23 Ağustos 2016 Salı

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Deccal Hakkında


DECCAL

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 105 (2934))

Manâ'sı: "Huzeyfe (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: Muhakak ki, ben Deccâl'ın beraberinde bulunan şeyleri ondan daha iyi bilmekteyim. Onun beraberinde akmakta olan bir nehir vardır. Onlardan biri gözü görünüşü ile beyaz bir sudur. Diğeri de göz görüşü ile kendi kendine tutuşup alevlenen bir ateştir. Eğer herhangi bir kimse ona erişirse ateş olarak gördüğü (yahut zannettiği) nehre gelsin, sonra başını daldırsın. Sonra başını aşağıya indirip ondan içsin. Çünkü o soğuk bir sudur. Deccâl'de gözü silik bir kimsedir. Gözü üzerinde kalın bir deri perde vardır. Onun iki gözü arasında kâfirdir yazılıdır ki, onu yazı yazan ve yazı yazmayan her mü'min okur." (Hadîs-i Şerif, REH No: 1337, 6289.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 4466)

Manâ'sı: "Deccâl, sizin gibi ya da sizden iyi olan bir kavme erişecektir. Allah önü ben, sonu Meryem oğlu İsa olan bir ümmeti katiyyen rûsvay etmez."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5928)

Manâ'sı: "Davaları aynı olan iki büyük fırka çarpışmadıkça kıyâmet kopmaz. Aralarında büyük bir çatışma olacak. Hepsi de Allah'ın Resûlü olduklarını iddia eden otuza yakın yalancı deccâl gönderilmedikçe, kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1812)

Manâ'sı: "Benden önce gelen hiçbir peygamber yoktur ki, ümmetini Deccâla karşı uyarmış olmasın. O Deccâl ki sol gözü şaşıdır, sağ gözünde kalın bir perde vardır ki gözünün ortasında (kâfir) yazılıdır. İki vadi gösterir, biri Cennet, diğeri cehennem. Onun cenneti gerçekte cehennem, cehennemi de gerçekte cennettir. Beraberinde iki peygamberi andıran iki melek bulunur, biri sağında, diğeri solunda oturur. İşte bu insanlar için bir imtihandır. O der ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diriltiyorum, öldürüyorum!" Meleklerden biri (yalan söyledin!) diye bağırır, fakat bunu kimse duymaz, yalnız arkadaşı duyar; diğeri arkadaşına (doğru söyledin) diye hitab eder. İnsanlar bunu duyar ama, bu sözü Deccâl'a söylediğini sanırlar. Deccâl büyük bir fitnedir! Sonra yürür. Nihayet Medine'ye gelir, fakat içeriye alınmaz! "Bu O'nun (sav) ülkesidir" der, sonra Şam'a gelinceye kadar yürür ve Allah Azze ve Celle Afîk Akabesinin yanında onu helâk eder." (Hadîs-i Şerif, REH No: 2470.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1609)

Manâ'sı: "Kıyâmetten önce Deccâl vardı, Deccâl'dan önce de otuz veya daha çok yalancılar vardır. (Zuhur edecektir). Sahâbelerden biri tarafından:

– Bunların alâmetleri nedir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– Ey (Sahâbilerim) sizin içinde bulunmadığınız bir yol (din ve şeriat) onlar size getirecekler. Ve o bid'atlerle yolunuzu ve dininizi değiştirecekler. Onları gördüğünüz zaman onlardan uzak ve onlara düşman olunuz."

Otuz tane yalancı deccâl, deccâlden evvel zuhur eder. Bunların alâmetleri sizin içinizde bulunmadığınız din ve şeriatı, size şeriâtmış gibi getirirler. Yani benim sevmediğim, beğenmediğim, benimsemediğim bir şeriat getirirler. Meselâ; Kur'ân-ı Kerim'de Peygamberimiz (sav)'i bir çok âyetlerde över, onun üzerine melekler salâvat getirir, siz de salâvat getirin der, (Sûre-i Ahzab, âyet 56). Allahu Teâlâ böyle deyince en azından bize salâvatı şerîfe getirmek vacip olur ki, muhakkak getirmemiz lazım. Bu kadar büyük emri ilahiyi bid'atmış, iyi değilmiş gibi gösterir; bid'attir der. Bid'at ise camide hoparlör, lamba, elektrik, mikrofon, teyp bunlar bid'at değil mi? O kimsenin evine girsen, giyim, yeme, içme, yaşam ve yaşantısında sünnete uygun bir şey bulamazsın. Hepsi bid'attır. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de övdüğü halde Peygamberimiz (sav)'i övmeyi yasaklar. Mevlid okumayın, camide salâvatı şerîfe getirilmez, der. Ezanda, kamette Muhammed Resûlullah diye bağırılmıyor mu? İmam hutbede sağına soluna her dönüşünce Allahümme Salli, Allahümme barik, salâvatı şerîfe okumuyor mu? Namazda Ettehiyyati'de Allahümme Salli, Allahümme barik okunmuyor mu? Bunların hepsi Salâvat-ı Şerîfe değil mi? Bu vacip olan salâvatı şerîfe camide getirilmez de nerde getirilir? Kendisi bid'atın içine gömüldüğü halde salâvatı şerîfede bid'at arıyor. Elbise, elbisedeki yaka, gömlek, pantolon, yemek yerken masa, çatal, kaşık, sofrada bıçak bunların hepsi bid'at değil mi? İşte vacip olan Salâvat-ı Şerîfeyi camide yasaklar. Peygamberimiz(sav)'i fazla översen canı sıkılır. Kendisi bid'atların içine de gömülüdür. Onları iyi gösterir, salâvatı şerifeyi kötü gösterir. Onlar yapılmasın, giyilmesin, kullanılmasın demek istemiyorum. Onların yapılması iyi, dine ve İslamiyete faydası var. Ama bid'atsa o bid'at, onu bid'at olarak söylemiyor. Vacibi bid'at olarak söylüyor. Sünnetse, onun aksi bunları söylemez. Salâvatı şerîfe, musafaha bunları yasaklar. Peygamberimiz (sav)'e de "medet ya Resûlullah" dersen canı sıkılır. Vehhabi mezhebindendir herif. Nafile namazı, sünneti inkar eder. Bid'atmış gibi gösterir.

Yine en müslüman görülenler İmam Hüseyin'i Kerbelâ'da susuz bırakıp şehid eden Yezid'e, "Yezid Hazretleri" diye söylerler. Peygamberimiz (sav) karşıdan geliyor yanında Hz. Hasan (ra), Hz. Hüseyin (ra) ve senin yanında da Yezid var, onu övüyor onu seviyorsun. Peygamberimiz (sav) sana ümmetim diye sahip çıkar mı? Sünnet, farz, vacip olan ise Peygamberimiz (sav)'i ve evlatlarını övmek değil mi? Kur'ân'da övmüyor mu? Yezid'i övmek, bid'at, haram değil mi? Diğer şiiler Hz. Ebûbekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'a kâfir deyip, buğz ediyor. Hz. Aişe (ra) validemize fahişe diyor. En sofu, en müslüman adamlar da onları içlerinde, toplumlarında barındırıyor. Onların o sözlerine müsamaha ediyor. Hatta ve hatta Peygamberimiz (sav)'i översen ifrattır, bid'attır diyor. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de defalarca birçok âyetlerde Peygamberimiz (sav)'i bizim mevlidde övdüğümüzden fazla övüyor. Allah'ın övdüğünü övmek farzdır. İşte sünnet farz, vacip, Hutbe, minber Peygamberimiz (sav)'in makamı mı, o minber Peygamberimiz (sav)'in makamı mı yoksa Yezid'in makamı mı? Soruyorum size. Övülmeye Yezid mi, Peygamberimiz (sav) mi layık? Orda Yezid ve evlatları mı övülür, Peygamberimiz (sav) ve evlatları mı övülür? Tam aksini konuşmuyorlar mı? Bu gibileri içine alanlar bunları bid'atmış gibi gösteriyor, bid'at olan saydıklarımızı da sünnetmiş gibi gösteriyor. Peygamberimiz (sav)'de hadîs-i şerîfte aynısını söylüyor. "Bid'atlerle yolunuzu ve dininizi değiştirecekler" diye buyuruyor.

Kur'ân-ı Kerim'de "Cuma ezanı okununca işini bırak camiye koş" (Sûre-i Cum'a, Âyet 9.) diyor. Hadis-i Şerîfte Peygamberimiz (sav): Benim şu zamanımdan, bu günümden kıyâmete kadar bu ümmete Allahu Teâlâ cuma namazını farz kıldı. Her kim başında adil ve zalim bir hükümdar olduğu halde kasden cuma namazını terkederse ona işinde bereket verme." (Sûnen-i İbn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1081.) ve daha birçok beddualar ediyor. Bu biçarede cum'a namazını terkettim, cihad yapıyorum diyor. Hadîs-i Şerîfte: "Bid'at sahipleri cehennem ehlinin köpekleridir, buyuruyor. (Hadîs-i Şerif, REH No: 995.)

Diğer bir gurup mezhebe ne lüzum var. Biz mezhepsiz olmaz mıyız? diyorlar. İmam-ı Azam'ın 54 sefer hacca gitmesi 17 sene Hadîs-i Şerîf toplaması, 40 sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılması, birçok gayri müslim kâfirleri müslüman  etmesi, daha sayma ile bitmez. Din meselesinde 500 bin din ûleması din meselesini çözmüştür. Ben mezhepsiz olmaz mıyım diyen adama 495 binini bırakalım, sadece 5 bin din meselesini fetva verip bir kitap yazsın. İmkan yok eğer bir tane din meselesini yazacak kapasitede bir âlim olsa İmam-ı Azam'ın büyüklüğüne hak verip onun işine karışmaz. Hadîs-i Şerîf'te Peygamberimi (sav): "el cahili cesurun" (cahiller cesurdur) diye buyuruyor. Sana da o cesareti veren cahilliktir. Sanki mezhep sahibi kendi olmuş, mezhebe hiç ihtiyacı kalmamış her şeyi bilen kendi imiş, böylelikle zındık olup, İslâmiyetten uzaklaşmıştır, haberi yok. Sorarsan da ben mezhepsiz olmaz mıyım? der. Kur'ân-ı Kerim'in âyetleri altıbin altıyüz, altmış altı (6666)'dır. Bunun yarsından çoğu Peygamberlerin hayatı fenni bakımdan bilgiler vs. Din, iman, itikat meselesine bunun yarısı ve daha azı kalır. İmam-ı Âzam'ın çözdüğü mesele 500 bindir. Kur'ân-ı Kerim'in hepsi 6666'dır. Bu dini meselenin hepsinin çözülmesi âyetlerle, hadîslerle çok zordur. İmam-ı Âzam'a bütün dünya müslümanları bin küsûr seneden beri çok beğenip, İmam-ı Âzam ismini vermişler. En büyük imam demektir. Seni de ancak sen beğeniyorsun. İmam-ı Âzam bin cildden fazla kitap yazmış. Sen de bir cild yaz bakalım. Yazamazsın, yazsan da sapıtırsın. (İmam-ı Âzam'ı kitabımızda açıkladık. Bakınız.) Peygamberimiz (sav); "Benden sonra benim ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Hepsi cehennemlik birisi kurtulur". "O kurtulan fırka hangisidir. Yâ Resûlullah?" dediler. "Ben ve benim ashâbım ne yolda, ne itikatta isek ondan ayrılmayandır." buyurdu. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 3992.)

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebi sünnetten milim ayrılmadığı için ehl-i sünnet demişler. Sen bir kitap yaz millet mü'minler toplumu ölçsün. Hadîs-i Şerîfte, "(mâre ahül mü'minune hasen fehuve indallâhi Hasen)", Mü'minler toplumu yanında iyi görülen Allah'ın yanında da iyidir".

Yine cenaze geçerken ashâb iyi deyince cennetlik, kötü deyince cehennemlik olduğunu Peygamberimiz (sav) haber veriyor. İşte mü'minler toplumu seçiyor. Seni de mü'minler toplumu seçsin. Yetmiş üç mezhebin hepsinin kitabı, görüşü mezhep imamları hepsi var. Yetmiş ikisi bâtıl birisi doğru, sen yetmiş iki bâtıl mezhepten birine mi sapacaksın, ehli sünnetten ayrılmayacak mısın? İslâm toplumu seni ölçsün. İmam-ı Âzam'ı, dört mezhep imamlarını beğenmeyip, kendiliğinden mezhepsiz gideceğim dediğine göre; muhakkak sapkınsın.

Yine ibâdet devri geçti, iman kurtarma devri başladı, biz Kur'ân-ı 20. Asra göre aklın kabul edeceği şekilde tefsir edeceğiz, diyenler var. Bu sözde yanlıştır. Kur'ân akıl işi değil, iman işidir. Akıl bir dereceye kadar varır, stop eder, durur. İman kabul eder. Senin aklın bir kuyumcu terazisine benzer, beşyüz gramdan fazlasını tartmaz. Kur'ân-ı Kerim'de olanlar vapur, tren yüküne benzer. Onbeş tonluk bir balyayı bu kuyumcu terazisinde tartacağım dersen, terazi kırılır, masa parçalanır. Yine o tartılmaz. Senin de aklın zayi olur, yine tartamaz.

Ashâb-ı Kehf, 309 sene uyudu, köpekleri 309 sene uyumadı. Kendilerini bekledi. Bir köpek on sene de yaşlanır. 309 sene nasıl yaşadı, hiç yaşlanmadı. Ashâb-ı Kehf 309 sene nasıl uyuyup aynı yaşta kalktı. Niçin acından ölmedi? İşte bunu akıl kabul etmez. İman kabul eder. Akıl, bir insan yemeden dört ay uyusa acından ölür, der.

Peygamberimiz (sav)'in mi'râcını kâfirler kabul etmez. Akıl ile edilse etmeleri lazımdı. Onu kabul edemeyenler kâfir, edenler müslüman oldu. Bir gecede bir kaç dakikanın içinde     Peygamberimiz (sav) evinden Kudüs'e geldi. Peygamberlerin ruhlarına imam olup iki rekat namaz kıldırdı. Gök ehli ile konuştu. Cehennemin içine baktı. Başka âlemlere uğradı, onlarla konuştu. Onları kendine ümmet edindi, daha bir çok şeyler yaptı. Bunlar Mevlid-i Şerîf'te çok kısa geçer. Allahu Teâlâ ile sorulu cevaplı 90 bin kelam, 90 bin soru, 90 bin cevap konuştu. Geri geldim, yatağımı sıcak buldum, buyurdu. Aradan beş dakika geçmiyor, Arş-ı A'lâ'da yüz sene gibi uzuyor. Kâfirler bunu aklen ölçmeye kalktılar, iman olmadığı için akıl ile ölçemediler, kâfir oldular. Çünkü yüz seneye zor sığacak iş beş dakikaya nasıl sığsın, bu olamaz dediler. Allahu Teâlâ dilerse bir saati bin saat, bin saati de bir saat eder. Dilerse bir milyon seneyi bir saat eder, bir saati bir milyon sene eder. Buna akıl yetmez, iman kabul eder. Ben de aklın kabul ettiğini kabul ederim. Aklın kabul etmediğini kabul etmem diyen Kur'ân-ı Kerim'i inkar etmiş olur, imandan da çıkar. Şimdi kâfirler elektronik cihaz yapıyor, akıl yetmiyor. Kulun yaptığı işe akıl yetiremiyorsunuz da Allah'ın yaptığı işe nasıl akıl yetirirsin? Hem "akıl ereceği yok, akıl işi değil, aklım kafam tan dedi" der. Kulun yaptığı işlere böyle der de, Allah (cc)'ın yaptığı işlere nasıl akıl yetirir. Daha saysak Kur'ân-ı Kerim'de böyle aklın kabul edemeyip, imanın kabul edeceği şeyler çoktur. Bu gibilerde delâlettedir. Kâfirlerin hepsi deli değildir. Akıl var, iman yok, onun için kabul edemiyorlar. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar. İman etmekten başka çare yoktur. İşte Hadîs-i Şerîf'te:

"Âhir zamanda benim üzerinde olmadığım, sevmediğim, benimsemediğim bir çok sünnetlerle gelirler. Çok âlim görünürler", dediği bunlardır. Ve bu gibilerdir. İmanınız, itikadınız sağlam olsun. Hadîs-i Şerîf'te Peygamberimiz (sav): "Kişi akşam müslüman yatar, sabah kâfir kalkar." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 669, Sayfa No: 367.) Çünkü akşam gelip konuşup beynini çaldılar, itikadını sapıttılar. Sabahtan evinden müslüman çıkar, akşam evine kâfir olarak gelir, dediği; kendisi gündüz bâtıl fikir ile aşılanır, akşam evine kâfir döner. Yani akşam konuşurlar, zihni karışır, gece yatar, yattığı yerde düşünür, onun fikrini benimser. Akşam müslüman olarak yatar, sabahtan bâtıl fikri benimser, itikadını bozar, kalktığında kâfir olarak kalkar dediği bunlardır. Allah esirgesin (âmin). Peygamberimiz (sav)'in sünneti şudur, şu da sünnettir, şu da sünnettir derler. Kendileri âlim, hoca, okumuş olup Peygamberimiz (sav)'in sevmediği, beğenmediği, benimsemediği şeyleri size Peygamberimiz (sav)'in sünnetidir diye getirirler. Şimdi bu zamanede bu mevcuttur. En yüksek düzeyde bazı din adamlarımızın söylediği ve yaptığı Peygamberimiz (sav)'in sünnetidir, dediği esas sünnetin zıddıdır. Kâfirlerin yaptıklarını, söylediklerini, sözlerini sünnetmiş gibi kabul ederler. Müslümanları İslâmiyet din yolu ile kandırırlar. Size geldikleri zaman zamanın en hayırlısı gibi konuşurlar.

Bir Hadîs-i Şerîf'te de: "onlar size Kur'ân okurlar. Okudukları Kur'ân nuru gırtlaklarından aşağı inmez" buyuruyor. Fesagatlı, belagatlı size beğendirecek şekilde islamiyetten konuşur. Kendileri yapmaz. Yine hadîs'te, "Şarktan bir kavim çıkar, başlarını usturaya verirler. Ağızlarında şiddetli Kur'ân okurlar. Onlar dinden ok yaydan çıkar gibi çıkmışlardır" buyuruyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 2471)

Manâ'sı: "Deccâl doğrudan, Horasan denilen yerden çıkacaktır, kendisine gözleri büyük kalkanlara benzeyen kavimler tabi olacaktır." (Hadîs-i Şerif, REH No: 6293.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6392)

Manâ'sı: "Deccâl'ın çıkışından önce yetmiş küsûr deccâl çıkacak."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6042)

Manâ'sı: "Mü'min canından bezmedikçe, deccal çıkmayacaktır."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6044)

Manâ'sı: "İnsanlar Deccâl'den gafil bulunmadıkça imamlarda minberlerde onun şerrinden insanları sakındırmayı terk etmedikçe deccâl çıkmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1607)

Manâ'sı: "Muhakkak kıyâmetin önünde (deccâl ve benzeri gibi bir takım) yalancılar vardır ki, onlar (ın şerlerin) den sakının."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1336)

Manâ'sı: "Deccâl muhakkak çıkacaktır, onun sol gözü şaşıdır. Sol gözü sakattır, körleri ve abras hastasını iyileştirecek, ölüyü de diriltecek ve insanlara: (Ben sizin Rabbinizim!" diyecek. Kim sen benim rabbimsin derse hüsrana uğrayacak! Kim de (Rabbim Allah'tır!) derse ve bu hal üzere ölürse Deccâl'in fitnesinden kurtulmuş olacak. Ne işkence ve ne de azab görmeyecek. Deccâl yeryüzünde Allah'ın dilediği zamana kadar kalacak, sonra Meryem oğlu Hz. İsa, Hz. Muhammed'i (sav) tasdik edici ve onun şeriatı üzere olduğunu ilan edici olduğu halde Hûd denilen kapıdan ve Batı tarafından girip Kudüs'e ulaşacaktır. Müteakibinde Deccâl'i öldürecektir. İşte ondan sonra kıyâmetin kopması an meselesi olacaktır".

Körleri iyileştirmesi: Okuma ile Kur'ân şifası, dua ile değil; göz nakli ile ölen adamın gözünü sağlam adama takıyorlar. Deccâl bunu fazlalaştıracak.

Ölüyü diriltmesi: Her adam sesi teyblerde, kasetlerde olacak, sesi aynen devam edecek. Hatta Bilâl Babam dedi ki: İnsan konuştuğunda teybe verdiğin ses zayi olmuyor, duruyor. Ölü veya sağ olsun herhangi bir adamın söylediği o sözü fezada kaybolmuyor. Kabirde yatan bir ölünün hayatta iken konuştuğu sesini bulacaklar. Onu banta alacaklar, konuşturacaklar, deccâl bunu geliştirecek.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6289)

Manâ'sı: "Deccâl çıkacak, beraberinde bir nehir, bir de ateş (cehennem) olacak. (Göstermelik olan) Nehrine giren, günahını yüklenmiş ve ecri düşürülmüştür. Ateşine giren ise ecri sabit olup günahı düşmüştür. Sonra hemen ardından kıyâmet kopacak." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 892, sayfa no: 480. Değişik şekilde rivâyet edilmiştir.)

Bilâl Babam buyurdu ki: Hadîs-i Şerif:

Deccâl beraberinde cennet cehennem gezdirecek, cennetine girenler cehenneme, cehennemine girenler cennete girecek. Yani bar, pavyon, eğlence, fuhuş yerleri kendinin cenneti ve oraya giren cehennemi kazanacak. Cehennemine giren cennete girecek dediği de Peygamberimiz (sav) âhir zamanda benim sünnetim ateş olur, tutanı yakar diye buyuruyor. Sünneti yapmak o kadar benimsenmeyecek, o kadar hor görülecek. O adama söz vurmalar, kınamalar, ayıplamalar gerici, yobaz, örümcek kafalı gibi sözler söylemek gayet çok olacaktır. Her nereye gitse kendisine söz vuracaklar, sakal bırakırsa bu ne? Saç bırakırsa bu da ne? Misvak kullanırsan fırça var yetmiyor mu, bu gericilik de ne? diyecekler. Ama bunlardan uzak durup aksini yaparsan Avrupa-i, ilericiliği tam benimsemiş iyi adamdır, derler.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 3038)

Manâ'sı: "Beklenen şu yedi şey gelmeden amellere koşuşun, her şeyi unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, kişinin bünyesini bozan hastalık, tüketici (eritici) ihtiyarlık, yakaya yapışan ölüm ve Deccâl. Bu beklenenlerin en kötüsüdür. Kıyâmet ise daha dehşetli ve daha acıdır".

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 110 (2937))

Manâ'sı: "Nevvâs ibn-i Sem'ân (Sim'ân şekli de sahîhdir) (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) bir sabah vakti Deccâl'ı zikretti ve onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptı ki artık bizler onu bir hurmalık içinde zannettik. Biz kendisine doğru yürüdüğümüzde Resûlullah bizdeki bu vaziyeti anladı ve:

– Sizin haliniz nedir? dedi. Biz:

– Yâ Resûlullah! Sabahleyin Deccâl'ı zikrettin ve onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptın ki nihayet bizler onu bir hurmalık içindedir, zannettik dedik. Resûlullah:

– Beni sizin üzerinizde en çok korku ve endişeye düşüren Deccâl bu sizin düşündüğünüz Deccâl'den başkadır. Eğer o, ben henüz sizin içinizde bulunurken meydana çıkarsa ben sizin önünüzde ona karşı durup sizleri müdafaa eder ve ona hiç bir yardımcıya muhtaç olmadan tek başıma ve burhanla galebe edeceğim. Eğer ben içinizde yok iken çıkarsa, o zaman her bir kişi bizzat kendi nefsinin müdâfiî durumunda olacaktır. Allah da her bir müslüman üzerine benim halefimdir. Şüphesiz o, sevilmeyecek neviden gayet kıvırcık saçlı bir gençtir. Onun bir gözü (salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm danesi gibi) dışarı fırlamıştır. Sanki ben onu Abdu'l-Uzza ibn-i Katan'a benzetiyorum. Sizlerden her kim ona erişirse hemen ona karşı Kehf sûresinin baş taraflarını okusun. Muhakak o, Şam ile Irak arasında kayalık bir mevkide (yahut o semtte) çıkacaktır da sağ tarafta ve şimâl tarafta (yani her tarafta) en sür'atli şekilde şiddetli fesâdlar yapacaktır. Ey Allah'ın kulları! Sizler sebât ediniz" buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Onun yeryüzünde kalması ne kadar sürer? diye sorduk. Resûlullah:

– Kırk gün. Bir gün bir sene gibidir. Bir gün, bir ay gibidir. Bir gün de bir cum'a (yani bir hafta) gibidir. Onun geri kalan günleri ise sizin günleriniz gibidir, buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Bir sene gibi uzun olan o gün içinde bizlere bir günün namazı kâfi gelir mi? dedik. Resûlullah:

– Hayır (kâfi gelmez.). Sizler o uzun günde, normal günlerinizdeki her namaz vakti kadar zamanı takdir edin (de namaz kılın) buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Onun yeryüzündeki sür'ati ne kadardır? diye sorduk. Resûlullah:

– Rüzgarın yöneltip sevk ettiği yağmur(un sür'ati) gibidir. Deccâl bir kavmin üzerine gelir ve onları davet eder. Onlar da ona iman edip kendisine icâbet ederler. Müteâkiben o, semaya emreder, semâ yağmur yağdırır (suni yağmurlama odur. Ziraatten toprağa toprak gübresi atılıyor, ot, ekin, her türlü bitki çok kuvvet buluyor. Deccâl bunu daha da geliştirecek). Yere emreder o da her türlü bitkiyi bitirir. O kavmin otlamaya çıkarılmış olan hayvanları akşam üzeri kendilerine en yüksek en güzel halde, memeleri de sütün çokluğundan ötürü en dolgun vaziyette, boş bögürlerinin çevreleri ise iyice doyduklarından dolayı en uzun olmuş durumda dönerler. Sonra diğer bir kavme gelip onları da davet eder. Fakat o kavim onun sözünü kabul etmeyip red ederler. Bunun üzerine Deccâl o kavimden geri döner ve gider. Müteâkiben o kavim az yağmurlu bir kıtlık musîbetine çatarlar. Ellerinde mallarından hiçbir şey kalmaz. Deccâl, bir harabeliğe uğrar da ona hitaben: Hazineleri meydana çıkar! der. Akibinde o harabeliğin hazineleri bal arısı cemaatlarının kendi arı beyleri arkasına tabi olup gitmeleri gibi onun arkasından giderler. Sonra o, yetişkin, gençlik dolu bir civanmerd çağırır, onu kılıçla vurup iki parça halinde keser de parçaları bir ok atımı mesafesi kadar birbirinden ayırır. Sonra Deccâl, parçaladığı genci çağırır, o da hemen yüzü parıldayarak ve güler halde yönelir, gelir. Deccâl bu işle meşgul bulunduğu sırada birdenbire Allah Mesih ibn-i Meryem'i gönderir. O da Dımışk'ın doğu tarafındaki Beyaz Minâre yanına herd boyası ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş vaziyette iner. Başını aşağıya eğince su damlatır, yukarıya kaldırdığı zaman da ondan iri inci danesi gibi duru ve güzel bir su iner. Artık hiçbir kâfir için onu nefesinin rüzgarını diri olduğu halde bulması mümkün olmaz. Onun nefesi de gözünün göreceği yere kadar ulaşır. Müteâkiben İsâ, Deccâl'ı arar ve nihayet onu Beytu'l Makdis'e yakın bir yer olan Bâbu Ludd denilen mevkide yetişerek öldürür. Sonra Meryem oğlu İsa Aleyhisselam'a Allah'ın Deccâl'ın şerrinden korumuş olduğu bir kavm gelir. İsa onların yüzlerine eliyle dokunup mesh eder. Ve onlara cennetteki derecelerini söyler. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada birdenbire Allah İsa'ya: Ben şimdi bana ait olan birtakım kullar çıkardım ki, hiçbir kimsenin onlarla harb etmeye kudret ve kuvveti yoktur. Binâenaleyh sen civarında bulunan kullarımı Tûr'da iyice muhafaza et, orası kendileri için muhkem bir sığınak ve kal'a yap! diye vahyetti. Ve Allah Ye'cûc ve Me'cûc'u gönderir. Halbuki onlar her bir tepeden sür'atle yürür geçerler (el-Enbiyâ: 96) Onların ilk kafileleri Taberiyye gölüne uğrarlar da onda bulunan suyun hepsini içiverirler. Ye'cûc ve Me'cûc kalabalığının sonu oraya uğrar da: Yemin olsun ki bir defasında burada bir su vardı derler. Allah'ın Peygamberi İsa ile onun yardımcıları çepçevre ihâta olunurlar. Nihayet onlardan herhangi birine bir öküz başı, bugün birinizin yüz dinarından daha hayırlı olur. Müteâkiben Allah'ın peygamberi İsa ve arkadaşları Allah'a rağbet (yahut dua) ederler. Allah, düşman askerleri içine, deve ve davarların burunlarında olan bir burun kurdu gönderir de neticede hepsi, bir tek nefesin ölümü gibi ölüp helâk olurlar. Sonra Allah'ın Peygamberi de onun sahâbileri yere inerler. Artık onlar arz üzerinde Ye'cûc ve Me'cûc fertlerinin yağlarının ve pis kokularının doldurmadığı bir karış yer bulamazlar. Allah'ın peygamberi İsa ile onun sahâbeleri Allah'a rağbet ve dua ederler. Allah, Horasan develerinin uzun boyunları gibi olan bir takım kuşlar gönderir. O kuşlar o kokmuş cesedleri yüklenirler de Allah'ın dilediği bir yere atarlar. Sonra Allah öyle bir yağmur gönderir ki, kuru ve sağlam balçıktan yapılmış olsun, kıldan yapılmış olsun hiç bir ev o yağmurun inmesine mâni olamaz. İşte bu yağmur, bütün yer yüzünü yıkar da nihayet yer yüzünü cilâlı kaygan bir ayna yüzü gibi bırakır. Sonra arza hitaben, meyveleri bitir, bereketlerini geri ver! denilir. Artık o gün (on ile kırk kişi arasındaki) bir cemaat bir tek nar meyvesinden yerler ve o nar kabuğunun çanağı ile de gölgelenirler. Sütlere de o derece bereket ihsan olunur ki, bir tek sağmal devenin sütü büyük bir insan topluluğuna muhakkak kâfi gelir. Bir sağmal sığırın sütü insanlardan bir kabileye muhakkak kâfi gelir. Bir sağmal koyunun sütü akrabalardan meydana gelmiş bir soy topluluğuna muhakkak kâfi gelir. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada Allah hoş bir rüzgar gönderip estirir. İşte bu rüzgar onları koltuk altlarından yakalar da her mü'min ve her bir müslüman ruhunu kabzeder. İnsanların şerli olanları da yer yüzünde kalırlar. O şerli insanlar meydanda alanî olarak eşeklerin birbirleri ile cimâ ettikleri gibi kadın erkek birbirleri ile cimâ edişirler. İşte kıyâmet onların üzerine kopar." (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 911, 919.)

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 700, sayfa 382)

"Ebû Davud'un rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Huzeyfe:

... Yâ Resûlullah, zuhur edecek korkunç şer ve fitneden sonra ne olacak? diye sordu: Resûl-i Ekrem Efendimiz:

– Deccal çıkacak, beraberinde de bir su ırmağı, birde ateş çukuru vardır. Her kim (Deccal'a uymadığından dolayı) ateşinin içine atılırsa ecri sabit olur, geçen günahları da mağfiret olunur. Her kim Deccal'a uyarak onun ırmağına atılırsa günahı sabit olur, geçen amelleri de bâtıl olur. Huzeyfe:

– Ondan sonra ne olacak? dedi. Resûl-ü Ekrem de:

– Ondan sonrası kıyâmetin kopmasıdır", buyurdu.

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 708, sayfa 384)

"Ebû Davûd'un rivâyetindeki Hadîs-i şerîfte Resûlullah şunu ziyade etmiştir:

– Ben, ancak ümmetimin başına, onları yollarından saptıran bir takım sapık amir ve valilerin geçmelerinden korkuyorum. (Zira) ümmetimin arasına (bir defa) kılıç girince artık kıyâmet gününe kadar kaldırılmaz. (Yine) ümmetimden bir takım kabileler müşriklere katılmadıkça kıyâmet kopmayacaktır Ve şu da muhakkak ki ümmetimin arasında hepsi de kendilerinin Peygamber olduklarını iddia eden otuz kadar çok yalancı (Deccal) lar ortaya çıkacaktır. Halbuki peygamberlerin sonuncusu benim ve benden sonra Peygamber yoktur. (Keza) ümmetimden bir grup halk, hak (yol) üzerinde galip ve zahir olarak devamlı bulunacaktır da, Allah'ın (kıyâmet) emri gelinceye kadar onlara muhalif olanlar kendilerine hiçbir zarar veremeyecekler."

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 715,

"Ebû Davûd'un rivâyet ettiği Hadîs-i şerifte Abdullah bin Ömer (ra) şöyle demiştir:

Bir defa biz peygamberimiz (sav)'in yanında oturuyorduk. O sırada Allah'ın Resûlü fitneleri zikretti ve onların zikrinde de çok ileri gitti. Nihayet AHLAS fitnesini zikir buyurdu. Orada bulunan sahabeler:

– Ey Allah'ın Resûlü, AHLAS fitnesi nedir? diye sordular.

Resûlü Ekrem Efendimiz:

– Kaçışmak,  –yani insanlar arasındaki aşırı düşmanlıklardan dolayı birbirlerine güvenemedikleri için birbirlerinden kaçışmaları– ve insanların mallarının yağma edilmesidir, buyurdu. Sonra da gizli fitneyi zikretti. O gizli fitnenin ateşi ve dumanı benim ev halkımdan bir kimsenin ayaklarının altından zuhur edip, çıkar. Aynı zamanda o zat ben (im soyum)dan olduğunu iddia eder. Fakat o benden (ve benim yolumdan olanlardan) değildir. Benim dostlarım ancak, takvalı olanlardır, buyurdu. (Resûl-i Ekrem o devirde cereyan edecek durumu şöyle izah etti:)

– Sonra insanları bir kimsenin uyluğu üzerindeki eğri eğe kemiği gibi (işinde istikâmet olmayan) bir kimseye biat ederler (buyurdu). Sonra büyük fitneyi zikretti. O öyle bir fitne ki bu ümmetten hiç bir kimseyi bırakmayıp sıkıntısı, belâsı herkese isabet eder. Ne zaman fitne geçti, nihayete erdi denilirse o uğursuz fitne ardı arkası kesilmeyip devam eder durur. Fitne zamanında kişi mü'min olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşam eder. Nihayet insanlar iki gruba ayrılırlar:

a) İçlerinde nifak bulunmayan halis imanlılar grubu,

b) İçlerinde iman bulunmayan sırf münafıklar grubudur. İşte o zaman olunca artık o günde yahut da ertesi günde Deccal'(ın çıkmasını) bekleyiniz", buyurdu. (Miştakü'l-Mesabih, C. 3, şehri Aliyyül-Kaari, 5/149-150.)

Şark vilayetlerinde aşiret düşmanlığını sulh barış olmayıp ecdattan beri süregelen kan davası düşmanlık. (Kitabımızda geniş açıkladık.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 824, sayfa 444)

"İbn-i Mâce'nin Amr bin Avf'ın dedesinden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

– Müslümanların (düşmana karşı) en yakın gözetleme yerleri (Hicaz'daki) Beylâ mevkii olmadıkça kıyâmet kopmaz, buyurdu. Sonra üç defa:

– Yâ Ali, yâ Ali, yâ Ali diye hitap etti. Bunun üzerine Ali:

– Babam, anam sana feda olsun (buyur) yâ Resûlullah, dedi. Arkasından Allah'ın Resûlü:

– Muhakkak ki sizler yakında Ben-i Esfer'le harp edeceksiniz. Sizden sonra onlarla harp etmek için müslümanların en hayırlıları çıkar ki onlar Allah yolunda hiç bir kınayanın, kınamasından, dedikodusundan, korkmayan islâm ahalisi (Hicaz ehli) dir. Bu islamın hayırlılarını ordusu Kostantiniyye'yi (İstanbul'u) tesbihlerle, tekbirlerle fethederler. Gaziler (orada ondan önce) mislini hiçbir ordunun ele geçiremediği ganimet mallarına nail olurlar da kalkanlarla paylaşırlar. İşte o sırada biri gelerek:

– Muhakkak ki Mesih Deccal memleketinizde çıkmıştır. (ne duruyorsunuz?) diye nida eder. Haberiniz olsun ki o yalan bir haberdir. Bunun üzerine ganimet malını alan da pişman olucudur, bırakıp terkeden de pişman olucudur", buyurdu.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 889, sayfa 479)

"İmam Müslim'in Ebû'd Derda'dan (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Her kim Kehf sûresinin evvelinden on ayet ezber ederse Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur." (Sahîh-i Müslim, c. 1/555.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 890, sayfa 479)

"Başka rivâyetteki Hadîs-i şerîfte:

– Her kim Kehf sûresinin sonundan on âyet okursa Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur, buyurulmuştur" (Feyzü'l-Kadir, C. 6/199.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 891, sayfa 479)

"Huzeyfe'den (ra) rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem efendimiz:

– Deccal sol gözü sakat, bol saçlı bir kimsedir. Onun yanında bir cennet ve bir ateş (cehennemi) vardır. Onun ateşi bir cennettir, cenneti de bir cehennemdir", buyurmuştur. (Sahîh-i Müslim, C. 4/2249.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 893, sayfa 480)

"Abdullah bin Ömer (ra) der ki:

– Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz insanların arasında Deccal'i zikretti de şöyle buyurdu:

– Allah Teâlâ şaşı (ve sakat) gözlü değildir. Haberiniz olsun ki Mesih Deccal'in sağ gözü sakattır ve börtlektir. Sanki onun gözü salkımdaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesidir". (Sahîh-i Müslim, C. 4/2247.) Sonra Resûlullah devamla şöyle buyurdu:

– Ben geceleyin uykuda iken kendimi (rüyada) Kâ'be'nin yanında gördüm. Derken birdenbire bir zatla karşılaştım. Sanki o göreceğin esmer erkeklerin en güzelidir. Başının saçı iki omuzu arasında sarkıyordu, saçları taranıp arınmıştı ve başı su damlatıyordu. İki elini iki kişinin (O iki kişinin, Hz. İsa'nın arkadaşlarından, kumandanlarından Hızır ile İmam Mehdi olması ihtimali vardır. (Mirkat, 5/209).) omuzlarına koyarak o iki kişi arasında olduğu halde Beyt'i (Kâ'be'yi) tavaf ediyordu. Ben:

– Bu zat kimdir? diye sordum. Oradakiler:

– Meryem oğlu Mesih İsa'dır, dediler (Sahih-i Müslim'deki hadisin asıl metninde olduğu halde herhalde zûhulen olacak ki buraya geçmemiştir.). Onun arkasından gayet kıvırcık saçlı, sağ gözü sakat ve börtlek gördüğüm insanlar arasında (Huzâa kabilesinden) ibn-i Katan'a (Adı Abduluzza bin Katan olup, cahiliyet devrinde ölmüştür. (Tâc, 5/318).) en çok benzeyen birisini gördüm. Bu da iki elini iki kişinin omuzlarına koyarak Beyt'i tavaf ediyordu. Bu da kimdir? diye tekrar sordum. Oradakiler:

– Bu Mesih Deccal'dir, diye cevap verdiler." (Sahîh-i Müslim, C. 1/155.)

Meryem oğlu İsa (as)'ın saçı iki omuzundan sarkacak kadar uzundu. İşte Peygamberlerin hepsi saçlıdır. Onlardan kalan sünnettir.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 897, sayfa 481)

"Tirmizi'nin Ebû Bekir Sıddık'tan (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Deccal maşrik (yani doğu) arazisinden, Horasan denilen mevkiiden çıkacak ve sanki yüzleri üzerine deri kaplanmış, kalkanlar gibi etli olan bir takım kavimler ona iltihak edeceklerdir". (Mişkatü'l-Mesabih, C. 3/38.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 900, sayfa 482)

"Taberani şöyle rivâyet etmiştir:

Peygamber (sav)'in yanında Deccal'i zikrettiler de Allah'ın Resûlü şöyle buyurdu:

– Deccal'in çıkmasından önce gökyüzü üç sene yağmurunu tutar. (yani yağmur yağdırmaz)

a) Birinci senede normal yağmurun üçte birini tutup üçte ikisini yağdırır. Yeryüzü (sun'i tesislerle sulansa bile) bitkisinin üçte birini bitirmez. (Normal bitkisinin ancak üçte ikisini bitirir.)

b) İkinci yılda gökyüzü normal yağmurunun üçte ikisini yağdırmaz. Yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini bitirmez.

c) Üçüncü yılda ise gökyüzü yağmurunun tamamını keser, yeryüzü de bitkisinin hiçbirini bitirmez. Hatta yeryüzünde (öyle bir kıtlık başgösterir ki) azı dişi olan ve tırnağı bulunan hiçbir canlı kalmayıp muhakkak ölürler," buyurdu (Mişkatü'l Mesabih C. 3/39 Hadisin tamamı şöyledir: Allah'ın diledikleri müstesnadır, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

- O zamanda insanları ne yaşatır? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

- Tehlil, tekbir, tesbih ve tahmid getirmeleri yaşatır. O zamanda bunlar (insanlara) yemek yerine geçer, buyurdu. En-Nihaye, ibn-i Kesir 1/88.).

Keza bu hadîs-i  Ebû Davud et-Tayalisi ile İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 929.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 901, sayfa 482)

"Başka rivâyetteki Hadîs-i şerîfte:

– Üçüncü yılda ise Allah Teâlâ yağmuru ve (yeryüzündeki) bitkilerin hepsini tutup vermez. Artık semadan bir damla su düşmez, yerde tek bir yeşilliği ve tek bir bitkiyi bitirmez. O derece kuraklık olur ki yeryüzü bakır, gökyüzü de cam gibi olur. Müteakiben insanlar açlık ve sıkıntıdan ötürü (toptan) ölüm halleriyle karşı karşıya kalır. (O sırada) fitneler, karışıklıklar, ihtilaller çok olur da insanlar birbirlerini öldürürler, insanlar kendi canlarına kıyarlar ve yeryüzünü belâ (lar) kaplar. İşte öyle sıkıntılı bir zamanda İsbahan'ın Yahudiler köyü denilen bucağında mel'un Deccal katıra benzeyen ve kuyruğu kesik olan bir eşek üzerinde binekli olarak çıkar ve eşeğin iki kulağı arasında kırk arşın mesafe vardır (Bir ayağından diğer ayağına kadar olan aradaki mesafede dört konaklık yoldur. Deccal eli ile gökyüzünü (yani bulutları) tutar. Önünde dumandan bir dağ, arkasında da diğer bir dağ vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Deccal (halka hitaben):

- Ben sizin en büyük Rabbinizim, diye ilan eder, Deccal'e uyan kimseler faiz parası yiyenlerle, zinadan olan çocuklardır.

Bu hadisi Ebû Amr ed-Dani "Ahbaru'd-Deccal" adındaki kitapda rivâyet etmiştir. Kitabü'n Nihaye, ibn-i Kesir, 1.).

Deccal'in sıfatlarından bazıları:

1. Yaratılmış şekli büyüktür.

2. Boyu uzundur.

3. Cesametlidir.

4. Saçı çok kıvırcıktır.

5. Sağ gözü hiç yaratılmamış gibi kördür.

6. Öbür gözü kanla karıştırılmıştır.

7. İki gözü arasında kâfirdir diye yazılmıştır ki, o yazıyı aziz ve celil olan Allah'a inanan her mü'min okuyabilir.

8. Deccal çıktığı zaman üç defa öyle bağırışla nara atar ki onun sesini maşrik ile mağrib (yani doğu ile batı) halkının hepsi işitir", buyurulmuştur.

Hadîs-i Şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur (Sef'ine (ra) şöyle demiştir: Haberiniz olsun... En-Nihaye ibn-i Kesir 1/96.):

"– Şüphesiz ki benden önceki her peygamber milletini muhakkak Mesih Deccal (in fitnesin)den korkutmuştu. Deccal:

1. Sağ gözü kördür (Sol gözü kördür, sağ gözünde kalın bir deri perde vardır, şeklindedir. Ramuzu'l Ehadis 141.).

2. Sol gözünde kalın bir deri perde vardır.

3. İki gözünün arasında kâfir kelimesi yazılıdır.

4. Beraberinde iki vadi vardır ki onların biri cennet, öbürü cehennemdir.

5. Yanında (meleklerden) peygamberlerden iki peygambere benzeyen iki melek vardır. Eğer istesem o peygamberleri kendi isimleri ve babalarının adlarıyla birlikte isimlerini söyleyebilirim.

6. Meleklerin biri Deccal'in sağ tarafında öbürü de sol tarafındadırlar. (Deccal'in yanında iki meleğin bulunması Allah Teâlâ' nın insanları imtihan etmesidir) Müteakiben Deccal insanlara:

– Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Ben hem diriltir, hem de öldürürüm, diye hitap eder. Bunun üzerine meleklerden biri Deccal'e:

– Yalan söylüyorsun, der. Fakat bu sözü insanlardan hiçbir kimse işitmez. Ancak arkadaşı öbür melek işiterek birinci meleğe:

– Doğru söylüyorsun, diye cevap verir. İnsanlar (ikinci) meleğin bu cevabını işitirler de onun, Deccal'i tasdik ettiğini sanırlar. İşte bundan dolayı Deccal, Allah tarafından büyük bir fitnedir.

Sonra Deccal yola çıkarak Medine-i Münevvere'ye (yani yakınına) kadar gelir. Fakat onun Medine'ye girmesine izin verilmez. Bunun üzerine Deccal:

– Burası o zatın (yani Muhammed (as)'in) mahallesidir, der.

Sonra (geri dönüp) tekrar yola çıkar ve nihayet Şam'a gelir. Sonra Aziz ve Celil olan Allah Deccal'i (Şam ile Taberiye arasındaki mevkii olan) Efik (Efik, Şam beldelerinden Havran ile Gür arasında bir köydür. En-Nihaye, İbn-i Kesir, dipnot 1/97.) yokuşu yanında öldürüp helâk eder" (Bu hadîs-i İmam Ahmed rivâyet etmiştir. En-Nihaye, İbn-i Kesir 1/97, Ramuzu'l-Ehadis 141.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 903, sayfa 485)

"Başka bir Hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilmiştir:

... Ancak Deccal, Mekke ve Medine'den başka kırk gece içinde kendisine varmadığı hiç bir karye bırakmaz. Fakat Mekke ile Medine'nin her ikisi Deccal'e haram edilmiştir. (Sahih-i Müslim, Fatıma binti-Kays'ın uzun Cessase hadisi, C. 4/2264.)

Diğer bir rivâyette de:

"Kâ'be-i Şerif, Beytü'l-Makdis ve Tûr (i Sinâ) dağı müstesnâdır" buyurulmuştur.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 906, sayfa 485)

"İbn-i Ebi Şeybe'nin Semüre bin Cündüb'ten (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîfte Peygamber (sav) efendimiz Deccal Hadîsinde şöyle buyurmuştur:

– Deccal ne zaman çıkarsa muhakkak kendisinin Allah olduğunu iddia eder. Her kim ona iman eder, onu tasdik eder ve ona iltihak ederse, onun geçmişteki iyi amelleri artık kendisine fayda verir olmaz. Her kim de Deccal'e küfreder, onu yalancı kabul ederse o da geçmişteki (kötü) amellerinden ötürü ceza görecek değildir.

Deccal yeryüzünün her  tarafını istila eder, ancak (Mekke ile Medine'deki) Harem-i Şerif ile Beytü'l Makdis müstesnâdır.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 907, sayfa 485)

"İmam Müslim'in rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte İmran bin Hüsayn (ra) der ki: Ben Resûlullah'tan işittim, şöyle buyuruyordu:

– Adem'in yaratılmması ile kıyâmetin kopması arasında Deccal'den daha büyük (fitneci) hiçbir mahluk yoktur. (Müslim, C. 4/2267.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 915, sayfa 487)

"İmam Müslim'in Ebû Said'den (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Deccal çıkınca ona karşı mü'minlerden bir kimse yönelir. Derken o mü'min zata bir çok silahlılar, Deccal'ın (merkezlerde gözetleme yapan) silahlıları karşı çıkarlar ve kendisine:

– Nereye gitmeyi kasdediyorsun? diye sorarlar. O zat:

– Şu çıkan kimseye (yani Deccal'e) karşı gitmeyi kasdediyorum, der.

Deccal'in taraftarı olanlar da o zata:

– Sen bizim Rabbimize iman etmiyor musun? derler. O zat da:

– Bizim Rabbimizde hiç bir gizlilik yoktur, der. Ötekiler:

– Bunu öldürün derler. Bu söz üzerine Deccal'in adamlarının bir kısmı diğerlerine:

– Sizin Rabbiniz, kendisinin izni olmadan herhangi bir kimseyi öldürmekten sizleri men etmiş değil midir? der. Müteakiben o mü'min zatı Deccal'ın yanına götürürler. Mü'min Deccal'i görünce:

– Ey insanlar, Resûlullah'ın (âhir zamanda çıkacağını hadislerinde) zikretmiş olduğu Deccal işte budur, der. Deccal hemen onunla ilgili emrini verir de o zat (yüzü koyun) uzatılır. Müteakiben Deccal:

– Onu sıkı sıkı tutun da yaralayın, der. Artık o zatın sırtı ve karnı dövüle dövüle (şişerek) genişletilir. Sonra Deccal:

– Sen bana iman etmiyor musun? diye sorar, Mü'min zat da:

– Sen sadece pek yalancı olan Mesih (Deccal)sin der. Bu sefer Deccal emreder de o mü'min kişi, büyük bir bıçkı ile başının ortasından başlayarak ta iki ayağının arasına varıncaya kadar, iki parçaya ayrılır. Sonra Deccal, bu iki parçanın arasından yürür geçer. Sonra Deccal bu iki parça halinde bulunan mü'minin cesedine hitaben:

– Kalk bakalım, diyerek hitap eder. Bunun üzerine o iki parça halindeki mü'minin cesedi düzelip dikilerek eski vaziyetine döner. Sonra Deccal ona:

– Artık bana iman ediyor musun? der. Bu sefer o mü'min de:

– Ben, senin yalancı Mesih (Deccal) olduğuna dair eski kanaat ve inancımı daha da arrtırmaktan başka birşey yapmadım, diye cevap verdikten sonra, ahaliye hitaben:

– Ey insanlar, muhakkak ki bu Deccal bana yaptığı bu işi artık insanlardan hiç bir kimseye yapamayacaktır, diye ilan eder. Akabinde Deccal o mü'min kulu kesmek için yakalar, fakat bu sırada onun boynu ile köprücük kemiği arası (Allah tarafından) bir bakır levha haline getirilir de artık Deccal onu kesmeye hiçbir yol bulamaz. Bu sefer Deccal onu iki eli ve iki ayağı ile yakalayarak fırlatır, atar. İnsanlar, Deccal onu bir ateş içine attı sanırlar. Halbuki o mü'min bir cennet içine atılmıştır (Bu cennetin, dünya bahçelerinden bir bahçe olması, yahutta onu, yanında bulunan ateş içine atması, Allah'ın o ateşi mü'mine bir bahçe yapıvermesi bu suretle de o ateşin bir bahçe ve cennet olması mümkündür. Her iki takdire göre o mü'min için birinci defa geçenden başka Deccal'in elinde ölüm hasıl olmayacaktır (A. Kaari, 5/2027).).

– Resûl-i Ekrem (sav) "İşte o mü'min kişi âlemlerin Rabbi olan Allah'ın katında insanların şahadet bakımından en büyük ve en yüce olanıdır." buyurdu (Sahih-i Müslim, C. 4/2256.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 916, sayfa 489)

"Başka rivâyetteki Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur:

– Deccal, Medine'ye gelecektir. Fakat onun yollarından içeriye girmek ona haram kılındığı için oraya girmeye muktedir olamayacaktır. Lâkin Medine etrafındaki bazı çorak ve çakıllı araziye kadar sokulacaktır. Derken o gün (Medine) halkının en hayırlı bir siması yahut da insanların en hayırlılarından bir zat Deccal'e karşı çıkar ve:

– Şehadet ederim ki, muhakkak sen, Allah'ın Resûlü'nün bize sıfatını haber vermiş olduğu Deccal'in ta kendisisin, der: Bunun üzerine Deccal yanında bulunan eşkiya zümresine hitaben:

– Ne dersiniz, şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem, artık benim (uluhiyet yani ilâhlık) iddiamda şüphe eder misiniz? diye sorar. Yanındakiler:

– Hayır asla şüphe etmeyiz, derler. Müteakiben Deccal o kimseyi öldürür, sonra da onu diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse:

– Vallahi benim senin (yalancı) Deccal olduğun hakkındaki şimdiki kanaatim bundan evvelki imanımdan daha kuvvetlidir, der. Bunun üzerine Deccal o zatı tekrar öldürmek ister. Fakat artık onu (ikinci defa) öldürmeye muktedir olamaz." (Buhari, C. 2/223, Müslim, C. 4/2256.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 923, s. 493-494)

"Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

– Şu muhakak ki, Allahu Teâlâ'nın Adem'i yarattığından beri yeryüzünde Deccal'in fitnesinden daha büyük hiç bir fitne olmamıştır. Aziz ve Celil olan Allah'ın gönderdiği her Peygamber muhakkak ümmetini Deccal (in fitnesin) den sakındırmıştır. Ben Peygamberlerin âhiri, sizler de ümmetlerin sonuncusunuz. Şüphesiz ki, Deccal size karşı çıkacaktır. Eğer o, henüz ben sizin aranızda bulunurken meydana çıkarsa ben her müslümanın müdafaacısıyım ve burhanlarla ona galebe eder, müslümanları korurum. Eğer o benden sonra çıkarsa o zaman her müslüman bizzat kendi nefsinin müdafii durumunda olacaktır. Allahu Teâlâ'da her müslüman üzerine benim vekilimdir. Şüphesiz ki Şam ile Irak arasındaki kayalık bir mevkiden (yahut o semtten) çıkacaktır, da sağ tarafa ve sol tarafa (yani her tarafa ordular göndermek suretiyle) en süratli şekilde şiddetli fesatlar yapacaktır. Ey Allah'ın (o zamandaki mü'min) kulları, sizler (dininiz üzerinde) sebat ediniz. Çünkü ben, size benden önce hiçbir peygamberin beyan etmediği bir sıfatı beyan ediyorum. Deccal meydana çıkınca:

–  Ben Peygamberim, diye ilan eder. Halbuki benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Sonra o kendisini metheder ve:

– Ben Rabbinizim diyerek, ilahlık iddia eder. Oysaki sizler ölmedikçe Rabbinizi göremeyeceksiniz. Şüphesiz ki, Deccal'ın gözü sakattır. Rabbinizin ise sakat değildir. Onun iki gözü arasında kâfir diye yazılmıştır ki, yazmak bilen ve yazma bilmeyen her mü'min o yazıyı okuyabilir. Deccal'ın fitnesinden bazısı da onun yanında bir cennet ve bir ateş (yani cehennem) vardır. Onun ateşi cennet, cenneti de ateştir. Her kim onun ateşi ile ibtilâ ve imtihan edilirse Allah'tan yardım istesin ve Kehf sûresinin, baş tarafındaki âyetleri okusun. Bu suretle Deccal'in ateşi ona karşı soğuk ve selâmet olur. Hz. İbrahim'e karşı ateş soğuk ve selamet olduğu gibi.

Keza Deccal'in fitnesinden bazısı da onun, köylü Arab'a:

– Ne dersin, sana babanı ananı diriltsem ben senin Rabbın olduğuma şehadet eder misin? diye sorar. Köylü Arap'da Deccal'e:

– Evet şehadet ederim, diye cevap verir. Müteakiben iki şeytan onun babasının, anasının  suretlerine girerler ve:

– Ey oğulcağızım bun (un sözün)e uy. Çünkü bu senin Rabb'indir, der.

Yine onun fitnesinden biri de bir zata musallat olup onu öldürür ve testere ile biçip iki parçaya ayırır (ve bu parçaların herbirini bir ok atımı kadar uzak mesafelere atarak arasından geçer.) Sonra:

– Bu kuluma bakınız, şimdi ben onu diriltirim, sonra o da kendinin benden başka bir Rabbi olduğunu iddia eder, der. Arkasından Allahu Teâlâ o iki parçaya bölünmüş kulu diriltir. Müteakiben Deccal ona:

– Rabb'in kimdir? diye sorar. O dirilen zatta:

– Rabb'im Allah'tır. Sen Allah'ın düşmanısın, sen Deccalsın, vallahi ben senin Deccal olduğuna dair bugünkü kanaat ve imanım bundan sonra daha kuvvetli olmuştur", der. (Bu hadis-i şerifi İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. (En-Nihaye, ibn-i Kesir, 1/851)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 925, sayfa 495)

"Keza Deccal'ın, gök yüzüne yağmur yağdırmasını emredince, gökyüzünün yağmur yağdırması, yeryüzüne bitirmesini emredince de yer yüzü (bütün) bitkilerini bitirmesi onun fitnesindendir.

Yine Deccal'ın fitnesinden, o bir kabileye uğrayıp halkını kendi (ilâhlığına) davet eder, onlar da kendisini yalan sayıp sözünü kendisine red ve iade edince Deccal onların yanından dönüp gider.

Sonra o kabile halkının malları Deccal'ın arkasına takılıp gider de halk, ellerinde hiçbir şey bulunmaz bir vaziyette sabaha çıkarlar.

Sonra Deccal bir topluluğun yanına gelir ve onları davet eder. Onlar kendisini tasdik edince semaya yağmur yağdırmasını emreder. Sema da yağdırır. Yere bitirmesini emreder yer de yeşilliklerini bitirir. O kavmin o gün otlamaya çıkmış olan hayvanları olduklarından daha yağlı, daha büyük olarak akşamleyin yanlarına dönerler.

Deccal'in ordularının muhakkak Mekke ile Medine'den başka yeryüzünde çiğnemediği, istila etmediği hiç bir yer kalmaz. Deccal Mekke ile Medine'ye gelince muhakkak onun yollarından her birinde melekler parıldayan kılıçları ile karşılarlar. Nihayet Deccal, çorak ve çakıllı arazinin bitimindeki kırmızı sivri taşcıkların yanında konaklar. Sonra meleklerin muhafazasında bulunan Medine şehri, ahalisi ile beraber üç defa (zelzele ile) sarsılır ve bu suretle Medine'de hiçbir münafık erkek ve kadın kalmayıp muhakkak onlar Medine dışına çıkarak Deccal ordusuna iltihak ederler. Medine şehri, demirci, körüğünün demir pisliğini dışarı atıp temizlediği gibi (kirlerini, paslarını ocakta kızınca eridip yok ettiği gibi). kötü olanları oradan dışarı atıp temizler. O gün kurtuluş günü diye isimlendirilir.

Bunun üzerine Şüreyk'in annesi:

– O gün Arap halkı nerede olacaktır? diye sordu. Resûl-i Ekrem:

– O gün Arap halkı azdır, yerleri de Beytü'l-Makdis'dir, imamları da salih bir kişi (yani Mehdi) dir, buyurdu.

İmam Mehdi'nin halka sabah namazını kıldırması için ileri geçmiş olduğu sırada Meryem oğlu İsa sabah namazı vaktinde inip yanlarına gelince o imam, Hz İsa'nın ileri geçip namaz kıldırması için arka arka yürüyerek geri çekilir. Bunun üzerine Hz. İsa elini o imamın omuzu başındaki iki kürek kemiği arasına koyar, sonra ona (İmam namaz kıldıracağı zaman Mehdi'yi tanır. Ona namaz kıldırmasını söyler). Mehdi:

– Sen Peygambersin, ben bir evliyâyım, ben sana nasıl  namaz kıldırayım, der. İsa (as) da:

– Ben Allah'tan Muhammed ümmetinden olmamı istedim. O da duamı kabul etti, beni semaya çekti, semadan yere indim. Şimdi Muhammed (sav) ümmetine tabi olabilmem için ben senin arkanda namaz kılmam lazımdır. Ben size namaz kıldırırsam siz bana tabi olmanız lazım, onun için ben Muhammed (sav) ümmetine tabi olup senin arkanda namaz kılacağım der ve kılar. Peygamberimiz (sav) sünneti, Allah'ın Kur'ân'daki farz emirleri ile amel eder ve Muhammed ümmetine tabi olur):

– İleri geç sen kıldır, çünkü senin için ikamet getirildi, der. Müteakiben o İslâm ahalisi imamları (yani Mehdi sabah) namazını kıldırır. Namazı bitirip dönünce Hz. İsa:

– Mescidin kapısını açınız, der. Kapı açılınca arkasında hepsi (başları) taylasanlı ve süslü kılıçlı yetmiş bin Yahudi ile birlikte Deccal'in beklemekte olduğu görülür. Deccal Hz. İsa'yı görünce su içinde tuzun erimesi gibi erir ve koşarak kaçıp gider. Hz. İsa (Deccal'in arkasından):

– Benim sana indireceğim bir darbe var, sen bu darbeden hiç kurtulamazsın, der ona (Filistin'deki Bab~ü Lûdd denilen mevkide yani) Babû Lûdd'ün şark tarafındaki Bab-ü Remle yanında yetişerek Deccal'i öldürür. Müteakiben Allahu Teâlâ Yahudileri bozguna uğratır. Artık Allah'ın yarattıklarından Yahudilerin gizlenecekleri hiçbir şey kalmayıp muhakkak Allah o şeyleri konuşturur".

Bir hadîs-i şerîf'te: "Âhir zamanda siz yahudilerle öyle harp edersiniz ki taşlar, ağaçlar lisana gelir, Ey müslüman benim arkamda bir yahudi saklı, gel bunu da öldür", der. O müslüman o yahudiyi de öldürür. Bunda da aynısını söylüyor. İşte muhakkak Allahu Teâlâ ağaçları, taşları konuşturur, dediği odur.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 926, sayfa 496)

"Bir Hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilmiştir.

– Hiçbir taş, hiçbir ağaç, hiç bir duvar ve hiç bir hayvan kalmaz ve muhakkak onlar:

– Ey Allah'ın müslüman kulu, işte Yahudi (saklanmıştır) gel onu öldür, diye dile gelip konuşur. Ancak (sincan dikeninin büyüğü olan) Garkad ağacı müstesnadır. Çünkü  Garkad onların ağacıdır.

Resûlullah (sav) Efendimiz devamla:

– Deccal'ın (dünyada kalacağı) günleri kırk senedir. Sene(nin müddeti) yarım sene yani altı ay gibidir. Sene ay gibidir, sene hafta gibidir, diğer günleri de ateş(den uçan) kıvılcımlar gibi kısadır.

Herhangi biriniz Medine'nin bir kapısında sabaha çıkar da akşam oluncaya kadar öbür kapısına varamaz, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

– Yâ Resûlullah o kısa günlerde namazı nasıl kılarız? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– Sizler bu uzun günlerde namaz vakitlerini takdir ettiğiniz gibi o kısa günlerde de namaz vakitlerini takdir eder, sonra kılarsınız, buyurdu.

Resûl-ü Ekrem (sav) Efendimiz devamla:

– İsa (as) ümmetim içinde, adil bir hakem, tam adaletli bir imam (hükümdar) olarak bulunur. (Hıristiyanların) haçını kırar, domuzu öldürür, (yiyecekleri domuzları öldürür, vergileri bütün kaldırır), cizye vergisini kaldırır, (sadakayı verir de alacak bulunmaz) sadakayı terk eder de ne koyuna ne de deveye karşı itibar edilmez. Bütün düşmanlıklar, buğuz etmeler zail olup kalkar, her zehirli hayvanın zehiri çekilip alınır (yani insanları sokamaz). Hatta çocuk elini yılanın ağzına sokar da yılan çocuğa zarar vermez.

Kız çocuğu aslanı (severek) sıkar da aslanın çocuğa zararı dokunmaz. Kurt-koyun sürüsünün arasında sanki onları koruyan köpekler gibi olur. Yeryüzü, kap su ile doldurulduğu gibi sulh ve barış ile doldurulur (o zamanda). Tek bir kelime (yani tevhid kelimesi) olur ve yalnız Allah'a ibadet edilir. Harp (erbabı) ağırlıklarını (yani silah ve saireyi) bırakır. Kureyş kavmi mülkünü saltanatını kâfirlerin ellerinden geri alır. Yeryüzü gümüş tabak gibi olur ve Hz. Adem zamanındaki gibi (bol) bitkilerini bitirir.

Nihayet bir cemaat insan bir üzüm salkımının başına toplanırlar da bu salkım onları doyurur. Bir narın başına toplanan bir topluluğu da tek bir nar doyurur. Öküzün fiyatı şöyle şöyle ucuz bir mal olur, atın fiyatı da bir kaç dirhemcik olur, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

– Ey Allah'ın Resûlü, atı ucuzlatan nedir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– At artık ebedi olarak harp için binilmez, buyurdu. Resûlullah:

– Öküzün fiyatını artıran nedir? diye sorulunca Resûl-i Ekrem,

– Yeryüzünün ekin ve ziraat işinin hepsini öküz yapar, buyurdu.

Muhakkak ki, Deccal'in çıkmasından önce üç adet (arka arkaya) şiddetli kıtlık seneleri olur ki, o senelerde insanlara şiddetli açlık isabet eder. Şöyle ki:

Allahu Teâlâ birinci senede yağmurunun üçte birini tutmasını gökyüzüne emreder, bitkisinin üçte birini vermemesini de yeryüzüne emreder. Sonra ikinci senede semaya emreder de yağmurun üçte ikisi kesilir, arza emreder de bitkisinin üçte ikisini keser (yani bitirmez). Sonra Allahu Teâlâ üçüncü senede emreder de sema suyunun hepsini tutup bir damla yağmur damlatmaz. Yere de bitkilerinin hepsini tutmasını emreder, yeryüzü de hiçbir yeşillik bitirmez. Artık Allah'ın yaşamasını dilediğinden başka hiçbir tırnaklı ve azı dişli canlı kalmayıp hepsi ölürler, buyurdu. Bunun üzerine:

– (Yâ Resûlullah) O zamanda insanlar ne ile yaşarlar? diye soruldu. Resûlullah:

– Tehlil (yani lâ ilâhe illallah demek), tekbir, tesbih ve tahmid getirmekle yaşarlar. Ve bunlar yemek yerine geçer", buyurdu (Bu hadis 900-901 numaralı hadiste de geçmiştir.)


EmoticonEmoticon