Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2016 Cuma

Bediüzzaman Said Nursi ve Reenkarnasyona Bakışı

Bediüzzaman Said Nursi ve Reenkarnasyona Bakışı

Reenkarnasyon, insanın öldükten sonra, ruhunun başka bir bedene girerek hayatını orada devam ettirmesi ve olgunlaştırması fikridir. Eski tabir ile “tenasüh”, yeni tabir ile “ruh göçü”, felsefi tabiri ile “reenkarnasyon”, bir mitolojidir. Yani her toplum ve milletin bazı kesimlerinin tarihi kökeninde farklı isimler altında inandığı ve yaşatmaya çalıştığı bir efsane ve Kur’an’ın ifadesi ile bir esatirdir.

Toplumlardaki bu gibi inançlar, ahirete inanmayanlar için, ölümle yokluk ve hiçliğe gitmekten kurtulmanın çırpınışları ve bir tatmin olma şeklidir. Zira her insanda ebedi yaşama duygusu vardır. Ahirete inanmayan bazı topluluklar, bu gibi inançlarla kendilerine bir türlü ebediyet kazandırmaya çalışıyorlar.

Dünya ve içindekilerden ayrılmak ve bir daha görememek düşüncesi kişiyi çaresiz kılıp, böyle hurafelere sevk ediyor. Reenkarnasyon düşüncesini hem akıl, hem de Kur'an açısından değerlendirecek olursak, ikisi de cevaz vermez.

İslam’a göre reenkarnasyon fikri küfürdür. Kur'an’ın üçte ikisi ölümden sonra ikinci yeni bir hayattan bahsediyor. Kur’an kesinlikle reenkarnasyon düşüncesini kabul etmiyor.

Bütün hayatı iman hakikatlerini izah ve ispat ile geçen ve ikinci diriliş olan ahiretin varlığını iki kere iki dört eder katiyetinde izah ve ispat etmemişsem, “gel iki parmağını gözüme sok” diyen Bediüzzaman, nasıl olur da reenkarnasyona inanabilir. İbni Sina gibi bir dahi “Haşir hakkında akıl yürütülemez, ancak nakli deliller ile inanılabilir.” demektedir. Bediüzzaman ise günümüz gençliğinin çok rahat anlayacağı bir üslup ve mantık pergeli ile yazdığı Haşir Risalesi ve benzeri eserleri ile milyonlarca insanın imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

İnsan Allah’tan korkar. Altı bin sayfalık külliyatın nerede ise her sayfasında ahiret, haşir mevzusuna bir şekilde değinmesi bir yana, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz gibi iki tane haşir risalesi yazan, sürgün ve hapislerde geçen çileli hayatında ahiretin varlığı ile teselli bulan bir zatı, iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettiği ahirete inanmamakla ittiham etmek için ahiretteki hesaplaşmayı unutmak lazımdır.

Bütün Külliyatın içinde bir kelimeyi cımbızlayıp ve sonra o kelimeyi herkesin gözünün içine baka baka yanlış anlamlandırıp, oradan Bediüzzaman’a böyle çirkin bir iftira atana, ancak ve ancak ahiretin varlığını hatırlatmakla teselli buluyor ve oraya havale ediyoruz.

"İstinsah" kelimesi nerede, "tenasüh" nerede?.. En basit bir sözlüğe baksanız dahi bu iki kelimenin birbirinden ne kadar uzak anlamlar taşıdığını görürsünüz. İstinsah, "sahifeyi çoğaltmak, nüshasını yazmak, kopya etmek" gibi anlamlara gelirken; tenasüh ise bir kavram olarak, "ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikal etmesi" şeklinde ortaya atılan batıl bir inanıştır. İddia sahibi, Bediüzzaman’ın eserinde geçen “istinsah” kelimesini, "Bediüzzaman tenasühe, yani reenkarnasyona inanıyor." diye yorumlamasını ve buna da kesin bir delilmiş gibi sahiplenmesini anlamak mümkün değildir. Allah bizleri istikametten ayırmasın, kin ve garazdan muhafaza eylesin diye dua etmekle yetinmek istiyoruz.

Bu konuyu açıklarken özellikle önemli gördüğümüz bir kaç  noktaya cevap vermek istiyoruz:

1. Bediüzzaman’ın tenasüh konusundaki görüşü:

Bu konuda fazla açıklamaya ihtiyaç duymayan bazı örnekleri, bizzat Bediüzzaman Hazrtetlerinden dinlemekte fayda vardır:

“İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz'i hadise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Halıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve asar-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an'anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder. ”(1)

“َMesela, الْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ ayetiyle gark olan Firavun'a der: "Bugün gark olan cesedine necat vereceğim." demesiyle, umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla...” (2)

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman, tenasüh dediğimiz reenkarnasyon fikrine Firavunların inandığını ve bu yüzden de cesetlerini mumyaladığını dile getirmektedir.

Şimdi insaf ve izan sahibi olan bir kimse, Bediüzzaman Hazretleri gibi, bir allamenin Firavunların inancı olarak takdim ettiği tenasüh fikrine sahip olabileceği ihtimaline ihtimal verir mi?

Üstad'ın aşağıdaki ifadeleri de onun bedenin ölmesiyle, çürüyüp dağılmasıyla ruha bir zarar vermeyeceğini göstermektedir. Bunlar aynı zamanda reenkarnasyonun doğru olmadığını da dolaylı olarak ispat etmektedir:

"Ey haşir ve neşri inkar eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun? Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit alemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkar etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir."(3)

"...kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:

"Biri: Elli beş yaşıma kadar, elli beş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm."

"İkinci cenaze: Zaman-ı Adem'den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefat edip mazi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zihayat suretinde kendimi gördüm."

"Üçüncü cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyar bir dünyanın vefatıyla büyük dünya da bu ayetin sırrıyla vefat edeceği, hayalimin önünde tecessüm etti."(4)

“... Öyle ise; madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedrici cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat'i bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hakim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalisi vardır. Öyle ise, mevt hengamında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalisini giyer."(5)

2. Lemeat'ta yer alan ve Bediüzzaman’ın aşağıdaki manzum ifadesine yapılan itiraz:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz emvat ba-asam alama.
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslama.
Mezar taşımla pür-emvat enindar o mezarımla
Revanım saha-i ukba-yı ferdama..."(6)

İtirazcının burada yaptığı itiraz işin özüyle ilgili değildir. Aksine 79-80 gibi belli bir sayının nasıl olduğuyla alakalıdır. Burada Üstad'ın doğum tarihi 1873 olarak verilmiştir. Çünkü bu, -çok az kimsenin kabul ettiği bir tarih olmasına rağmen- itirazcının işine geldiği için tercih edilmiştir. Bu da konuya bakış açısının "üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek" olduğunu işaretidir. Halbuki, Tarihçe-i Hayat'ta olduğu gibi, Nur talebelerinin büyük çoğunluğuna göre, bu tarih, 1876-1877’dır.

Bir haşiyede Bu manzumenin telif tarihi olarak yer alan “hicri 1337” tarihi, miladi 1919 olarak verilmiştir. Doğrusu miladi, 1918’dir. Gerçi arada pek fazla bir fark yoktur. Şayet o tarih, 1918 kabul edilse, Bedüzzaman o vakit 41 yaşındadır. Şayet 1919 kabul edilse bu taktirde 42 yaşındadır. (1877+41=1918). Doğduğu yıl ile ifade ettiği sekseninci yıl sayılmazsa, bu sayı tam 40 yıl olur.

Kaldı ki, burada Bediüzzaman’ın maksadı, kendi doğum yılını, ay  ve gününü nazara alarak bir tespitte bulunmak değildir. Maksat, ölümden sonra insanların ruhlarının baki kalacağını, kabirde bütün bedenin çürümüş olması, kişilerin asli kimliğinin değişmeyeceğini belirtmektir. Bunu da bugünkü müspet ilmin kabul ettiği ve kesin gözüyle baktığı “insanların hücrelerinin büyük çoğunluğunun altı ayda bir ölüp yerlerine başka hücrelerin geldiğini” şeklindeki ilmi gerçekler çerçevesinde yapmıştır. Bu gerçeği “Aşura” adlı makalesinde çok açık olarak ifade etmiştir. Burada da kendi şahsı üzerinden bir açıklama yaparak, bu konuyu manzum şekilde ifade etmiştir. Bunun iki yıl fazla veya eksik olması konuya ne zarar verir!.. Kaldı ki yazılan resmi tarih kayıtlarına rağmen Üstad'ın bu manzumeyi yazdığı sırada kendini 40 yaşında bilmesinin ne sakıncası vardır!.. Belki en doğrusu da budur...

3. “Aşura” Adlı Makale ve Reenkarnasyon İddiası:

"S- “Sen kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali, ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?”

"C- “Ben bu anda seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar, müselsel şahsi kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar."

"Şu Said, yetmiş dokuz meyyit... bir hayy-i natıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüfden birbirlerini tanımayacaklardır."

"Ben onların üstünde yuvarlandım. Hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, alam toplandı yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.. öyle de; mevtimle gelecek menzillerde de ben yine benim. Lakin, her senede şu menzilhanelerde zerrat iki muhaceret-i umumi yaptığından (ENE) dahi libasını değiştirir. Yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”(7)

Bu günkü Türkçe ile ifade edersek:

“Ben bu anda, seksen Said’den süzülmüş bir hülasa olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme/ardarda gelen  şahsi kıyametler ve zincirleme istinsahlar (ardarda gelen nüshalar) ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır."

"Şu Said yetmiş dokuz ölü ve bir konuşan canlının özetidir. Eğer zamanın suyu donup dursa ve ardarda gelen Saidler birbirlerini görseler, ciddi farklılıklardan dolayı birbirlerini tanımayacak­lardır. Ben onların (o bedenlerin) üstünde yuvarlandım; iyilikler/güzellikler ve lezzetler dağıldı gitti. Sıkıntılar ve üzüntüler toplandı (şimdiki şahsıma) yüklendi kaldı. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben ben idim... Öyle de ölümümden sonra gelecek konaklarda da yine ben ben olacağım. Ancak her sene  konak yerlerindeki zerreler (yani vücuttaki hücreler) yılda iki kere hicret ettikleri (vücuttan ayrıldıkları) için, “ENE” de elbisesini değiştirir; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer.”

Bu ifadelerin gerçek manasını anlamak için şu noktalara dikkat etmek gerekir: 

a. Bu makalenin hedefi, ölümden sonra insanın kimliğinin aynen devam ettiğinin ispatıdır. Böyle bir makalenin reenkarnasyonla yakından uzaktan ilgisi yoktur ve olamaz da. Onun için bu makalede öyle bir muhteva asla söz konusu değildir.

b. Bu makalede, insanın asıl mahiyetini, özünü meydana getiren unsurun ruh olduğu, onun ölümden sonra da baki kalacağı, bedenin çürüyüp dağılması onun kimliğini etkilemeyeceği hususu işlenmiştir. Bu gerçeğin delili olarak da, her yıl iki defa (altı ayda bir) bedendeki hücrelerin büyük bölümünün ölüp, yerine başka hücrelerin gelmesine rağmen, insan kişilik ve kimliğinin aynen devam etmesi örneği gösterilmiştir. Çünkü, müspet ilimle kesin olarak ortaya konmuş bu hakikat, insanın asıl özü olan ruhun varlığını, birliğini ve devamlılığının göstergesidir.

c. Makalede yer alan “ENE” ben/benlik manasına gelir. Bu ise, insanın özünü yani ruhunu ifade etmek için kullanılmıştır. Risale-i Nur’da bu ifadeye çokça rastlamaktayız.  Bu da konunun, ruhun bekası ekseninde cereyan ettiğini gösterir.

d. Makalenin hiç bir yerinde “tenasüh/reenkarnasyon” kelimesine yer verilmemiştir.

İlginçtir; itirazcı adam, makalenin gerek Arapça, gerek Türkçe versiyonunda kullanılan “İstinsah” kelimesini -sırf iftirasına dayanak olsun diye- “tenasüh” olarak tercüme  etmiştir.

Halbuki az bir Arapça veya Türkçe bilen şunu çok iyi bilir ki, “istinsah” kelimesi, bir şeyin nüshalarını çoğaltmak, kopyasını almak, kayıt altına almak, kayıtlara geçirmek manasına gelir. Tenasüh ise, bir terim olarak kullanılır ve bununla reenkarnasyon kastedilir.

Nitekim, Kur’an’da “istinsah” kavramı (nestensihu), insanların amellerinin kaydı için kullanılmıştır.(Casiye, 45/29).

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua.

(2) bk. Emirdağ Lahikası-II, s.128. (86. Mektup, HAŞİYE)

(3) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

(4) bk. Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a, On İkinci Rica.

(5) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Mebhas.

(6) bk. Sözler, Lemeat (Ed-Dai)

(7) bk. Asara-ı Bediiye, İşarat, s.93-94

30 Haziran 2016 Perşembe

Bediüzzaman Said Nursi ve Celcelutiye Kasidesi

Bediüzzaman Said Nursi ve Celcelutiye Kasidesi

Beduzzaman ve celcelutiye


Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’da Celcelutiye hakkında bazı malumatlar vermiştir. En mühimmi, Celcelutiye’nin aslı olan üç dua ve zikrin Peygamber Efendimiz (sav)’e aynen Cevşen gib indirilmiş bir vahiy olmasıdır. Şöyle der:

“Celcelutiye'nin esası ve ruhu olan, ‘El-Kasemü’l-Cami ve Ed-Da’vetü’ş-Şerife ve El-İsmü’l-Azam (dır.)’ İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet'in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor ki: ‘Onlar vahy ile Peygamber'e (A.S.M.) nâzil olduğu vakit İmam-ı Ali'ye (R.A.) emretti: Yaz. O da yazdı. Sonra nazmetti.’ İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor: “…Şüphesiz o, dünya ve ahret hazinelerinden bir hazinedir.” (Sikke-i Tasdik)

Burada Kur’an’dan başka vahiy olabilir mi suali akla gelebiliyor. Bunu cevabı evet başka vahiy çeşitleri de vardır. Mesela, hadisler vahy-i zımni sınıfına dahildirler. Bununla birlikte vahyin hiçbir çeşidi Kur’an derecesinde değildirler. Daha önce Celcelutiye’nin vahiy oluşuyla alakalı bir suale verdiğimiz cevab için şu linki okuyabilirsiniz.

Celcelutiye’nin muteber bir kaynak olduğunu gösteren büyük bir delil, İmam-ı Gazalî gibi büyük alimlerin onu şerh etmiş olmalarıdır. Bediüzzaman da buna şöyle işaret eder:

“İmam-ı Gazalî, İmam-ı Nureddin'den ders alarak bu Celcelutiye'nin hem Süryanî kelimelerini, hem kıymetini ve hasiyetini şerhetmiş.” (Sikke-i Tasdik)

“İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi çok imamlar Celcelutiye'yi şerh etmişler.” (Sikke-i Tasdik)

Celcelutiye’nin konusu, aslen Allah Teala’ya karşı, Esma-i Hüsnası ve Kur’an surelerinin isimleriyle ile yapılan bir münacattır. İçinde İsm-i Azam’ı taşıyan bu dua, ilm-i cifir ve ebced hesabı kaideleriyle gelecekten bazı haberlerin şifrelerini taşır.

İnternet sitelerinde bazı tercüme denemeleri olmakla beraber, içinde Süryani ve İbrani isimler hakkıyla anlaşılamadığından, henüz layıkıyla bir tercümesi yapılamamıştır. Şu linkten mevcut meallerinden birine ulaşabilirsiniz.

Risale-i Nur’da, Celcelutiye’nin konusu hakkında şu ifadeler vardır:

“Celcelutiye'nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden (gelecekteki işlerden) haber veriyor.” (Sikke-i Tasdik)

“Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.” (Sikke-i Tasdik)

“Celcelutiye, Süryanice bedi' demektir ve bedi' manasındadır.” (Sikke-i Tasdik)

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ahirzamanın dehşetli imansızlık fitnesi içinde imana çok büyük hizmetler eden Risale-i Nur’un, Celcelutiye’nin işaretleri içinde çok mühim bir yer tuttuğunu şu ifadelerle anlatır:

“Celcelutiye, Süryanice bedi' demektir ve bedi' manasındadır İbareleri bedi' olan Risale-i Nur, Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanice bedi' manasında ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan bedi-ül beyan ve bedi-üz zaman olan Risale-i Nur'un; hem ibare, hem bereketiyle, beni teşettütten perişaniyetten hıfzeyle ya Rabbi!" meali; tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ise, gaybî işaret eder diyebiliriz. Hem madem Celcelutiye'nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden haber veriyor.” (Sikke-i Tasdik)

“Geceleyin Celcelutiye'yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdar risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarih bir surette gaybdan haber vermek çok zararları bulunduğundan, hikmete münafî olduğu cihetle hikmet-i İlahiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti.” (Sikke-i Tasdik)

“Ben Celcelutiye'yi okuduğum vakit, sair münacatlara muhalif olarak kendim bizzât hissiyatımla münacat ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisanıyla taklidkârane olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ı ruhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risale-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladım ki; o halet, bu münasebetten ileri gelmiş. (Sikke-i Tasdik) 

25 Haziran 2016 Cumartesi

Bediüzzaman Said Nursi ve Hz.Hızır (a.s)

Bediüzzaman Said Nursi ve Hz.Hızır (a.s)

Hz. Hızır (as), Hz. İbrâhim (as)’dan sonra Hz. Mûsâ (as) döneminde yaşamış ve peygamber olması kuvvetle muhtemel, hikmet ve ilim sahibi bir şahsiyettir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hızır’ın (as) isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi’nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ (as) ile ilgili kıssadan “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul...” 1 diye sözü edilen şahsın Hz. Hızır (as) olduğu anlaşılmaktadır.
 Çünkü bizzat Peygamber Efendimizden (asm) gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir. 2

Ayrıca, Hz. Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (asm) buyurdular ki: “Hızır’ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi.” 3

Ebü’d-Derdâ (ra) bir gün Mekke-i Mükerreme’de bir dağın üzerine çıktı. Orada hâlinden ve tavrından sâlihlerden olduğu anlaşılan birisini gördü. Yanına giderek “Bana nasîhat et” dedi. O da; “Nasîhat olarak ölüm sana kâfidir” dedi. Ebü’d-Derdâ; “Daha fazla nasîhat et” deyince, o da; “Gam, tasa bakımından kabri düşünmek kâfidir” dedi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ, Resûlullah Efendimizin (asm) huzûruna gelerek bu hâli haber verdi. Peygamber Efendimiz; “O zât, kardeşim Hızır’dır” buyurdu. 4

İmâm-ı Rabbânî’de Hızır (as) ile ilgili şöyle bir hadiseden bahseder.

Bir gün sabah vakti toplanmıştık. İlyas (as) ile Hızır (as) rûhânî şekillerde geldiler. Hızır (as) rûhânî olarak dedi ki; “Biz rûhlar âlemindeniz. Allahü Teâlâ bizim rûhlarımıza öyle bir kuvvet vermiştir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yaptığı işleri bizim rûhlarımız da yapar. İnsanların yaptığı gibi yürürüz, dururuz, ibâdet ederiz”. 5

Sahîh-i Buhâri’de bir hadîsde Hz. Hızır’ın (as) ilmi ile Hz. Musa’nın (as) ilmini açıklayan bir ifâde vardır. Şöyle ki; ”Hızır (as): “Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin yâ Mûsâ! Bende Allâh’ın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki; sen onu bilemezsin. Sende de Allâh’ın verdiği öyle bir ilim vardır ki; onu da ben bilemem.” cevâbını verdi.” 6

Bedîüzzamân Hazretleri ise özellikle Birinci Mektup ve diğer eserlerinde Hz. Hızır (as) hakkında şu îzâhâtları yapmaktadır.

Hazret-i Hızır Aleyhisselâm ikinci hayat tabakasındadır. Bu hayat tabakasında Hazret-i Hızır (as) bir derece serbesttir. Ya’nî, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilir. Bizim gibi beşeriyet levâzımatıyla daimî kayıtlı değildir. Bâ’zen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değildir.

Ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları olduğu ve görüştükleri tevâtür derecesinde nakledilir.

Makâmât-ı velâyette, yanî velilik ve ermişlik makâmlarında bir makâm vardır ki, “Makâm-ı Hızır” tâbir edilir. O makâma gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâ’zen o makâm sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur. Böylece bir iltibas vâki olur.7

Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayırhâh, iyilik isteyen ve nûrânî bir zattır. En zor zamanlarda “Hızır gibi imdâda yetişti.” 8 sözü çok mânidardır. Bu mânâda Üstad da “Risâle-i Nûr, Hızır gibi imdâda yetişti.” 9 diyerek Risâle-i Nûrların bu dehşetli helâket ve felâket asrında imdâda yetişerek îmânları kurtardığına işâret etmektedir.

On Dokuzuncu Mektup’ta ise Bedîüzzamân’ın “Hazret-i Hızır’ın âb-ı hayat çeşmesi gibi meded-res ve şifa-resan…” 10 olduğunu ifâde etmesi meded ve imdad yetiştiren hayattar bir nûr verip yardım ettiğine işâret etmektedir. Bazı evliyanın ve kişilerin ise Hz. Hızır’dan ders alması vardır ki; On Altıncı Lema’da Zülkarneyn ünvânında bulunan zatın Yemen padişahlarından birisi olduğu ve Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş olup Hazret-i Hızır’dan ders almış olduğu da bildirilir. 11

Makâm-ı Hızır ise, Hz. Hızır`ın (as) makâmıdır. Yirmi Dokuzuncu Mektupta bu mânâda şu îzâhâtlar vardır.

“Makâmât-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazîfesinin hususiyeti bulunduğu ve Kutb-u Âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münâsebet-i hassası olduğu gibi, bazı meşâhirle münâsebettar bazı makâmat var. Hattâ o makamlara Makam-ı Hızır, Makam-ı Üveys, Makam-ı Mehdiyet tabir edilir.” 12

Bu mevzû ile alâkalı Bedîüzzamân Hazretleri ile Hızır (as) arasında geçen iki hatıra var. Bu hatıraların ilki şöyledir.

“Yarbay Reşat Bey, Konya’da arkadaşına, Bedîüzzamân Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstad’ın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, ‘Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik Köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bedîüzzamân’ı soralım’ diyor.

“Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübârek bir zat olan Ahmed Ağa’nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:

“Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarîkat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü’l-Aktab’a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (asm) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun mânevî makâmını size anlatmaya çalışayım.

“Bir gün Hızır (as) gelerek, ‘Eskişehir’de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bedîüzzamân’a gidelim ve duâ etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin’ dedi. Beraberce gidip, Bedîüzzamân’a vaziyetini anlattık. ‘Haberim var, haberim var’ dedi. Hızır (as), ‘Dağlara gidip duâ edelim’ dedi. Bedîüzzamân, ‘Ben hastayım, siz dağlara çıkıp duâ edin, ben buradan duâ edeceğim’ dedi. Eğer onun duâsı olmasaydı, Eskişehir’de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.’

“Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı iknâ’ olup Bedîüzzamân ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.

“Emirdağ’daki Büyük Caminin İmâmı Hafız Nuri Efendi, Eskişehir’deki Odunpazarı Camii İmâmı Gönenli Hafız’ın talebesi idi. Bir gün aralarında münâkaşa geçmiş ve birbirlerine darılmışlar. Bu durumu haber alan Üstad, Emirdağ’dan kalkıp Eskişehir’e gelmiş ve Hafız Nuri’yi bulmamızı söylemişti. Ben gidip Hafız Nuri’yi buldum, getirdim. Üstad, Hafız Nuri’ye, ‘Kardeşim, Gönenli Hafız hakîkî bir hafızdır. Aranızda bir nizâ çıkmış. Senin namına gidip ondan özür dileyeceğim’ dedi.

“Üstadın sözlerini duyan Hafız ağlamaya başladı ve ‘Üstadım, senin gitmene lüzum yok. Ben giderim, barışırım’ dedi. Gerçekten, bir müddet sonra Gönenli Hafız, Emirdağ’a gitmiş ve talebesi ile barışmıştı.13

İkinci hatıra ise şöyle cereyan etmiştir.

“Konya’nın Sarayönü kazasının Lâdik Köyü’nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübârek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselâmla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübârek insandı. “Üstad’ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir’de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad’ın Eskişehir’e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:

“Bediüzzaman her gün Eskişehir’e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?’

“Hakîkaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, duâ edip geliyordu.

“Ona vazîfe verdiler. Sen duâ et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, duâ et, Cenâb-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir’e...” Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu.

Dipnotlar:

1. Kehf Sûresi ;18/65,

2. Buhârî, İlm 16, 44, Müslim, Fedâil 170-174,

3. Buhari, Enbiya 27,

4. Mevlânâ Abdurrahmân Câmi,

5. İmâm-ı Rabbânî,

6. Sahîh-i Buhâri- Kitâbü’l İlim,

7. Mektubat, 2006, s: 15,

8. Sözler, 2004, s: 53,

9. Kastamonu Lâhikası - Mektup No: 35,

10. Mektubat, 2004, s: 244,

11. Lem’âlar, 2005, s: 277,

12. Mektubat, 2004, s: 757,

13. Son Şahitler 3. Cild s. 199 (Muhiddin YÜRÜTEN’in hatırası),

14. Son Şahitler 2. Cild s. 428

(Dr. Tahir BARÇIN’ın hatırası)

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Bediüzzaman'ın Gelecekle ilgili Bazı Haberler Vermesi Hakkında

Bediüzzaman'ın Gelecekle ilgili Bazı Haberler Vermesi Hakkında

Şu âyet-i kerîme, haşmetli bir üslubla Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını ilân eder:

“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıklarında hiçbir dane yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yaş ve kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (En’am, 6/59.)

“Gaybı bilen O’dur. Gaybını, razı olduğu Rasul'den başkasına bildirmez...” (Cin, 72/26 ve 27)

Demek ki, “Gaybı Allah’dan başkası bilemez” hükmünün de bir istisnâsı söz konusudur. Allah’ın bildirmesi şartıyla gaybı Allah’dan başkası da bir derece bilebilir. Âyetteki, “Razı olunmuş Rasul” ifâdesi değişik şekillerde tefsir edilmiştir.

Bazılarına göre, buradaki “rasul”den murat peygamberdir. Yani, Allah, gaybını ancak bir peygambere bildirir. Bu yönüyle âyet velilerle, sihirbaz ve kâhinlerin gaybî bilgisini reddetmektedir. Çünkü sihirbaz ve kâhinler, Allah’ın rızasından en uzak ve gâdabına en lâyık kimselerdir. Veliler ise, her ne kadar Allah’ın razı olduğu kişilerse de, peygamber değillerdir.

Bu mes'elede, şu hususlara dikkat çekmek istiyoruz:

1. “Rasul” ifâdesi sadece peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Nitekim,

“Allah meleklerden ve insanlardan 'rasuller' seçer.” (Hac, 22/75)

âyeti, açık manasıyla bunu belirtmektedir.

2. Âyetteki “Rasul” kelimesi, meleği de içine aldığına göre, meleğin bazı veli kişilere ilhâm getirmesi hiç de reddedilecek bir durum değildir. Nitekim hâdiste,

“Âdemoğluna şeytanın da bir dokunuşu, meleğin de bir dokunuşu vardır.” (Tirmizi, Tefsir 2/35)

buyrulmuştur. Ayrıca görüleceği üzere, bazı veliler bir takım gaybî sırlara mazhâr olmuşlardır.

3. İlâhî kelâma mazhâriyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilhâm gibi bir yolla, gâybdan bazı sırlara muttâli’ olmaları mümkündür ve vâkidir. Nitekim şu âyet, Allah’ın insanlarla konuşma prensibini dile getirmektedir:

“Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şûra, 42/51)

     a. Allah’ın vahiyle konuşması, vahyin şiddet ve zâaf yönüyle çeşitli mertebelerini içine alabilir. Hem Peygamberlere, hem de Hz. Musa’nın annesinde olduğu gibi, diğer insanlara, gerek yakazada, gerekse rüyada olan ilâhî mesajı ifâde eder. Dolayısıyla, buradaki vahiy, “ilhâm” mânasını da tazammun etmektedir.

     b. Allah’ın perde arkasından konuşması, Hz. Musa’nın ilk vahye mazhâr olduğunda doğrudan ilâhî hitabı duyması gibi durumları içine alır.

     c. Allah’ın bir elçi vasıtasıyla konuşması, Hz. Cebrail’i Peygamber'ine gönderip, vahyini bildirmesi tarzındaki durumları bildirmektedir.

Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek Peygamber'ine, gerekse bazı hâs kullarına bir takım sırlarını bildirmektedir. Gaybî sırlara mazhâriyette herkes aynı derecede değildir. Bazı insanlar, bir gayb âleminin varlığından bile haberdar değilken, bazıları da gayb âlemine bir derece âşina olurlar. İnsan kalbi çok hassas bir alıcıdır. Hem telsiz, hem faks, hem televizyon, hem radar görevlerini yapabilen bir alet düşünelim. Kullanmasını bilen biri, böyle bir aletten ne kadar çok istifâde eder. Bilmeyen ise, onu bir metal yığını olarak görür. İşte, insanın kalbi böyle bir aletten çok daha hassas bir alıcıdır. Kalbini zikirle, tefekkürle şeffaflaştıran Zâtlar, pek çok gaybî sırlara mazhar olabilirler. Bediüzzaman'ın böyle sırlara mazhâr bir kişi olduğu, eserlerinden anlaşılmaktadır. Hassas cihazlar iyi bir bakım ve itinâ istediği gibi, böyle zâtların da kalbî hayatlarına çok itinâ göstermeleri gerekir.

Kur'ân'ın sırlarına mazhâriyette hassas bir alıcı olan Bediüzzaman, talebeleriyle ve İslâm âlemiyle ilgili olayları hissetme hususunda da, son derece duyarlıdır. Mesela, mektuplarından birinde der:

"Hulusî'nin bir gâilesi var diye hissediyorum. Merak etmesin, Risale-i Nur'un şakirtlerine inâyet ve rahmet nezâret ve himâyet ederler." (1)

Hulusi Bey, Bediüzzaman'ın talebelerindendir. Orduda subay olarak görev yapmaktadır. 1938'de Dersim İsyânı sebebiyle, isyan bölgesine gideceği sırada tedirgin bir vaziyette iken, Bediüzzaman'ın bu mektubu eline geçer, rahatlar. (Şahiner, Son Şahitler, I/40-41)

Bir gün Barla'da bir kaç talebesiyle evine dönerken, birden sebepsiz "Benden ne istiyorsunuz" diye ehl-i dünyaya bağırmaya başlar. Eve geldiklerinde durum anlaşılır. Yedi-sekiz polis, evde kendisini beklemektedir. (2)

Kastamonu'da sürgünde iken, İsparta'daki talebelerine yapılan taarruzu hisseder. Haberleşme imkanı olmadığı halde, yanındaki Emin ve Feyzî isimli talebelerine der:

"Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz, bir halt edemezler."(3)

“Alem-i İslam'a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.” sözü, O'nun bu yönünü açıkça göstermektedir.(Tarihçe-i Hayat, s.123) Yanında kalan talebelerinin de belirttiği gibi, Bediüzzaman'ın bedenî bir rahatsızlığı olmamakla beraber, Müslümanlar aleyhinde durumlar olduğunda rahatsız olup yatağa düşmektedir. Diğer gün, olay gazetelerde yer aldığında, işin iç yüzü anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman'ın ifâdesiyle, "Şuurî ve ihtiyârî olmayan çok in'ikasât vardır." (Barla Lâhikası, s. 249) Yani, kişinin şuuru ve irâdesi dışında çok yansımalar olur. Mesela, sizinle ruhî münâsebeti kuvvetli birisinin hastalığı, daha siz onun hastalığını bilmeden az- çok size de yansır. Sizi ilgilendiren sevindirici bir gelişme, daha haber size gelmeden sizi neşelendirir. İşte, "Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir" diyen Bediüzzaman, bütün İslâm milleti için çalıştığından, onların dertleri ile dertlenmiş, neş'esiyle sevinmiştir.(Hutbe-i Şâmiye, s. 59) Özellikle, başında bulunduğu iman hizmetindeki yakın mesaî arkadaşları ve sadık talebelerinin hizmete taalluk eden hallerini, pek çok kereler kalbinde yansımış olarak bulmuştur.

Bediüzzaman'ın, gaybın geleceğe yönelik kısmıyla ilgili dikkat çekici ifâdeleri vardır. Bunlardan bir kısmının geleceğe yönelik haber olduğu açıkça bellidir. Birazdan örnekleri gelecektir. Bir kısmı ise, ilk bakışta gaybî haber niteliği taşımaz. Fakat zamanın akış seyri içinde, ondaki gaybî mana ortaya çıkar. Mesela, Bediüzzaman güneş sisteminden bahsederken "Küremizle beraber on iki seyyâre" (gezegen) ifâdesini kullanır. (Sözler, s. 627.) O yıllarda yedi gezegen bilinmektedir. Daha sonra bu sayı dokuza çıkmıştır. 1970'li yıllarda onuncu gezegen bulundu. Daha sonra onbirinci gezegenin yörüngesi keşfedildi. Sistemin tamam olabilmesi için, onikinci gezegenin de olması gerektiği sahanın uzmanlarınca belirtilmektedir.

Bediüzzaman, Urfa ilimizden bahsederken, "Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir" der. (Emirdağ Lâhikası, s. 433.) Bu ifâdede ilk bakışta gaybî bir haber yoktur. Fakat GAP projesi neticesinde, bu ilimizin toprakları muazzam bir berekete kavuşmuştur. Bediüzzaman'ın, 1939'da meydana gelen Erzincan depremiyle alakalı olarak değerlendirmeler yaparken, "Ramazan-ı Şerîfin teravih vaktinde..." ifâdesi, 1992 depreminde anlaşılmıştır. (Sözler, s. 157.) Çünkü, 1939'daki deprem Ramazan'da ve terâvih vaktinde değildir. 1992 depremi ise, Ramazan'ın terâvih vaktine tevâfuk etmiştir.

"Sözler" isimli eserinde, Bediüzzaman'ın bir temsil içinde yer alan şu ifâdeleri, aya çıkılacağından ve ayın durumundan haber vermektedir:

"Şimdi sen dâhi ey katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle ta Kamer'e (aya) kadar terakki ettin. Kamere girdin. Bak, kamer kendi zatında kesâfetli, zulümatlıdır. Ne ziyâsı var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin fâidesiz gitti..." (Sözler, s. 315.)

Bir de, Bediüzzaman'ın eserlerinde yer almayıp da, şifâhen söylediği şeylerin zamanla çıkması olayı vardır. Meselâ, 1943 Eylül'ünde Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, mâkam odasında Bediüzzaman'ın sarığına ilişmek ister. Bediüzzaman, "Başından bul Nevzat" diye bedduâ eder. 9 Temmuz 1946'da, Vali Tandoğan başına kurşun sıkarak intihar eder. (Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Saîd Nursî, s. 323.)

Bu türden olaylar çoktur. Biz bu çalışmada, kitâbî olanları tesbitle iktifâ edeceğiz. Şimdi konunun örneklerine geçebiliriz:

RUSYA'NIN ÇÖKÜŞÜ:


Bediüzzaman, 1910'da İstanbul'dan Van'a giderken Tiflis'e uğrar. Şeyh Sân'an tepesinde, dikkatlice etrafı temâşa ederken, bir Rus polisi yanına gelir. Aralarında şu muhâvere cereyan eder:
-Niye böyle dikkat ediyorsun?
-Medresemin planını yapıyorum.
-Nerelisin?
-Bitlis'liyim.
-Bu Tiflis'dir.
-Bitlis - Tiflis birbirinin kardeşidir.
-Ne demek?
-Asya'da, âlem-i İslâm'da üç nur birbiri arkası sıra inkişâfa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişâf başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallus edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
-Heyhat, şaşarım senin ümidine!..
-Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
-İslâm parça parça olmuş.
-Tahsîle gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstâid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talîm alıyor. İlâ âhir...

Yahu, şu asilzâde evlad şehâdetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını afâk-ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev'i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını i'lan edecektir." (Sünühat, s. 51-53)

Bediüzzaman'ın ifâdelerinde yer alan "üç nur ve üç zulmet" yoruma açık ifâdelerdir. Fakat netice şudur ki: İslâm âleminde ardarda müsbet gelişmeler olacak, Rusya'da da kötüye gidiş yaşanacaktır. Bunun neticesinde, Bediüzzaman medresesini Tiflis'de açacaktır. Bu gaybî haber gerçekleşmiştir. Bugün Tiflis'de Risale-i Nur medresesi açılmıştır ve hizmet etmektedir. "Bitlis ve Tiflis birbirinin kardeşidir" ifâdesi, 1980'li yıllarda bu iki şehrin "kardeş şehir" ilân edilmesi şeklinde tecelli etmiştir.

Ayrıca, Bediüzzaman'ın haber verdiği İslâm ülkelerinin istiklâllerine kavuşması da aynen zuhur etmiştir. Rusya'da ki müstebid perde yırtılmış, çekilmiş, buradaki müslüman halk, müstâkil devletlerini kurmuşlardır. "Kafkas ve Türkistan'ın" Rus harb okulunda talim görmeleri, buralarda hürriyet ilânını takiben çıkan çatışmalara işaret olabilir. İngiliz Siyâsal Mektebinde okuyan Mısır ise, siyâsi yoldan bağımsızlığına kavuşmuştur. İslam devletlerinin İslâm bayrağını cihanın her tarafında dalgalandırmasını da, inşâallah önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

RUSYA'DAKİ İSLAMİ GELİŞMELER:

Daha 1910'lar da Rusya'nın çökeceğini söyleyen Bediüzzaman, 1950'li yıllardaki bir mektubunda ise, Rusya hakkında şunları söyler:

"İki dehşetli harb-i umuminin (dünya savaşının) neticesinde beşerde hâsıl olan, bir intibâh-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat'iyyen dinsiz bir millet yaşayamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlâkı kıran ve hak ve hakîkata dayanan ve hüccet ve delile istinâd eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur'ân ile bir musalaha veya tâbi olabilir. O vakit, dörtyüz milyon ehl-i Kur'ân'a kılıç çekemez." (Emirdağ Lâhikası, s. 331.)

Hiç bir dine hayat hakkı vermeyen komünist sistemin çöküşünden sonra, Rusya yeniden bir din arayışına girmiştir. Bugün Rusya'da hem hristiyanlar, hem de müslümanlar yoğun bir hizmet yarışı içindedirler. Burada yüzlerce Türk Koleji, Rusların da bulunduğu geniş bir yerleşim alanı içinde hizmet vermektedir. Ayrıca, gayrıresmî bir şekilde, oralarda İslâm'a hizmet eden hayli gönüllü kuruluşlar ve şahıslar bulunmaktadır. Bütün bunların çalışmaları neticesinde, İslâmiyet Ruslar içinde hızla yayılmaktadır.

İNKILÂBLAR VE KUR'ÂN'IN GALEBESİ:

Bediüzzaman, I. Dünya savaşı öncesi talebelerine, ısrarla ve tekrarla şunu söyler:

"Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele-i içtimâî ve beşerî olacak. (Sosyal ve beşeri büyük bir sarsıntı olacak) Benim dünya terki ile inzivâma ve mücerred kalmama gıbta edecekler."(Emirdağ Lâhikası, s. 368.)

Kendisinin şu ifâdeleri de, üstteki mânayı te'yîd etmektedir:

"Eski harb-i umumîden evvel ve evâilinde (I. Dünya Savaşı öncelerinde) bir vâkıa-ı sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden, o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: 'Ana korkma! Cenâb-ı Hakk'ın emridir. O Rahîm'dir ve Hakîm'dir.' Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir Zât bana âmirane diyor: 'İ'câz-ı Kur'an'ı beyan et!' Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabtan sonra, Kur'ân'ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdâafa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; Îcâzı, onun çelik bir zırhı olacak..."(Mektubat, s. 368.)

Zaman, üstteki ifadelerin doğruluğunu göstermiştir. I. Dünya savaşı maddî bir deprem olarak Osmanlı Devletini çökertmiş, ardından Kur'an'a saldırılmıştır. Hilâfet, medreseler, tekyeler gibi, Kur'ân etrafındaki surlar ortadan kaldırılmış, fakat neticede Kur'an'a bir zarar verememişlerdir. 1950'lerden sonra bu millet, "Yeniden bir diriliş" hamlesi gerçekleştirmiştir. Din dersinin okutulmadığı, Kur'ân okutmanın yasaklandığı bir dönemden, din dersinin anayasaya girdiği, yüz binlerce İmam-Hatip lisesi öğrencisi, Kur'an Kursu öğrencisi bulunan günlere gelinmiştir. Üniversitelerde dine yeniden dönüşün yaşanması da, Kur'an'ın galebesine güzel bir örnektir.

İSTİKBÂL İSLAM'INDIR:

1910'lu yıllar, İslâm âlemi'nin en zor ve en sıkıntılı yıllarıdır. Hemen hemen bütün İslâm devletleri ecnebi sömürgesi altındadır. İslâm âlemi'nin lideri ve hilafetin merkezi olan Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı depremiyle çökmüştür. "Âlem-i İslam'a indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum." diyen Bediüzzaman, dehrin olaylarından şiddetle muzdârib iken, mana âleminden bir teselli alır. Şöyle ki:

"Bir Cum'a gecesinde nevm ile âlem-i misal girdim. Biri geldi, dedi: Mukadderât-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor. Gittim, gördüm ki, münevver, emsâlini dünyada görmediğim selef-i sâlihinden ve âsârın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclisi gördüm."

Bu meclis, Osmanlı'nın mağlubiyetini ve İslâm'ın mukadderâtını ele alır. Karşılıklı soru - cevaplardan sonra, meclisten çıkan karar şudur:

"Evet, ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada, İslam'ın sâdası olacaktır." (Sünuhat, s. 30-36)

Herkesin ümitsizlik içinde olduğu o dehşetli günlerde, Bediüzzaman geleceğe hep ümitle bakmıştır. 1910' da, Doğu'da aşiretler içinde gezerken, gelecekle ilgili müjdeler verir. O'nun bu tarz konuşmalarına, mühim bir zât itirâz eder ve der:

"İfrât ediyorsun, hayali hakîkat gösteriyorsun. Bizi de techîl ile tahkîr ediyorsun. Zaman, âhir zamandır, gittikçe fenâlaşacak."

Bediüzzaman şu cevabı verir:

"Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum, müstâkbeldeki insanlarla konuşacağım. Ey 300 seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nur'un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile bizi temaşa eden Saîdler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmedler ve sâireler.. Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız 'Sadâkte' deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, (çağdaşlarım) varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla, sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler, Cennet - âsa (cennet gibi) bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır."

(...) Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada mâziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın hakikatını hayal tevehhüm etsinler. Zirâ ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili, (mes'eleleri) hakikat olarak sizde tahâkkuk edecektir." (Münâzarat, s. 87-89.)

Bediüzzaman'ın bu heyecan dolu ifâdeleri, kuru bir temenniden ibâret değildir. Hicri 1300'den sonraki dönemin parlak bir dönem olacağına işâret edilmiştir. Hicri 1400'e tekâbül eden, 1980'li yıllar, ülkemizde ve İslâm âleminde, hatta insanlık âleminde İslâmî hizmetlerin hızla yayıldığı bir dönemin başlangıcı gibidir. Fakat bedbîn, ümitsiz insanların böyle bir İslâmî gelişmede katkıları olmayacaktır. Ümitsizlik telkiniyle, hiç olmazsa başkalarına engel olmamaları için, Bediüzzaman onlara şöyle seslenir.

“İşte, ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, hakîkat-ı İslâmîyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin.” (Münazarat, s. 89.)

Yani, ey ayakta gezen cenazeler. Gelen neslin önünde durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, İslâm gerçeğini hakkıyla kâinat üzerinde dalgalandıracak olan "Yeni nesil" gelsin. 1911' de, Şam'da Emeviye Camii'nden verdiği hutbede, İslâm âleminin temel meselelerine temas eden Bediüzzaman, orada da gelecekle ilgili kesin kanâatini şöyle belirtir:

"İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'an'iye ve imaniye olacak."(Hutbe-i Şâmiye, s. 21.)

Yani, istikbâle Kur'ân ve iman hakîkatleri hükmedecek. Öyle ki Müslüman olmayan ülkeler bile, Kur'ân'ın hakîkatlerine yönelme lüzumu hissedecekler. Mesela, fuhuş bütün milletlerin başının belasıdır. Bundan kurtuluş, meşru nikâhla mümkündür. Hem mesela, fâiz bütün devletlerin problemidir. Günümüzde Amerika'da "Sıfır faizli sisteme nasıl ulaşılır?" araştırmaları yapılmaktadır. Bunun anlamı, Kur'ân'ın bir hakîkatına yönelim demektir.

"Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı akliye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek." (Hutbe-i Şâmiye, s. 27)

“Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki, Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu." (Hutbe-i Şâmiye, s. 54)

1970'li yılların başında Almanya'da Alman asıllı üç - beş Müslüman varken, günümüzde bunların sayısının yüzbinleri aşması; Avrupa'nın pek çok yerinde kiliselerin câmiye çevrilmesi gibi olaylar, Bediüzzaman'ın üstteki ifâdelerini doğrulamaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyeti, bu tarz gaybî müjdelerin esasını teşkin eder:

"Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise, kâfirler hoşlanmasalar da nurunu tamamlayacaktır." (Saf, 61/8)

BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ:

Rusya'nın çöküşünü haber veren Bediüzzaman, Batı medeniyetinin de çökeceğini belirtir. Batı medeniyetini tahlîl ederken, esaslarının çürüklüğüne dikkat eder. Şöyle ki (mana olarak):

Bu medeniyetin;
- Dayanak noktası kuvvet,
- Hedefi menfâat,
- Düsturu mücâdele,
- Kitleler arasındaki bağ, başkasını yutmakla beslenen ırkçılık.
- Hizmeti, hevâ ve hevesi teşci ve arzularını ve metâlibini teshîldir. (Sünuhat, s. 33.)

Bu gibi çürük temellere dayanan bir medeniyette, ister istemez medeniyetin kötü yönleri, iyi yönlerine galip gelecektir.

Bugünkü görünümüyle Batı medeniyeti, nefse hizmet eden bir medeniyettir. Her türlü gayr-ı meşru eğlenceler, âdeta bir örf haline gelmiştir. Aile bağlarının zayıfladığı, içki ve uyuşturucunun her kesimde kullanıldığı bir medeniyetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Bediüzzaman'ın tesbitiyle, Batı medeniyeti, "Kurtlanmış bir ağaç" hükmündedir. (Hutbe-i Şamiye, s. 36)

Batan Batı medeniyetinin yerini, İslâm medeniyeti alacaktır. "Nasıl olur? Batı medeniyeti nasıl batar? Pek iç açıcı görünüme ahip olmayn İslâm ülkeleri, yeni ve parlak bir medeniyeti nasıl gerçekleştirirler?" şeklinde zihinlerde meydana gelebilecek sorulara, şu ifâdeler bir cevap niteliğindedir:

“Bakınız, zaman hatt-ı müstâkim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki, küre-i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazan terâkki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'i beşerin dâhi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah.” (Hutbe-i Şamiye, s. 37-38)

Yani, zaman düz bir hat üzerine hareket etmiyor ki, başlangıçla son nokta birbirinden uzaklaşsın. Belki dünyanın hareketi gibi, bir dâire içinde dönüyor. Bazan ilerleme içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan gerileme içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın dâhi bir sabahı, bir baharı olacaktır inşâallah. Bediüzzaman'ın zamanın dâirevî hareketiyle ilgili tesbiti,

"... O günler, (galibiyet - mağlubiyet günleri) biz onları insanlar arasında evirir, çeviririz..."(Âl-i İmran, 3/140)

âyetinin bir tefsîridir. Evet, milletlerin de hayatında gece ve gündüz, kış ve yaz vardır. Batı'nın karanlıklar içinde kaldığı ortaçağda, İslâm âlemi medeniyetin zirvelerindeydi. Mesela, Şanlı Osmanlı Devleti, en kuvvetli bir devletti. Endülüs Emevi Devleti, Avrupanın ilim merkeziyi. Fakat üç asırdır, maddî planda onlar ilerledi, müslümanlar geri kaldı. Şimdi ise İslâm âlemi yeni bir diriliş heyecanı yaşıyor. Bir yandan Rusya'dan bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri, bir yandan ülkemizde yetişen genç ve dinamik imanlı kadrolar, ülkemizi İslâm âlemine lider ülke yapabilecek bir görünüm arz etmektedirler.

"Mekke'de olsam da buraya gelmek lazımdı" diyen Bediüzzaman, Türkiye'yi en mühim bir cephe olarak görür. (Emirdağ Lahikası, s.180.) Buranın kurtulması, İslâm âleminin kurtulması demektir. Kendisi, bu ümidini şöyle dile getirir:

"Rahmet-i İlâhiye'den ümit kesilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur'ân'ın hizmetinde istihdâm ettiği ve ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat (geçici) arızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir." (Mektubat, s. 327)

II. DÜNYA SAVAŞI:

20. Yüzyıl iki büyük dünya savaşına sahne olur. Bunlardan birincisi, Osmanlı Devleti'nin çökmesini netice verir. İkincisi ise, Osmanlı Devlet'ine darbe vuranların başlarına inen bir musibet görünümündedir.
Bediüzzaman, I. Dünya savaşı sonrası yazdığı, yarı manzum Lemeât isimli eserinde, iki yerde, II. Dünya savaşına işâret eder. Şöyle ki:

"Beşer, hayatını isterse, envâ-yı ribâyı öldürmeli." (İinsanlık, hayatını isterse, her türlü fÂizi öldürmeli) başlıklı yazısının devamında şöyle der:
"Beşer bunu isterse, sarılmalı zekâta, ribâyı tard etmeli.
Kur'ân'ın adâleti bâb-ı âlemde durup, ribâya der:
"Yasaktır, hakkın yoktur dönmeli."
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille,
Müthişini yemeden, bu emri dinlemeli." (Sözler, s. 661.)

Yani Kur''ân, âlem kapısında durup, fâize "Yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Fakat bu emir dinlenmeyince, insanlık I. Dünya savaşıyla bir tokat yer. Daha müthişini yemeden bu emri dinlemeli.
II. Dünya savaşından sonra Bediüzzaman, üstteki yazısına şu dipnotu düşer:

"Kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir. Evet, beşer dinlemedi, bu II. Harb-i Umumî ile dehşetli silleyi de yedi."
“Kurun-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinâyet,
Hem gadr ve hem hıyânet,
Şu medeniyet-i hâbise, tek bir defa da kustu,
Midesi daha bulanır.” (Sözler, s. 665)

Yani, ilk çağlardaki bütün vahşet ve cinâyeti, zulüm ve hıyaneti, şu habis medeniyet tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır).

Bediüzzaman, bu ifâdelerine de şu dipnotu düşer:

"Demek daha dehşetli kusacak, evet, iki Harb-i Umumî ile öyle kustu ki, hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi."

Bediüzzaman Saîd Nursî, Fil Suresi'nde zikredilen Ebâbil kuşlarının, Kâbeyi tahribe gelen orduyu siccilden taşlarla bombalaması olayına dikkat çekerek şöyle der:

“(Termîhim bihıcaretin) cümle-i kudsiyesi 1359 edip, dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.” (Kastamonu Lahikası, s. 225)

Evet, II. Dünya Savaşı, Osmanlı'yı çökertenlerin başlarına inen semavî bir bela gibi tecelli etmiştir. Önce Almanya ve İtalya birleşip İngiltere ve Fransa'ya büyük kayıplar verdirmiş, şehirlerini ve medeniyetlerini bombardıman etmişlerdir. Sonra ise, savaş aleyhlerine dönmüş, kendileri de perişan olmuşlardır. Böylece zalimler, zalimlerin cezasını vermekte aracılık etmişlerdir.

Bediüzzaman, üstte zikredilen değerlendirmesinden sonra, geleceğe yönelik şu ifadeleri kullanır:

"Evet, bu tokattan pür-şer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur'ân'a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye (göktaşları) başlarına yağacağını, bu sûre bir mâna-yı işarî (işârî bir mana) ile tehdîd ediyor." (Kastamonu Lahikası, s. 227)

1940'lı yılların sonbaharında gazetelerde çıkan bir haber, üstteki ifâdeleri doğrular tarzdadır. Şöyle ki:

"Bu baharda, Rusya'nın Vilâdivostok ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsâli görünmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü 25 metre uzunluğunda ve 10 metre boyundadır. Düştüğünde, etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş."

"İşte bu fıkra, doğrudan doğruya bu taşlara işaret olmasına iki emâre var:

1. Şimdiye kadar gelen semavî taşlar, bir - iki karış oldukları halde, böyle 25 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavâtın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir."

2. Bütün zemin yüzünü ve nev-i beşeri tehdîd eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir.” (Emirdağ Lahikası, s. 213)

ANARŞİ:

Anarşi, 1969 üniversite öğrenci hareketleri sonunda Türkiye'nin kullanmaya başladığı kelimelerden biridir. Bediüzzamanın Mektubat isimli eserinde kullandığı şu ifâdeler, Türk Milletine de devam edecek bir fitneyi gösterir:

"Türk unsurunda ebedi kabil-i iltiyâm olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet o iki kuvvet ile oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir." (Mektubat, s. 439)

"Sağ - sol olayları" "Türk - Kürt mes'elesi", "Alevî - Sünnî ayırımı" ve şimdilerde alevlendirilmek istenen, "Lâik - Anti Lâik" taksimi, üstteki cümlenin görünümlerindendir. Güçlü bir Türkiye istemeyen dış güçler, bu gibi ayrımlarla fitneyi körüklemekte, anarşiyi desteklemektedirler. Bazı idârecilerin bilerek veya bilmeyerek yaptıkları yanlış icraatlar, böyle fitnelerin uyanmasına vasat hazırlamıştır. Bediüzzaman, 1947'lerde idârecilere şu hatırlatmaları yapar:

"Efendiler! Siz ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur'la uğraşıyorsunuz? Kat'iyen size haber veriyorum ki, ben ve Risale-i Nur, sizinle değil mübâreze, belki sizi düşünmek dâhi vazifemizin haricindedir. Çünkü Risale-i Nur ve hakîki şakirdleri, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye (gelecek nesle) gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyorlar."

(...) "Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirdlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idâm-ı ebediden ve ebedi haps-i münferidden kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya âit ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i âtinin bîçâreler kısmını dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalâlet-i mutlâkaya düşer, anarşist olur, daha idâre edilemez."

"Evet, eski terbiye-i İslâmiye'yi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an'ânât-ı milliye ve İslâmiye'ye (milli ve İslâmi an'ânelere) karşı yüzde elli lakaydlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmâreye tabi olup, millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyâsetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat'iyyen menettiği gibi; Risale-i Nur'u, hem şakirdlerini bu zamana karşı alâkalarını kesmiş. Hiç onlarla ne mübâreze, ne meşguliyet yok.” (Emirdağ Lahikası, s. 21-22)

Bu ikâzlara kulak verilmiş midir? Tam anlamıyla kulak verildiği söylenemez. Zira bu anarşi ve terörü ülkemiz yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir.

Bediüzzaman, Felâk Suresi ile ilgili bir yorumunda şunları söyler:

"(Ğasikın iza vekab) Mîlâdî 1971 olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak." (Şualar, s. 269)

1971 anarşinin tırmandığı yıllara tekâbül eder.

Ülkemizi hayli sarsan ve içimizde yaralar açan sağ-sol çatışması ve bölücü terör örgütünün eylemlerinden sonra, şimdi de Alevî-Sünnî ayırımıyla, bu millet birbirine düşürülmek istenmektedir. Aynı dinin mensublarının, teferruattaki farklılıklardan dolayı birbirine düşmanca bakması, cidden üzücü ve düşündürücüdür. Bediüzzaman'ın 1930'larda söylediği şu sözleri düşünmeye ve gereğince harekete ne kadar da muhtacız:

"Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve cemaat ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânasız ve hakîkatsız, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız! Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde alet edip, ezmesinde istimâl edecek. Bunu mağlup ettikten sonra, o aleti de kıracak. Siz ehl-i tevhîd olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirâkı iktizâ eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir." (Lem'alar, s. 26)

Anarşi konusunda son bir gaybî haberle bahsi noktalamak istiyoruz. Şöyle ki:

Bediüzzaman, siyâset üstü bir tavırla, milletin iman ve Kur'ân'ına hizmet etmiştir. "Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var..."(Mektubat, s. 71) sözleriyle tavrını ortaya koyar. Parti ayırımı yapmaksızın bütün müslümanları şefkatle kucaklar. Fakat her nedense Halk Partisi, hem tek partili dönemde, hem de 1950'lerdeki çok partili dönemde Bediüzzaman'la çok uğraşır. Bediüzzaman, yine engin bir şefkatle, kendisiyle uğraşan zihniyetin Halk Partisinin yüzde beşi olduğunu söyler, suçu onlara verir. Diğerlerini masum olarak görür.

Kendisinin bu partiyle ilgili şu cümleleri, gaybî haber olma noktasında hayli dikkat çekicidir:

"Bu asîl Türk Milleti, ihtiyârıyla o partiyi kat'iyyen iktidara getirmeyecek. Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır.” (Emirdağ Lahikası, s. 485)

1950'lerden bu yana, bu hüküm geçerliliğini korumuştur. Çünkü adı geçen parti, asla seçimle iktidar olmamıştır. Ya ihtilalle gelmiş veya koalisyonla hükümette yer almıştır.

Bediüzzaman, Demokrat Parti idarecilerine yazdığı bir mektubta bir endişesini şöyle belirtir:

“Halkçılar ırkçılığı elde edip, tam sizi mağlup etmeye ihtimâl-i kavî ile hissettim. Ve İslâmîyet namına telaş ediyorum." (Emirdağ Lahikası, s. 449)

Bu cümle, bir ihtilâlin habercisidir. 23 Mart 1960'da Bediüzzaman vefat eder. İki ay sonra 27 Mayıs İhtilâli gerçekleşir.

MEZARININ YIKILMASI:

Bediüzzaman, ömrünün sonlarında neşrettiği mektuplarda kabrinin gizli olmasını vasiyet eder.

"Benim kabrimi gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum."

"Ben de Risale-i Nur'daki azamî ihlası kırmamak için, o ihlasın sırrıyla kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum... Dünyada beni sohbetten men eden bir hakîkat, elbette vefatımdan sonra da o hakîkat bu suretle, beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men'etmeye mecbur edecek." (Emirdağ Lâhikası, s. 447-448)

23 Mart 1960 da (Hicri 1379 da) Urfa'da vefat eder. Halilurrahman dergâhına defnedilir. Talebeleri hayret içindedirler. Çünkü, o güne kadar Bediüzzaman'ın her dediğinin çıktığını görürlerken, kabrinin bilinmemesi mes'elesi çıkmamıştır. Her gün, binlerce insan, kabrini ziyaret etmektedir. İşin sırrı 27 Mayıs İhtilali'yle ortaya çıkar. İhtilal hükümetinin emriyle, 12 Temmuz 1960'da gece yarısı Bediüzzaman'ın kabri parçalanır. Na'şı bir uçakla Isparta istikâmetine götürülür. (Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Saîd Nursi, s. 431) Talebeleri o zaman Bediüzzaman'ın vasiyetini ve şu sözlerini daha iyi anlarlar:

"Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Saîd'den yetmiş dokuz emvat, baâsam alâma,
Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâma." (Sözler, s. 647)

RİSALE-İ NUR HİZMETLERİ:

Bediüzzaman, yazmış olduğu tefsirle bir ekol meydana getirmiş, büyük İslâmî hizmetlere vesile olmuştur. 1930'larda Barla'da sürgünde bulunduğu sırada, bir talebesinin rüyasını tabir ederken şöyle der:

“(...) O cemaat telsiz aletlerin ahizeleri hükmünde bütün dünyaya ders işittirmek istemek hikmeti ise; inşâallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ilerde tevfikî-i İlâhî ile birer şecere-i âliye (yüksek birer ağaç) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.” (Mektubat, s. 350)

Bir rüya dolayısıyla yapılan bu tabir, günümüzde gerçek olarak tecelli etmiştir. Ekilen nur tohumları, Türkiye'nin hemen her yerinde çiçek açtığı gibi, âlem- İslâm'ın, hatta insanlık âleminin pek çok yerlerinde meyvesini vermiştir.

1944 Deniz'li hapsinde, pekçok talebesiyle birlikte bulunan Bediüzzaman, talebelerine şu müjdeli mesajı gönderir: "Merak etmeyiniz! O nurlar parlayacaklar!" (Şualar, s. 308)

1947'lerde Afyon Emniyet Müdürü'ne yazdığı mektubunda ise şunları der:

"Size kat'iyyen ve çok emârelerle ve kat'î kanaatımla beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, âlem-î İslâm'a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtac olacak. Mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini mefâhir-i tarihiyesini onun ibrâzıyla gösterecektir." (Emirdağ Lâhikası, s. 73)

Nitekim 1980'li yılların ortalarında, bu eserlerin serbestiyeti resmen ilân edilmiş, hatta devletin kütüphanelerine takımlar halinde alınmıştır. Devlet, bu eserleri okuyanlarla uğraşmak yerine, istifâde etmek ferâsetini göstermeye başlamıştır. Millet Meclisi'nin aldığı "Bediüzzaman'a iâde-i itibâr" kararı da müsbet gelişmelerden biridir denilmesi, Peygamber (asm) dışındaki diğer insanların da, ilâhî kelâm’dan nasibi olabileceğini göstermektedir.

Buna göre âyette, “Allah Peygamber'lerine bu üç yoldan başka konuşmaz” denilmeyip, “Allah insanlarla bu üç yoldan başka konuşmaz” Âyetin genel üslubundan anlaşılıyor ki, gayb, kapıları kilitli bir hazine gibidir. Bu hazinenin anahtarları da Allah’ın elindedir. Nitekim şu âyet, genel bir hüküm olarak gâybı ve geleceği sadece Allah'ın bildiğini haber verir:

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez...” (Neml, 27/65)

Fakat her genel hükmün istisnaları olabilir. “Kuğular beyazdır” dediğimizde “genelde beyazdır” manası anlaşılabilir. Zira az da olsa siyah kuğular vardır. “Geleceği hiç kimse bilemez mi? Allah, kendi katındaki gayb hazinelerinin anahtarını başkasına veremez mi?” şeklindeki sorularımıza, bu âyet bir açıklık getirmektedir.

Dipnotlar:

(1) bk. Kastamonu Lahikası, (7. Mektup)

(2) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi.

(3) bk. Kastamonu Lahikası, (86. Mektup)

Kaynak:Makale Yazarıhttp://www.sorularlarisale.com/
Risale-i Nur ve Rusyanın Çöküşü Hakkında

Risale-i Nur ve Rusyanın Çöküşü Hakkında

Risale-i Nur ve RUSYA'NIN ÇÖKÜŞÜ

Bediüzzaman, 1910'da İstanbul'dan Van'a giderken Tiflis'e uğrar. Şeyh Sân'an tepesinde, dikkatlice etrafı temâşa ederken, bir Rus polisi yanına gelir. Aralarında şu muhâvere cereyan eder:
-Niye böyle dikkat ediyorsun?
-Medresemin planını yapıyorum.
-Nerelisin?
-Bitlis'liyim.
-Bu Tiflis'dir.
-Bitlis - Tiflis birbirinin kardeşidir.
-Ne demek?
-Asya'da, âlem-i İslâm'da üç nur birbiri arkası sıra inkişâfa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişâf başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallus edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
-Heyhat, şaşarım senin ümidine!..
-Ben de şaşarım senin aklına. Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
-İslâm parça parça olmuş.
-Tahsîle gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstâid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talîm alıyor. İlâ âhir...

Yahu, şu asilzâde evlad şehâdetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını afâk-ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev'i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını i'lan edecektir." (Sünühat, s. 51-53)

Bediüzzaman'ın ifâdelerinde yer alan "üç nur ve üç zulmet" yoruma açık ifâdelerdir. Fakat netice şudur ki: İslâm âleminde ardarda müsbet gelişmeler olacak, Rusya'da da kötüye gidiş yaşanacaktır. Bunun neticesinde, Bediüzzaman medresesini Tiflis'de açacaktır. Bu gaybî haber gerçekleşmiştir. Bugün Tiflis'de Risale-i Nur medresesi açılmıştır ve hizmet etmektedir. "Bitlis ve Tiflis birbirinin kardeşidir" ifâdesi, 1980'li yıllarda bu iki şehrin "kardeş şehir" ilân edilmesi şeklinde tecelli etmiştir.

Ayrıca, Bediüzzaman'ın haber verdiği İslâm ülkelerinin istiklâllerine kavuşması da aynen zuhur etmiştir. Rusya'da ki müstebid perde yırtılmış, çekilmiş, buradaki müslüman halk, müstâkil devletlerini kurmuşlardır. "Kafkas ve Türkistan'ın" Rus harb okulunda talim görmeleri, buralarda hürriyet ilânını takiben çıkan çatışmalara işaret olabilir. İngiliz Siyâsal Mektebinde okuyan Mısır ise, siyâsi yoldan bağımsızlığına kavuşmuştur. İslam devletlerinin İslâm bayrağını cihanın her tarafında dalgalandırmasını da, inşâallah önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

RUSYA'DAKİ İSLAMİ GELİŞMELER

Daha 1910'lar da Rusya'nın çökeceğini söyleyen Bediüzzaman, 1950'li yıllardaki bir mektubunda ise, Rusya hakkında şunları söyler:

"İki dehşetli harb-i umuminin (dünya savaşının) neticesinde beşerde hâsıl olan, bir intibâh-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat'iyyen dinsiz bir millet yaşayamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlâkı kıran ve hak ve hakîkata dayanan ve hüccet ve delile istinâd eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur'ân ile bir musalaha veya tâbi olabilir. O vakit, dörtyüz milyon ehl-i Kur'ân'a kılıç çekemez." (Emirdağ Lâhikası, s. 331.)

Hiç bir dine hayat hakkı vermeyen komünist sistemin çöküşünden sonra, Rusya yeniden bir din arayışına girmiştir. Bugün Rusya'da hem hristiyanlar, hem de müslümanlar yoğun bir hizmet yarışı içindedirler. Burada yüzlerce Türk Koleji, Rusların da bulunduğu geniş bir yerleşim alanı içinde hizmet vermektedir. Ayrıca, gayrıresmî bir şekilde, oralarda İslâm'a hizmet eden hayli gönüllü kuruluşlar ve şahıslar bulunmaktadır. Bütün bunların çalışmaları neticesinde, İslâmiyet Ruslar içinde hızla yayılmaktadır.



5 Mart 2016 Cumartesi

Said Nursi'nin İma Ettiği Kıyamet Tarihi

Said Nursi'nin İma Ettiği Kıyamet Tarihi

DİYANET AÇIKLAMA YAPMIŞTI

Maya takvimine göre kıyametin 21 Aralık'ta kopacağı öne sürülürken, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, kıyametin kopma belirtilerinin büyük ve küçük olmak üzere iki kategoride olduğunu bildirdi.

Kurul, "Kıyametin ne zaman kopacağı tamamen Allah'ın bilgisi dahilindedir. Dolayısıyla müminler için önemli olan kıyametin ne zaman kopacağı değil, bir gün mutlaka bunun gerçekleşeceğine inanmak ve ahiret hayatı için hazırlıklı olmaktır. 10 büyük alamet gerçekleşmeden kıyamet kopmaz" açıklamasını yaptı.

KIYAMET İMASI 2129

Bediüzzaman Said Nursi'nin de ebced hesabıyla bir kıyamet tarihi imasında bulunduğunu ileri süren Prof. Dr. Osman Çakmak, Said Nursi'nin, 6 bin sayfadan oluşan "Risale-i Nur" adlı eserinde kıyametin 2129 yılında yaşanacağını dair imada bulunduğunu ileri sürdü.

İşte Prof. Dr. Osman Çakmak'ın Risale-i Nur'u kaynak göstererek ileri sürdüğü o iddialar

Bediüzzaman, âhir zamandan ve kıyametten haber veren bir hadis-i şerifi, ebced ve cifir ilmiyle tahlil eder ve bir takım tarihler çıkarır. "Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî zâhirine ale'l-hakkı hattâ ye'tiyallahü bi emrihî." Meâlen: "Ümmetimden bir
taife Allah'ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak
üzerinde galip olacaktır."

Bediüzzaman bu hadisin ebced ve cifir analizini yapar. "Lâ tezâlü tâifetün min ümmetî." Ebced ve cifir ilmiyle rakam değeri Rûmi tarihle 1542. (Milâdî 2126) . "Zâhirine ale'l-hak." Rûmî 1506 (Milâdî 2090) . "Hattâ ye'tiyallahü bi emrihî." Rûmi 1545 (Milâdî 2129) ... Bediüzzaman, 1545 de, yâni Milâdî 2129 yılında kâfirlerin başına kıyametin kopacağına dair bir îma bulunduğunu, bunların Allah'ın ilminde olup ve doğrusunun Allah tarafından bilinebileceğini ifâde eder.