hakikatini bilmeyen halk, bunu harikulade bir iktidar ve cesaret olarak görür.(37)

f. Kırk günde dünyayı gezmesi

Rivayetlerden, Deccal çıktığında bütün dünyanın işiteceğini, kırk günde dünyayı gezeceğini, harikulade bir eşeğe sahip olduğunu öğreniyoruz.(38)

Deccalın eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafe ise kırk arşını bulmaktadır. (yaklaşık 27 m).(39)

çağdaş bazı alimler bundan maksadın iki kanadı arası kırk arşını bulan bir uçak olduğunu söylerler. Herhalde “yeryüzünün ayaklarının altında koçun derisinin yünden dürüldüğü gibi dürülmesi (öylesine hızlı gitmesi)(40) bundan olsa gerek.

"Deccal önüne bulutu katan rüzgar gibi hızlı gider"(41) rivayetinden de onun hızlı araçlardan yararlanacağını, sür'atli icraat yapacağını anlıyoruz.

Allah Resulü, kırk günde dünyayı dolaşan Deccalın Mekke ve Medine hariç ayak basmadık belde bırakmayacağını bildirir.(42)

Şualar'da da belirtildiğine göre, Deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki, bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir.

Bu rivayet aynı zamanda keşfedilmeden on asır öncesinde tren, otomobil, otobüs ve uçak gibi araçlardan mucizane haber vermektedir.

Ancak Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, aksine gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Gezmesi de her yeri istila etmek için değil, aksine fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Bindiği eşeği de bir kulağı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı Cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiştir. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını da ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği dehşetli bir otomobil veya uçak veyahut da daha başka birşeydir.(43)

Konuyla ilgili Bediüzzamanla talebeleri arasında geçen enteresan bir hatırayı da buraya alalım: İnebolulu Ziya Dilek, gelişen hadiseler ışığında Deccalın çıktığına inanmaktadır. Ancak bazı müteşabih hadisleri anlamakta da zorlanmaktadır. Bunlardan biri şöyle: "Deccalın eşeğinin kulakları fil kulağı gibi kocaman, ayakları yumuşak olacak. Yürürken de şiddetli bir ses ve pis bir konu çıkaracak." Konuyu bir ziyaretlerinde Bediüzzaman'a sorarlar. O da şu cevabı verir: "Kardaşım, şu bindiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları fil kulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken de arkasından hem bir pis koku, hem de ses çıkarıyor."(44)

Eski zamanın zındıkları bu tip rivayetleri imkansız görüp inkara kalkarlarken, şimdikiler de normal görmektedirler.(45)

g. Harikuladelikleri

Deccalın bir kısım harikuladelikleri vardır. Sihir, manyetizma, ispirtizma gibi istidraci harikalarla kendini muhafaza eder, birçoklarını emri altına alır.(46)

Peki, Deccal inançsız biri olduğu halde nasıl olur da böylesine olağanüstülükler gösterebilir ?

Bilindiği gibi kafirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere "istidraç" denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz, sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabii bunu şerre alet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar.

Deccal da böyledir. Ebu Hanife'nin dediği gibi ondaki bu haller istidraç kàbilindendir.(47) Her ne kadar Firavun gibi ilahlık davasında da bulunsa, birkısım harikuladelikler de gösterse, nihayet Deccal doğup büyüyen, beşeri özelliklere sahip bir yaratıktan başka birşey değildir. Ve imanlı gönüller onun bu hilekarlığını anlamakta zorlanmazlar.

Deccala birçokları boyun büktükleri halde gençlik dolu bir mü'min karşı çıkar. Deccal da onu başından ikiye böler. Sonra da diriltip iman etmesini ister. Fakat tam aksi mü'minin onun Deccallığı hakkındaki kanaati daha da pekişir. Resulullahın ahirzamanda çıkacağını bildirdiği Deccalın o olduğuna şahit olur. Bunun üzerine Deccalın gücü gider, artık kimseyi öldürüp diriltemez hale gelir.(48)

Bunu yine mecaz olarak düşünmek mümkündür. Halimi (öl. 1012) ise Deccalın öldürüp diriltmesinin bir çeşit tedavi yoluyla olacağını söylemektedir.(49)

h. Cennet ve cehenneminin bulunuşu

Kur'an-ı Kerimde meşhur bir Talut kıssası vardır. Talut askerleriyle birlikte bir nehir imtihanına tabi tutulur.

Deccalın yanında da iki nehir vardır ve ahirzamanın insanları da bu nehirlerle imtihan edilirler.

Deccalın iki nehrine geçmeden önce, aralarındaki benzerlikleri anlama açısından Talut'un nehir kıssasına bir göz atalım.

Her devirde zulüm ve işkenceye maruz kalan İsrailoğulları, Hz. Musa'dan (a.s) sonra yine sıkıntılarla başbaşa kalmış, düşmanlarıyla baş edebilmek için peygamberlerinden bir kumandan istemiş, “Bize bir kumandan tayin et de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi.

Peygamberleri onlara şu ikazı yaptı: “Sakın, üzerinize savaş farz kılındıktan sonra harp etmekten kaçınmayasınız.”

Onlar, “Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım” demişlerdi. “Biz ki yurdumuzdan çıkarılmış, evladlarımızdan ayrı düşürülmüşüz.”

Fakat onlara savaş farz kılındığında az bir kısmı hariç hepsi sözlerinden döndüler.

Allah, onlara Talut'u kumandan tayin etti. Talut, ordusuyla düşmana yürüdü. Bir nehre geldiler. İşte o anda önceki imtihanlarına bir imtihan daha eklenecekti. Talut dedi ki:

“Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehrin suyundan içerse benden değildir. Kim ondan içmezse şüphesiz o bendendir. Ancak bir avuç içmenin zararı yoktur.”

Onlardan pek azı müstesna, geri kalanı o nehrin suyundan içtiler. Talut ve beraberindeki mü'minler nehri geçince, kalanlar, ‘Bugün bizim Calut ve askerine karşı koyacak gücümüz yok' dediler. ahirete inanıp Allah'ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise onlara şöyle cevap verdiler: ‘Nice az topluluklar, nice kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.'

Onlar Calut ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında ise, ‘Ey Rabbimiz,' dediler. ‘üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit kıl. Ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

Sonra Allah'ın izniyle düşmanı hezimete uğrattılar. Davud da Calut'u öldürdü.

Bu hadise Bakara Suresinin 246-251. ayetleri arasında anlatılır.

Şimdi de Talut'la Hz. Mehdinin benzerliklerine geçelim.

Talut, cesur, gözüpek büyük bir komutandı. Hz. Mehdi de en şirret düşmanlara karşı dahi gözünü budaktan esirgemeyen bir maneviyat komutanı.

Talut ve askerleri nehirden su içmemek üzere imtihana tabi tutulmuşlar, su içenler güç ve takattan düşüp yığılıp kalmış, içmeyen az bir grup ise kahramanca düşmanla çarpışıp galip gelmişti.

Hz. Mehdi ve askerleri, yani talebeleri de Deccalın nehirleriyle imtihana tabi tutulacaklar. “Sayıları Talut'un askerlerinin sayısı kadar”(50) olan "ihlas, sadakat ve tesanüd"ü esas tutan, nefsine hakim bu iradeli grup, onun tatlı sulu nehrinin aslında ateş, parlak bir ateş gibi görünen nehrinin ise soğuk su olduğunu görüp tatlı sudan içmeyeceklerdir. İçenler de imtihanı kaybedeceklerdir.

Şimdi Resulullahın bahsettiği Deccalın bu iki nehrine geçelim.

Bir gün Allah Resulü (a.s.m.), Sahabilerine Deccalı anlatırken, "Ben Deccalın yanında neler bulunduğunu, kendisinden daha iyi bilirim" diye söze başlıyor ve şunları anlatıyor:

"Onun yanında akan iki nehir vardır. Biri dış görünüşüyle beyaz bir sudur. Diğeri de parlak bir ateş olarak görülür. Kim ona yetişirse, ateş olarak görünen nehrin yanına varsın ve başını eğip ondan içsin. Zira bu parlak ateş gibi görünen nehir, soğuk bir sudan ibarettir."(51)

Başka bir rivayette Deccalla birlikte su ve ekmek dağlarının bulunduğu da belirtilir.(52)

Müslim'de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir.(53) Kendine tabi olanları cennetine, tabi olmayanları da cehennemine atar.(54)

alimler, bu hadisleri yorumlarken, Deccalın kendisine boyun bükmeyen mü'minleri eziyet ve işkencelere atacağını belirtirler. Aliyyü'l-Kari, "Onun suyu nimet ve lezzet, ateşi de meşakkat, azap ve elemdir"(55) der. Deccalı tanımayan mü'minlerin sıkıntı, bela, çile ve meşakkat içerisinde kalacaklarını, buna rağmen Allah'ın lütuf ve ihsanıyla rıza, şükür ve sabır gösterecekleri anlatır.(56)

Bir hadis-i şerifte bu durum anlatılırken, Deccalı tanımayan, reddeden topluluğun kıtlığa maruz kalacağını, mallarına el konulacağını, aksine onu kabul edenlerin nimetlere mazhar olacakları açıkça bildirilmektedir.(57)

Askalani de cennetten maksadın lezzet ve nimet, cehennemden maksadın da işkence ve azap olabileceğini belirtmektedir.(58)

Elindeki maddi güç ve imkanla, zeka ve kurnazlığıyla istibdat kuran Deccal, kendini kabul etmeyen bir kavmi kıtlık belasına atar, ellerinde hiçbir mal bırakmaz.(59)

Evet, fitneyi en büyük koz olarak kullanan Deccal, medeniyetin zevk ve eğlencelerini, nefsin hoşuna gidecek her şeyi taraftarlarının, dostlarının önüne serer, onları makam, mevki ve maddi imkanlarla el üstünde tutar, refah ve saadet sunar, yani onlara bir nevi cennet hayatı yaşatır. Kendini tanımayan kimseleri yokluk, azap, işkence ve sıkıntılara atar, hayatlarını zindana çevirir. Hapishaneler onun zamanında bir nevi cehenneme döner.

Onun zamanında okullar huri ve gılmanın çirkin bir sureti, hapishane de azap yeri ve zindan haline dönerken, onun merkebinin, yani bindiği trenin bir kulağı, yani bir tarafı dostları için ziyafet alanı, diğer kulağı da, ateş ocağı olur.(60)

ı. Bilginleri kendine bende etmesi

Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir alim olacak; ilim ile dalalete düşer. Ve çok alimler ona tabi olacaklar."(61)

çağımız alimlerinden Muhammed Gazali, Deccalı tabiat ilimlerine vakıf bir Yahudi alimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudilerin vicdanını temsil ettiğini söyler.(62)

Bediüzzaman'ın belirttiğine göre ise Deccal birkısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde, zekaveti, fenni ve siyasi ilmiyle o mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok alimin aklını emri altına alır, etrafında fetvacı yapar. Birçok öğretmenleri de kendine taraftar eder, dinderslerinden soyutlanan milli eğitimi rehber edip tamimine şiddetle çalışır.(63)

Birer İslam Deccalı olan Cengiz ve Hülagu; Cafer Hoca, Danişmend Hacip gibi hocaları destekçi buldukları gibi, büyük Deccalla Süfyan da bir kısım hocaları kendilerine fetvacı edineceklerdir.

i. Bağırınca bütün dünyanın duyması

Deccal çıktığında müthiş bir şekilde bağırır, nara atar ki, Doğu ve Batının bütün halkı onu duyar.(64) İslam Deccalı öldüğünde de, ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikilitaş'ta "O öldü!" diye bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek.(65)

Normal şartlarda bir insanın sesi ne kadar gür olursa olsun, sesini dünyaya duyurması mümkün olmaz. Böyle olsa bu insan yaratılışına ve imtihan sırrına ters düşer. çünkü o zaman Deccalı herkes tanır.

Madem ki bunu Resul-i Ekrem (a.s.m.) bildirmiştir; doğrudur, haktır. Ama te'vili vardır. Bugün artık herkes biliyor ki, radyo, televizyon gibi cihazlarla herhangi bir konuşma, hem de anında dünyanın dört bir yanında işitilebilmektedir. Demek ki, Deccal, teknolojinin böylesine geliştiği bir devirde çıkacak, bunlardan da faydalanarak icraatını sürdürecektir.

İşte Deccalın kuvvetli görünmesinin sebeplerinden biri de, bu harika alet ve cihazlardan faydalanması, suistimal etmesidir.

Yeri gelmişken Resulullahın, keşiflerinden yüzyıllarca önce telgraf, telefon, radyo, televizyon gibi cihazların keşfedileceğine ve Deccalın böyle bir zamanda geleceğine işaret etmesini onun ap açık gaybi bir mucizesi olarak tecelli ettiğini belirtelim.

j. Elinin delik olması

Deccalın elinin delik olması ise, onun israfa düşkün birisi olduğunu gösterir. "Falan adamın eli deliktir" dediğimizde, onun müsrif birisi olduğunu nasıl anlatmaya çalışıyorsak; Deccalın elinin delik oluşundan da, oyun, eğlence ve sefahet yolunda elinde para tutmaz bir kimse olduğunu anlıyoruz. "Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zaif damarlarını tutup kendine musahhar eder... İsraf eden ona esir olur, onun damına düşer."(66)

Bediüzzaman'a Daru'l-Hikmeti'l-İslamiyede iken Süfyan'dan sorarlar: "Bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hadise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek."

O da şu cevabı verir: "Bir darb-ı mesel var: çok israflı adama 'Eli deliktir' denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi oluyor' deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtela olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."(67)

k. Fitnesinin cazip olması

Bir rivayette bildirildiğine göre, "Fitne-i ahirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hakim olamaz."(68) Bu sebepledir ki, mü'minler kabir azabından sonra, "Bizi Deccalın ve ahirzamanın fitnesinden koru" (69) duasını vird-i zeban etmişlerdir.

çünkü o fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder; insanlar istekleriyle, belki zevkle içine atılırlar. Mesela o devirde Rusya'da hamamlara kadın erkek beraber çıplak girerler. Kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten meyyal olduğundan, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Fıtraten güzelliğe düşkün erkekler de nefsine mağlup olup, o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi zamanın oyunları, büyük günah ve bid'aları, birer cazibedarlık ile, pervane gibi, nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder.(70)

Deccal, sefahetin her türlüsünden istifade eder, kendisi sefahete düşkün olduğu gibi, nefislerine düşkün insanları da cazip fitnesine çeker. Kolayca taraftar bulduğu için taraftarları çok olur.

(1) Müslim, Fiten: 126.
(2) Nursi,Şualar, s. s. 299.
(3) Tirmizi, Fiten: 56.
(4) Ebu Davud, Melahim: 14.
(5) Buhari, Fiten: 26; Müslim, İman: 277; Müsned, 2:122, 144.
(6) Buhari, Fiten: 26.
(7) Buhari, Libas: 68; Müslim, kitabü'l-Fiten: 20. Ebu Davud, Kitabü'l-Melahim: 14.
(8) Müsned, 2:191.
(9) Ebu Davud, Kitabü'l-Melahım:14.
(10) Buhari, Fiten: 26; Müslim, Fiten: 101-102; Tirmizi, Fiten: 62; Müsned, III:115, 211.
(11) Müslim, Fiten: 95, 101-102; Ebu Davud, Melahim: 14; Tirmizi, Fiten: 56; Müsned, III:103, 173, 201.
(12) Nursi, A.g.e., s. 358, 502.
(13) Buhari, Enbiya: 3; Rüya: 11.
(14) Buhari, Fiten: 26, Enbiya: 77; Müslim, Fiten: 95, 100, 109; Ebu Davud, Melahim: 14; Tirmizi, Fiten: 56, 62; Müsned, 1:176, 182; II:27, 149.
(15) Müsned, 3:367-368.13
(16) Buhari, Fiten: 26; Müslim, Kitabü'l-Fiten: 20; Müsned, II:33.
(17) Ebu Davud, Kitabü'l-Melahim (Deccalın çıkışı babı) 4:116-117.
(18) Müsned, 5:123-124.
(19) Müsned, 1:374; 3:79.
(20) Kurtubi, et-Tezkire fi Ahvali'l-Mevta ve'l-ahire, I-II (Kahire: 1406/1985), 2:397-398.
(21) Ali el-Kari, Ali bin Sultan el-Herevi, Mirkatü'l-Mefatih (Kahire: ts.), 5:190.
(22) Sarıtoprak, A.g.e., s. 128.
(23) İbni Manzur, Lisanü'l-Arap, a-v-r md.
(24) Nursi, Lem'alar, s.
(25) Sarıtoprak, A.g.e., s. 117.
(26) Nursi, Şualar, s. 499.
(27) A.g.e., s. 513-514.
(28) Canan, A.g.e. (İstanbul: Akçağ Yayınları, 1992), 13:458.
(29) Müslim, Fiten: 89.
(30) el-Münavi, Feyzü'l-Kadir Şurhu Camii's-Sağir, I-IV. Beyrut: 1392 (1972), Hadis no: 4249; el-Heytemi, Mecmaü'z-Zevaid ve Menbaü'l-Fevaid, I-VIII (Beyrut: 1403/1982), 8:344.
(31) el-Berzenci, es-Seyyid eş-Şerif Muhammed bin Resul, el-İşaa fi Eşrati's-Saa (Kahire: Selimağa Kütüphanesi, No: 582, ts), s. 167, 168.
(32) Nursi, Şualar, s. 505.
(33) A.g.e., s. 508.
(34) Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 53-54.
(35) Nursi, Şualar, s. 492.
(36) Kenzü'l-Ummal, 14:334.
(37) Nursi, A.g.e., s. 513-515.
(38) Kenzü'l-Ummal, 14:330.
(39) Müsned, 3:367-368; Hakim, Müstedrek: 4:530.
(40) Hakim, Müstedrek: 4:529-530.
(41) Müslim, Fiten: 110; Ebu Davud, Melahim: 14; Tirmizi, Fiten: 59; İbni Mace, Fiten: 33, Müsned, 6:455-456.
(42) Müslim, Fiten: 91.
(43) Nursi, A.g.e., s. 509.
(44) Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi'yi Anlatıyor (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1993), II:242-243.
(45) Kastamonu Lahikası, s. 53.
(46) Nursi, Şualar, s. 506.
(47) İmam-ı Azam Ebu Hanife, el-Fıkhu'l-Ekber, (Kahire: ts), s. 5.
(48) Buhari, Fiten: 27; Fezailü'l-Medine: 9; Müslim, Fiten:110, 112-113; İbni Mace, Fiten: 33; Tirmizi, Fiten: 59; Müsned, 5:434-435; 6:456.
(49) Sarıtoprak, A.g.e., s. 84.
(50) el-Bürhan, s. 57.
(51) Buhari, Fiten: 25, Enbiya: 50; Müslim, Fiten: 105 (H. 2935); Ebu Davud, Melahim: 14 (H. 4315).
(52) Buhari, Fiten: 26; Müslim, Fiten: 114; İbni Mace, Fiten: 33; Müsned, 4:248, 252.
(53) Müslim, Fiten: 20.
(54) Müslim, Fiten: 104; İbni Mace, Fiten: 33.
(55) ez-Zebidi, Zeynüddin Ahmed bin Ahmed bin Abdi'l-Latif, çev. Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi (Ankara: DİB Yayınları, 1973), 9:184.
(56) Aliyyü'l-Kari, Mirkat, 5:196.
(57) Müslim, Kitabü'l-Fiten: 110.
(58) el-Askalani, Fethü'l-Bari, 16:214.
(59) İbni Kesir, Muhtasar-ı Tefsir-i İbni Kesir Tercümesi, (Beyrut: İhyaü Türasi'l-Arabi, s. 491.
(60) Nursi, Şualar, s. 503,509.
(61) İhyaü Ulumiddin, 1:59
(62) Sarıtoprak, A.g.e., s. 121.
(63) Nursi, Şualar, s. 504.
(64) İbni Kesir, en-Nihaye, 1:96.
(65) Nursi, Şualar, s. 500.
(66) A.g.e., s. 491.
(67) A.g.e., s. 358.
(68) Fethu'l-Kebir, 1:315, 2:185, 3:9; Deylemi, Müsnedü'l-Firdevs, 1:266.
(69) Buhari, Daavat: 39; Müslim, 2:2200; Müsned, 2:185-186, 288.
(70) Nursi, A.g.e., s. 504.



EmoticonEmoticon