Fitneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fitneler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

Fitneler ve Kıyamet Alametleri

Fitneler ve Kıyamet Alametleri

FİTNELER VE KIYAMET ALÂMETLERİ

Zeynep bt. Cahş'ın (r.ah.) anlattığına göre:
Hz. Peygamber (a.s.) bir kere uykusundan: "Allah'tan başka ilah yoktur. Vukuu yaklaşan şerden dolayı vay Arab'ın haline! Bugün Ye'cüc ve Me'cüc seddinden şu kadarı açıldı" diyerek uyandı. Süfyan eliyle on işareti yapmıştır. Ben: Ey Allah'ın Resulü! İçimizde bunca iyi kimseler varken biz helak olur muyuz? dedim. Allah Resulü! "Evet. Pislik ve kötülük çoğaldığı zaman" diye cevap verdi.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5128

Ebu Hureyre (r.a.)
Hz. Peygamber'in (a.s.): "Bu gün Ye'cüc ve Me'cüc seddinden şunun gibi bir delik açıldı" buyurdu. Ravi Vuheyb, eliyle doksan işaretini yapmıştır.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5130

Hz. Aişe'nin (r.ah.) anlattığına göre:
Allah Resulü (a.s.) uykusunda sıçradı. Biz Ey Allah'ın Resulü uykunda şimdiye kadar yapmadığın bir şey yaptın dedik. Bunun üzerine: "Şaşacak şey! Ümmetimden bir takım insanlar Kâbe'ye sığınmış Kureyşli bir adam sebebiyle Kâbe'ye kastediyorlar. Nihayet onlar Beyda'ya ulaştıkları zaman yere batırıldılar" buyurdu. Biz: Ey Allah'ın Resulü! Şüphesiz ki yolda bir çok insan olabilir, dedik. Resulüllah: "Evet, onların arasında bilerek gelenler, zorlananlar ve yolcular da vardır. Bunların hepsi birden helak olacaklar da farklı yerlerden çıkacaklar. Allah onları niyetlerine göre diriltecektir" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5134

Üsame'nin (r.a.) naklettiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) Medine'nin burçlarından birine çıkıp baktı da sonra: "Benim gördüğümü görebiliyor musunuz? Ben evlerinizin aralarında fitnelerin yerlerini, su gözleri gibi görüyorum" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5135

Ebu Hureyre (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: "Gelecekte bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanında oturan kişi ayakta durandan; ayakta duran yürüyenden; yürüyen koşandan hayırlıdır. Her kim fitnelerin başına dikilirse fitneler onu yıkar. Her kim fitne zamanı sığınacak bir yer bulursa hemen oraya sığınsın."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5136

Ebu Bekre (r.a.)
Allah Resulü'nü (a.s.): "İki müslüman kılıçları ile karşı karşıya geldikleri zaman öldüren de ölen de Cehennemdedir" buyururken işittim, demiştir. Bunun üzerine ya ben ya da bir başkası: Ey Allah'ın Resulü! Öldüren böyle ama ölene ne oluyor? dedi. Allah Resulü: "Ölen de arkadaşını öldürmek istemiştir" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5139

Ebu Hureyre'nin (r.a.) rivayet ettiğine göre:
Resulüllah (a.s.) şöyle buyurdu: "İki büyük fırka savaşıp aralarında büyük bir harp olmadıkça Kıyamet kopmayacaktır. Halbuki ikisinin davası da birdir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5142

Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre:
Allah Resulü (a.s.): "Herc vakıaları çoğalmadıkça Kıyamet kopmaz" buyurdu. Sahabeler: Ey Allah'ın Resulü! Herc nedir? diye sordular. Allah Resulü: "Öldürmek, öldürmek!" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5143

Huzeyfe b. Yeman (r.a.) şöyle anlatır:
Allah'a yemin ederim ki benimle Kıyametin kopması arasında olacak her fitneyi insanların en iyi bileni benimdir. Bu da bende, Allah Resulü'nün bana gizlice söylediği, benden başkasına da söylemediği bir sır olmasındandır. Lâkin Allah Resulü, benim de içinde bulunduğum bir mecliste fitnelerden bahsederken bunu söylemiştir. Allah Resulü (a.s.) fitneleri sayarken şöyle buyurdu: "Onlardan üçü var ki hemen hemen hiç bir şey bırakmayacaktır. Yine onlardan yaz rüzgârları gibi öyle fitneler vardır ki bir kısmı küçük, bir kısmı da büyüktür."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5146

Ebu Hureyre'den (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Fırat nehri (suları gitmesi sebebiyle) altın bir dağı meydana çıkarmadıkça Kıyamet kopmaz. İnsanlar onun için savaşacak ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir. Onlardan her bir kimse: Keşke kurtulan ben olsaydım! diyecektir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5152

Ebu Hureyre (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğunu haber vermiştir: "Hicaz toprağından, Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatan bir ateş çıkmadıkça Kıyamet kopmayacaktır."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5164

Abdullah b. Ömer (r.ahm.),
Allah Resulü'nü (a.s.) doğu tarafına yönelmiş bir halde: "Haberiniz olsun ki fitne işte şuradadır. İyi biliniz ki fitne bu tarafta, şeytanın boynuzunun çıktığı yerdedir" buyururken işitmiştir.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5167

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle anlatır:
Allah Resulü (a.s.): "Devs kabilesi kadınlarının kalçaları Zu'l-Halasa'nın etrafında çalkalanmadıkça Kıyamet kopmaz," buyurdu. Zu'l-Halasa, Tebale'de, cahiliyet devrinde Devs kabilesinin taptığı bir put idi.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5173

Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre:
Allah Resulü (a.s.): "İnsan, diğer bir insanın kabrinden geçerken: Keşke onun yerinde ben olsaydım! demedikçe Kıyamet kopmaz" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5175

Ebu Hureyre'nin (r.a.) ifade ettiğine göre:
Allah Resulü (a.s.): "Kahtan oğullarından bir kişi çıkıp da insanları sopasıyla sürmedikçe Kıyamet kopmayacaktır" buyurmuştur.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5182

Ebu Hureyre (r.a.)
Hz. Peygamber'in (a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Sizler, yüzleri deri kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavimle muharebe etmedikçe Kıyamet kopmaz. Ve yine siz, ayakkabıları keçe olan bir kavimle harp etmedikçe Kıyamet kopmaz" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5184

İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre:
Hz. Peygamber (a.s.): "Sizler Yahudilerle muhakkak muharebe edecek ve onları öldüreceksiniz. Hatta taş bile: Ey müslüman! bu Yahudidir; gel de onu öldür! diyecektir" buyurmuştur.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5200

Ebu Hureyre (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Müslümanlarla Yahudiler arasında çok kanlı bir muharebe olmadıkça Kıyamet kopmaz. O muharebede müslümanlar Yahudileri tamamiyle öldürürler. Hatta bir Yahudi taş ve ağaç arkasına saklanacak da o taş veya ağaç: Ey Müslüman! Ey Allah'ın kulu! Şu arkamdaki bir Yahudidir. Hemen gel de onu öldür, der. Yalnız Ğarkad ağacı müstesnadır. Çünkü o Yahudilerin ağaçlarındandır."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5203

Ebu Hureyre (r.a.)
Hz. Peygamber'in (a.s.): "Kendilerinin Allah'ın peygamberi olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı Deccal gönderilmedikçe Kıyamet kopmaz" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5205

Ebu Saîd Hudrî (r.a.)
şöyle anlatır: Ben Mekke yolunda İbn Saîd'e yoldaşlık ettim. Bana: Benim Deccal olduğumu iddia eden bazı insanlarla karşılaştım. Sen Allah Resulü'nün (a.s.): "Deccal'in çocuğu yoktur" buyurduğunu işitmedin mi? dedi. Ben de: Evet dedim. İşte benim çocuğum doğdu! Sonra sen Allah Resulü'nü "Deccal, Medine'ye ve Mekke'ye giremeyecektir" buyururken işitmedin mi? dedi. Ben: Evet diye cevap verdim. İbn Saîd: Muhakkak ki ben Medine'de doğdum ve işte şimdi de Mekke'ye gitmek istiyorum dedi. Ve sonra sözünün sonlarında bana: Fakat vallahi ben Deccalin nerede ve ne zaman doğduğunu ve şimdi nerede bulunduğunu pek iyi bilirim dedi. Böyle söyleyerek kafamı karıştırdı.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5209

Cabir b. Abdullah'ın (r.a.) rivayetinde anlatıldığına göre: Muhammed b. Münkedir
Ben Cabir b. Abdullah'ı, İbn Saîd'in Deccal olduğunu Allah'a yemin ederek söylerken gördüm. Ben de: Allah'a yemin mi ediyorsun? dedim. Cabir: Ben, Ömer b. Hattab (r.a.) da Peygamber'in yanında İbn Sayyad'ın Deccal olduğuna yemin ettiğini işittim. Peygamber (a.s.) onun bu yeminine karşı çıkmadı, dedi.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5214

Abdullah b. Ömer'in (r.ahm.) anlattığına göre:
Ömer b. Hattab (r.a.) Allah Resulü (a.s.) ile beraber bir cemaat içinde İbn Sayyad'ın bulunduğu tarafa gitti. Allah Resulü, İbn Sayyad'ı Benu Meğale soyunun kalesi yanında çocuklarla oynarken buldu. İbn Sayyad o sırada henüz büluğ çağına yaklaşmıştı. Allah Resulü onun sırtına eliyle dokununcaya kadar farkına varmadı. Allah Resulü: Benim Allah Resulü olduğuma şahadet eder misin? diye sordu. Bunun üzerine İbn Sayyad Allah Resulü'ne baktı ve: Senin ümmilerin Peygamberi olduğuna şahadet ederim, dedi. Sonra İbn Sayyad Resulüllah'a: Sen de benim Allah Resulü olduğuma şahadet eder misin? dedi. Resulüllah (a.s.) onu reddetmiş ve: Ben Allah'a ve Allah'ın Resullerine iman ettim buyurdu. Sonra Allah Resulü ona: Ne görüyorsun bakalım? diye sordu. İbn Sayyad Bana doğrucu da gelir, yalancı da, diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resulü: Senin işin çok karışık, buyurdu. Sonra Allah Resulü İbn Sayyad'a: Ben gönlümde senin için bir şey sakladım, dedi. İbn Sayyad O dumandır, diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resulü ona: Sus! Sen asla değerini aşamazsın, buyurdu. Bu sırada Ömer b. Hattab Ey Allah'ın Resulü! Müsaade buyur da şunun boynunu vurayım dedi. Allah Resulü de ona: Eğer bu Deccal ise sen ona asla musallat olamazsın. Deccal değil ise onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur, buyurdu. Abdullah'ın oğlu Salim, Abdullah b. Ömer'i (r.ahm.) şöyle derken işittim demiştir: Allah Resulü (a.s.) bundan sonra Ubey b. Kaab Ensari ile beraber İbn Sayyad'ın bulunduğu hurmalığa gitti. Nihayet Allah Resulü hurmalığa girdiği zaman hurma gövdeleriyle gizlenmeye başladı. Allah Resulü İbn Sayyad kendisini görmeden İbn Sayyad'dan bir şeyler işitmek istiyordu. Allah Resulü onu kadife örtüsü içinde bir şilteye yaslanmış, bir şeyler mırıldanırken gördü. Tam bu sırada İbn Sayyad'ın annesi, hurma ağacının arkasına gizlenmiş bulunan Allah Resulü'nü gördü ve hemen İbn Sayyad'a Ey Safi! İşte Muhammed! diye seslendi. Safi, İbn Sayyad'ın ismidir. İbn Sayyad hızla kalktı. Bunun üzerine Allah Resulü yanındaki sahabelerine: "Kadın onu bıraksaydı ne olduğunu beyan edecekti" buyurdular. Salim b. Abdullah, Abdullah b. Ömer'in şöyle dediğini söylemiştir: Bunun üzerine Allah Resulü (a.s.) insanlar içinde ayağa kalktı ve Allah'ı gerektiği şekilde övdü. Sonra Deccali zikredip şöyle buyurdu: "Ben sizleri ona karşı uyarırım. İstisnasız bütün Peygamberler kavmini Deccal'den sakındırmıştır. Nuh da kavmini ondan sakındırmıştır. Fakat şimdi ben size onun hakkında, hiç bir Peygamber'in söylememiş olduğu bir şey söyleyeceğim: İyi biliniz ki onun bir gözü kördür. Yüce Allah ise kör değildir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5215

Enes b. Malik'ten (r.a.) bildirildiğine göre:
Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ümmetini tek gözü kör ve pek yalancı olan (Deccal)dan sakındırmamış hiç bir Peygamber yoktur. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Onun iki gözünün arasında -Kefere- yazılmıştır."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5219

Huzeyfe (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.): "Deccal sol gözü kör, gür saçlı bir kimsedir. Beraberinde Cennet ve Cehennem vardır. Onun Cehennemi Cennet, Cenneti de Cehennemdir" buyurduğunu söylemiştir.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5222



Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre:
Allah Resulü (a.s.): "Dikkat edin! Size Deccal hakkında öyle bir şey bildireceğim ki hiç bir Peygamber kendi kavmine söylememiştir. Onun bir gözü kördür. Hem Cennetin, hem Cehennemin bir benzeri de onunla beraber gelecektir. Fakat onun Cennet dediği Cehennemdir. Nuh, ona karşı kavmini nasıl uyardıysa, ben de sizi uyarıyorum" demiştir.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5227

Ebu Saîd Hudrî (r.a.) şöyle anlatır:
Allah Resulü (a.s.) bir gün bize Deccal hakkında uzun bir konuşma yaptı. Söyledikleri arasında şu da vardı: Buyurdular ki: "Deccal gelecektir. Fakat Medine yollarına girmek ona haram kılınmıştır. Medine etrafındaki bazı işlenmeyen arazilere kadar varacaktır. O günün en hayırlı bir siması yahut insanların en hayırlılarından birisi Deccale karşı çıkar ve: Şahadet ederim ki muhakkak sen, Allah Resulü'nün bize haber vermiş olduğu Deccalsın! der. Bunun üzerine Deccal Şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem ne dersiniz? Bu işte şüphe eder misiniz? diye sorar. Hayır, derler. Deccal o kimseyi hemen öldürür, sonra da diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse: Vallahi senin hakkında hiç bir zaman şimdiki kadar basiretli olmamışımdır, der. Bunun üzerine Deccal onu tekrar öldürmek ister. Fakat ona musallat olamaz."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5229

Muğire b. Şu'be (r.a.) şöyle anlatır:
Hiç bir kimse Peygamber'e Deccal hakkında benim kadar çok sual sormamıştır. Allah Resulü (a.s.) bana: Ondan seni yoran nedir ki? O sana zarar veremez, buyurdu. Ben de: Ey Allah'ın Resulü! Onun yanında yiyecekler ve nehirler var, diyorlar dedim. Allah Resulü: O, Allah nezdinde bundan daha değersizdir buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5231

Enes b. Malik (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Mekke ile Medine dışında Deccal'ın ayak basmayacağı hiç bir belde yoktur. Medine'nin bütün yollarında, orayı koruyan saf saf melekler vardır. Deccal, Sıbha'ya (çorak bir araziye) iner. Medine üç defa sarsılır. Bütün kâfir ve münafıklar Deccal'ın yanına doğru Medine'den çıkarlar."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5236

Sehl b. Sa'd (r.a.)
Ben Peygamber'i (a.s.), şahadet parmağı ve orta parmağı ile işaret ederek: "Kıyamet günü ile ben şöyle gönderildim" buyururken işittim demiştir.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5244

Enes b. Malik (r.a.)
Allah Resulü (a.s.): "Kıyamet günü ile ben şu iki parmak gibi gönderildim" buyurdu demiştir.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5245

Hz. Aişe'nin (r.ah.) anlattığına göre:
Bedevi Araplar Allah Resulü'nün yanına geldikleri zaman: Kıyamet ne zaman kopacak, diye Kıyameti sorarlardı. Allah Resulü de onlardan en genç olana bakar ve: "Eğer şu yaşarsa; o ihtiyarlamadan Kıyametiniz kopabilir" buyururdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5248

Enes b. Malik'in (r.a.) anlattığına göre:
Bir adam, Resulüllah'a: Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Bu sırada yanında Ensar'dan Muhammed adında bir çocuk bulunuyordu. Allah Resulü (a.s.): "Eğer bu çocuk yaşarsa umulur ki o ihtiyarlamadan Kıyamet kopar" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5249

Ebu Hureyre (r.a.)
Allah Resulü (a.s.): "İki üfürme arasında kırk vardır" buyurdu dedi. Ey Ebu Hureyre, kırk gün mü? dediler. Cevap vermekten çekindim. Onlar: Kırk ay mıdır? diye sordular. Ben çekindim. Bu, kırk sene mi? diye sordular. Ben yine çekindim. Allah Resulü: "Sonra Allah semadan su indirir de onlar sebzenin bitmesi gibi biterler" buyurdu. Keza Allah Resulü: "Bir tek kemik müstesna, insanın çürümeyecek hiç bir yeri yoktur. O da kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyamet gününde tekrar yaratma ondan terkip edilecektir."
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 5253


8 Nisan 2016 Cuma

Hadis-i Şerifte Fitneler Hakkında

Hadis-i Şerifte Fitneler Hakkında

 (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4047)

            Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
            Mal dolup taşmadıkça, fitneler meydana gelmedikçe, ve herc çoğalmadıkça kıyâmet kopmayacaktır. Orada bulunanlar:

            – Herc de nedir? Yâ Resûlullah diye sordular. O üç defa:

            – Öldürmedir! Öldürmedir! Öldürmedir!" buyurdu (Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 18 (2888), Hadîs-i Şerif, REH No: 5926.).

            (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4043)

            Manâ'sı: "Huzeyfe ibn-i el-Yemân (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:

            Siz imamınızı (devlet başkanınızı) öldürmedikçe, kılıçlarınızla birbirinizle çatışmadıkça (yani aranızda iç savaş olmadıkça) ve dünyanıza (hükümdarlığınıza, mallarınıza) şer olanlarınız (zorla el koymakla) mirasçı olmadıkça kıyâmet günü kopmayacaktır." (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif,  No: 5709, Tirmizi'de rivayet etmiştir.).

            [Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 22 (2891)]

           Manâ'sı: "Ebû İdris el Havlânî şöyle der idi: Huzeyfetu'bnu'l-Yemân şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, benimle kıyâmetin kopması arasında olacak olan her bir fitneyi insanların en iyi bileni benimdir. Bu da Resûlullah'ın bu hususta bana gizlice söylediği, benden başkasına tahdîs etmediği bir şey olmasından dolayı değildir. Lakin Resûlullah, benim de içinde bulunduğum bir mecliste fitnelerden tahdîs ederken bunu söylemiştir. İşte o zaman Resûlullah (sav) fitneleri sayarken şöyle buyurdu: "Onlardan üçü var ki nerede ise hiçbir şey bırakmayacaklardır. Yine onlardan öyle fitneler vardır ki, onlar yaz rüzgarları gibidirler. Onlardan bir kısmı küçük, küçük, bir kısmı da büyük büyük fitnelerdir.

            Huzeyfe: İşte şimdi o mecliste bulunan topluluğun benden başka olan hepsi öteki hayata gitmişlerdir, dedi".

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Ahiret", Hadis No: 673, sayfa: 368)

            "İmam Müslim'in Peygamberin zevcesi Ümmi Seleme'den (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Ümmü Seleme şöyle demiştir:

            – Bir gece Peygamber (sav) Efendimiz korkarak uyandı ve: Subhanallah, bu gece ne fitneler indi, ne hazineler açıldı. Kendi hanımlarını kasdederek "Namaz kılmaları için hücre sahiplerini kim uyandırır? Dünyada nice giyinik kadınlar var ki onlar ahirette çıplaktırlar" buyuruyordu.

             (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Ahiret", Hadîs No: 674, sayfa 368)

            "Rivâyet olundu ki Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz bir gece dışarı çıktı ve:

          – Ey hücrelerin sahipleri (yani kendi hanımlarını kasdetti) ateş kızıştı, fitneler sanki karanlık geceler gibi olarak geldi. Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız" (Sahih-i Müslim, 4/2211.), buyurdu.

           (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 677, sayfa 370)

            "Ebu Dâvud'un rivâyet  ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

           – Yeryüzünde günah işlenildiği zaman orada hazır bulunan kimse o günahı red ve inkar eder ve o fiili çirkin görür, hoş karşılamazsa o kimse orada bulunmayan kimse gibi (günaha iştirak etmemiş) olur. Her kim de orada hazır olmadığı halde o günah fiiline rıza gösterirse orada hazır bulunanlar gibi (günaha müşterek) olur.

            Bir kimse (İmam) Şa'bi'nin yanında Hazreti Osman'ın öldürülmesini güzel görünce Şa'bi'nin ona:

            – Sen Hazreti Osman'ın kanına müşterek oldun, dediği bize ulaşmıştır.

           (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 687, sayfa 376)

            "Hasan-ı Basri ile diğer muhaddislerin mürsel olarak rivâyet ettikleri hadîs-i şerîfte Peygamber (sav) efendimiz:

           – Mü'minlerin evlerinin içindeki uzlet yerleri ne güzeldir. Eğer güzel olmasaydı, yüce Allah'ın "O zaman o genç delikanlılar mağaraya sığınmışlardı." (Sûre-i Kehf, Âyet 10.) sözünde olduğu gibi uzlet (evler değil de) mağaralar içinde olurdu, buyurmuştur.

            Seleme bin el-Ekva (ra) Haccac'ın yanına girmişti de Seleme Hazreti Osman (ra)'ın öldürülmesi sırasında (Medine'den) çıkıp Rebze köyüne gidenlerdendi ki, orada bir kadınla evlenerek bir takım çocuklar peyda etmişti. Seleme orada devamlı olarak kaldı. Nihayet vefatından birkaç gece önce Medine'ye geldi ve Haccac ona:

            – Ökçen üzerine gerisin geriye döndün, (değil mi?) dedi. Bunun üzerine Seleme:

            – Hayır öyle olmadı. Fakat Allah'ın Resûlü bizim köyde oturmamıza izin verdi, dedi.

            Peygamberimiz (sav) zamanında ve daha evvel terki dünya, uzlet dağlarda mağaralarda yapılırdı. Peygamberimiz (sav) bir hadîs-i şerîf'le bunu yasakladı. "Benim ümmetim uzleti, terki dünyayı evinde yapsın. Dağda yaparsa kimse kendinden, ilminden istifâde edemez. Kendi de kimsenin ilminden istifade edemez. Ama evinde yaparsa herkes ilminden istifade eder. Bilmediğini bilenlerden sorup öğrenmek kolay olur. Bunun için benim ümmetim terki dünyayı, uzleti evinde yapsın" diye buyurmuştur.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 691, sayfa 378)

            "Tirmizi'nin Ebû Hüreyre'den (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber (sav) efendimiz:

          – Muhakkak sizler öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki sizden her kim kendisine emredilen (dini hükümlerin) onda birini bırakırsa helâk olur. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o devrin insanlarından her kim kendisine emredilenlerin onda birini yaparsa kurtulacaktır", buyurdu.

           Peygamberimiz (sav) "Benim zamanımda emredilenlerin" yani Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin dokuzunu yapan birisini yapmasa da kurtulur. Şart şu: Aksini iddia etmemek kaydı ile. Âhir zamanda bir zaman gelir ümmet fesada gider, sünneti yapanlar az kalır. O zaman benim sünnetimin on tanesinden birisini yaparsa kurtulur. Sünneti yapan kurtuluyor, aksini iddia eden değil. Peygamberimiz (sav)'i övmek Kur'ân-ı Kerim'de Allahu Teâlâ övdüğü için farzdır. Ashâb övdüğü için bize ashâbdan kalan bir sünnettir. Mevlid öyledir. Musafahayı Peygamberimiz (sav) "yapın" diyor, âlim ve hocalarımızdan bazıları yapmayın diyor. Peygamberimiz(sav)'in "yapın, iyidir" dediği ve İmam-ı Gazali Hz.'nin Huccetül İslam isimli kitabında Hızır (as) ile Peygamberimiz (sav)'in camide musafaha yaptıklarını yazıyor. Peygamberimiz (sav) "Her kim camide musafaha yaparsa parmaklarının sayısınca birer senelik günahı af olur" ve daha bir çok müjdeleri haber veriyor. Salâvatı şerife yine öyledir. Salâvatı şerife getirme; Kur'ân-ı Kerim'de, Sûre-i Ahzab Âyet 56  ya göre vaciptir. Bunu da inkar ediyorlar. Peygamberimiz(sav)'in yapın dediği hadis-i şeriflerdeki emirler yapılması uygun, iyidir dediklerinin aksi yapılıyor. Kur'ân-ı Kerim'de "zikrullahı çok edin" emri ilâhisi var. Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (sav) zikrullahı çok yapmanın faziletlerini sayıyor. Hocam da bunlara mani olmak istiyor, bid'attır, iyi değildir diyor. Hiz mazeretsiz bilip yapamazsa mes'uldür. Ondan bir sünneti yapsa kurtulur. Bilir yapmaz, aksini iddia ederse bir sünnet için Peygamberimiz (sav)'in düşmanlığını kazanır. Çünkü hadiste "sünnetimi yapan ümmetim, yapmayan değildir." diye buyuruyor.  Bunların davacısı Peygamberimiz (sav)'dir. Kim olursa olsun yeri cehennemdir. Şimdi zamanımızda namaz sünnetleri abdeste ağza, burna su verme sünneti diğer amellerimiz de bilerek veya bilmeyerek bunun gibi yapmış olduğumuz sünnetler hepsini toplasan onda birden azdır. Yemede içmede yatmada, giymede, konuşmada akla gelen her şeyde sünnetler vardır. Sünnetin sayısı çok fazladır. Onun için bu sünnet olan şeyleri duydukça yapmaya çoğaltmaya gayret edelim. Biz diyeceğiz ki: Yâ Rabbi biz senin sevgili habibini görmedik. Ancak bu kadar amel yapabildik diyeceğiz. Allahu Teâlâ gören sahâbelere tabiinlere sünnetin onda dokuzunu yapmalarını ancak o zaman kurtulacaklarını Peygamberimiz (sav) hadîs-i şerîfte söyledi. Âhir zamanda ümmet fesada gidip sünneti yapanlar az kalıp o zamanda her on sünnetten birini yapan kurtulur, dedi. Ondan da aşağıya niçin düşürdün demez mi?

             (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs no: 692, s. 378-379)

           "İbn-i Mâce'nin Ebû Hüreyre'den (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Zişan Efendimiz:

           – Vallahi sizler hurmanın iyisi fenasından seçilip ayıklandığı gibi ayıklanacaksınız da muhakkak iyileriniz (ölüp) gidecek ve şerlileriniz kalacaktır. İşte (o zaman gelmezden önce) elinizden gelirse ölünüz, buyurmuştur" (İşte bu hadîs-i şerîf, şerli insanların çoğalıp, hayırlı insanların azaldığı zamanda emr-i bi'l-ma'rut ile nehy'i ani'l mûnkeri terk etmek hususunda bir ruhsattır (Mişkatü'l-Mesabih şerhi, c. 5/146).).

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadis No: 697, sayfa 380)

            "Ebû Nuaym'ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Muaz bin Cebel(ra) şöyle demiştir:

            – Ben Resûlullah (sav)'dan işittim, şöyle buyuruyordu:

            – (Devlet reisinin verdiği hediyeler) bir ikram, bir ihsan olmada devam ettikçe ihsanları kabul ediniz. Fakat o ihsan (şer'an helâl olmayan birşeyi yapmak için) dine karşı bir rüşvet olduğu zaman sakın onu almayınız. Sizler rüşveti terk ediciler değilsiniz. Belki ihtiyaç ve fakirlik sizlerin onu terketmelerinize engel olabilir. (Fakat) haberiniz olsun, dikkat edin, şüphesiz ki, İslâm'ın çarkı dönmektedir. Binaenaleyh kitap ve şeriat ne tarafa dönerse sizler de onunla beraber dönünüz.

            Haberiniz olsun, (kitab'ın emri) ile hükümet (in icraatı) birbirlerinden ayıracaklardır. İşte (o zamanda) sakın ha sizler kitab(ın emrin)den ayrılmayınız. Haberiniz olsun, şu muhakkak ki başlarınıza bir takım âmirler ve devlet başkanları gelecek, onlar (devlet hazinesinden yardıma ihtiyacı olan) sizlere vermedikleri (hakları olmadığı halde) kendilerine verilmesini hükme bağlayacaklar. Eğer sizler onlara karşı gelirseniz sizi öldürürler, kendilerine itaat edip uyarsanız sizi (şeriat yolundan) sapıtırlar. Sahâbiler:

            – Ey Allah'ın Resûlü (eğer o zamana yetişirsek) nasıl yaparız? diye sordular. Resûlullah:

            – Meryem oğlu İsa (as) arkadaşlarının yaptıkları gibi (sabır ve tahammül edersiniz). Onlar testere ve bıçkılarla biçildiler, ağaçlara konulup çarmıha gerildiler. Hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah'a itaat hususunda ölmek, Allah'a isyan halinde yaşamaktan daha hayırlıdır", buyurdu

             (İmam Müslim'in "Sahih"inde, Ümmü Seleme'den (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîfte Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

           - Şu muhakkak ki sizin üzerinize bir takım amirler tayin olunacak da sizler onların işlerinden bazısını maruf ve güzel göreceksiniz, bir kısmını da çirkin görüp inkar edeceksiniz. Her kim münkeri münker tanıyıp bu hususta şüpheye düşmeyerek, onu düzeltmeye çalışarak, onu red ve inkar ederse günaha müşterek olmaktan salim olur. Fakat münker olan ise rıza gösteren ve o işte fai'lerine tabi ise hem günahtan beri olamaz, hem de ortaklık suçundan salim olamaz. Sahâbeler:

             - Yâ Resûlullah, böyle münker işleri yapan amirlerle muharebe yapmayalım mı? diye sordular. Peygamberimiz (sav) Namaz kıldıkları müddetçe hayır, buyurdu (Sahih-i Müslim, C. 3/1481)).

           Demek ki, namaz kılarsa, itaat edilmesi lazımmış. Namazı inkar etmeyip kılarsa müslümandır. Çünkü Peygamberimiz (sav) "Bir insanı cami kapısında görürseniz veya camiye geldiğini gören iki kişi şahitlik yaparsa onun cenaze namazını kılın." buyuruyor. O müslüman sayılır. Diğer amelleri Allah ile kendi arasındadır. Sizin kıldığınız namaz o kötü ise onu kurtaramaz iyi ise yardımcı olur, demektir.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs no: 698, sayfa 381)

            "İmam Buhâri ile Müslim'in Huzeyfe'den (ra) rivâyet ettikleri hadîs-i şerîfte Huzeyfe şöyle demiştir:

            – İnsanlar, Resûlullah (sav)'a (hep) hayırdan sorarlardı, ben de (tersine olarak) bana erişmesinden korktuğum için şerden (yani fitneden) soruyordum. Bu endişe ile bir keresinde ben:

          – Yâ Resûlullah, biz vaktiyle koyu bir cehalet ve bir şer (küfür) içinde idik. Sonra Allah Teâlâ bize şu muazzam hayrı (yani islâm dinini) getirdi. Artık bu hayır ve saadetten sonra gelecek menhus bir şer, bir fitne var mıdır? diye sordum. Resûlullah:

            – Evet, vardır. buyurdu. Ben tekrar:

            – O (uğursuz) şerden ve fitneden sonra bir hayır ve salâh var mıdır? dedim. Resûlullah:

            – Evet bir hayır ve salah vardır. Fakat onun için de bir fesad ve bulanıklık bulunacak, buyurdu. Ben yine:

            – O hayrın bulanıklığı nedir? dedim. Allah'ın Resûlü:

            – O devrin (devlet ricalinden) bir zümre benim sünnetlerimden başka sünnetlere uyup takip edecekler ve ümmetimi benim yolumdan başka yollara götürecekler. Sen o devrin vali ve âmirlerinden bazılarının hareketlerini tasvip edip bazılarının hareketlerini red ve inkâr edeceksin, buyurdu. Ben:

            – (Yâ Resûlullah) bu karışık hayır devrinden sonra yine şer ve fesat devri gelecek midir? diye sordum. Allah'ın Resûlü:

         – Evet gelecektir. O devirde halkı cehennem kapılarına çağıracak olan bir takım davetçiler ve (propagandacı çığırtkanlar) olacaktır. Her kim o çığırtkanların davetine icabet ederse onu cehenneme atacaklar, buyurdu. Ben:

            – Yâ Resûlullah, o davetçiler zümresinin vasıflarını bize beyan etseniz, dedim. Resûlullah:

            – Peki edeyim, onlar bizim milletimizden olup, bizim dilimizle konuşan bir zümredir, buyurdu. Ben:

            – Ey Allah'ın Resûlü, o uğursuz devir bana yetişirse nasıl hareket edeyim diye sordum. Resûl-ü Ekrem:

            – İslâm cemâatından ve onların imamlarından (yani devlet reislerinden) hiç ayrılmaz, onlara itaat edersin, buyurdu. Ben:

            – Onların cemâatları bulunmaz ve başlarında bir halife (yani devlet başkanı) da yok ise? (nasıl hareket edeyim?) dedim. Resûlullah:

            – O takdirde bu fırkaların hepsinden ayrıl. Velevki bu ayrılman bir ağaç kökünü ısırman suretiyle (güç) olsa bile. Artık sana ölüm gelinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun", buyurdu.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs no: 699, sayfa: 381-382)

            "Başka bir Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) efendimiz:

            ... Benden sonra bir takım devlet reisleri olacak ki onlar benim getirdiğim hidayete (inanmakla) hidayetlenmeyecek ve benim sünnetim ile sünnetlenmeyeceklerdir. Onlar arasında öyle bir takım adamlar ayaklanacaklar ki, onların kalpleri (zulüm, fitne, fesatta) insan cismi içinde bulunan şeytanların kalpleridir, buyurdu. Ben:

            – Yâ Resûlullah, eğer ben bu uğursuz devre ulaşırsam, nasıl hareket edeyim, diye sordum. Allah'ın Resûlü:

            – Devlet reislerini dinleyip itaat edersin. Sırtın dövülse de malın alınsa da dinle ve itaat et" buyurdu.

             (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyamet-Âhiret" , Hadîs No: 702, sayfa 382)

            "İmam Müslim'in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Ebu Bekir (ra) demiştir ki:

            – Ben, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimizden işittim, şöyle buyuruyordu:

            – İki müslüman kılıçları ile birbirlerine yönelip vuruştukları zaman öldüren de ölen de cehennemdedir. Bunun üzerine ya ben sordum, yahut da başkası tarafından:

            – Ey Allah'ın Resûlü, öldüren böyle ama ölene ne oldu? diye soruldu. Resûlullah:

            – Ölen de arkadaşını öldürmek istemişti", buyurdu. (Sahih-i Müslim, C. 4/2213.)

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 704, sayfa 382)

            "İmam Bezzar'ın merfu olarak rivâyet etmiştir:

            – Sizler dünyalık üzerine birbirinizle harp ederseniz öldüren de ölen de ateştedir.

          Haklı kendinin malı elinden alınıyor. Peygamberimiz (sav) "malının üstünde ölen şehiddir", diye buyuruyor. Her iki taraf birbirinin mal ve gelirlerine göz dikmiş. Orda ölen de öldüren de ateştedir, haklıdır. Malım zayi olmasın der, karşının malında gözü yok. Malının üstünde onu koruyor, o uğurda öldürülürse şehiddir.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 705, sayfa 383)

            "İmam Müslim'in Ebû Hûreyre'den (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur.

       – Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanlar üzerine katilin neden dolayı öldürdüğünü, maktulün de neden ötürü öldürüldüğünü bilmeyeceği bir gün gelmedikçe dünya gitmeyecektir. (Yani kıyâmet kopmayacaktır.) buyurdu. Bunun üzerine kendisine:

            – Bu nasıl olur? diye soruldu. Allah'ın Resûlü:

           – Herc (yani çok insan öldürme) olacak. Öldüren de ölen de cehenneme gidecektir", buyurdu. (Sahih-i Müslim, C. 4/2232.)

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 706, sayfa 383)

            "Rivâyet olundu ki, Resûl-i Ekrem (sav):

          – Sahâbelerim arasında fitne bulunacaktır. Allahu Teâlâ onların benimle arkadaşlık etmeleri dolayısıyla kendilerini mağfiret eder. Sonra onların ardından bir topluluk bu fitne yoluna uyacaklar da fitne sebebiyle cehenneme girecekler", buyurmuştur.

             Peygamberimiz (sav)'in sahabeleri birbirlerini öldürdüler. Her ikisi de Peygamberimiz (sav)'in ashâbı idi. Benimle arkadaşlık ettiklerinden dolayı af olur, diyor. Diğerleri öyle değildir. Allahu Teâlâ ve Peygamberimiz (sav) davasından vazgeçiyor, af ediyorlar. Bizlere ne oluyor ki, şu haklı, şu haksız, şu şununla niçin harp etti, bu bununla niçin harb etti, diyoruz. İşte hepsi hatalıdır.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 709, sayfa 384)

            "İbn-i Mâce'nin rivâyetindeki Hadîs-i şerîfte Muaz bin Cebel(ra) şöyle demiştir:

            Bir gün, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz (bize) bir namaz kıldırdı da namazı uzattı durdu. Nihayet Allah'ın Resûlü namazı bitirip dönünce ben:

            – Yâ Resûlullah bu gün namazı uzun kıldırdınız, dedim. Resûlü Ekrem:

            – Muhakkak ki, ben ümit ve korku namazı kıldım ve namaz içinde ümmetim için Allah'tan üç şey istedim. Rabbim de bana ikisini verip birini reddetti.

            a) Ben Rabbimden ümmetim üzerine kendilerinden başka herhangi bir düşmanı musallat etmemesini istedim, Rabbim bu isteğimi bana ihsan eyledi.

            b) Ben Rabbimden ümmetimi suda boğmakla helak etmemesini istedim. Rabbim onu da bana ihsan eyledi.

            (Yerin dibine suya batan kavimler vardı. Firavniler gibi olmasın demektir. Yoksa bir kaç kişinin suda boğulması değildir, doğrudan kavmin batmasıdır.)

            c) Ben ondan ümmetimin toplulukları arasında harp çıkmamasını istedim. Fakat Rabbim bu isteğimi kabul etmeyip görüşü üzerine geri çevirdi", buyurdu.

            Demek ki namazda Allahu Teâlâ ile Peygamberimiz (sav) konuşuyor, istiyor, soruyor, cevap alıyor. Ama dili duaları okuyor. Rükû, secde ve namaz yerinde. Bu az zamanda konuşmak işte "Mü'minin mi'racı namazdır" dediği budur. Namazda Allahu Teâlâ hakkı ile kılana tecelli eder, konuşur. Mezheb imamlarından bir tanesi içinden çıkamadığı, bilemediği bir mevzuyu abdest alır, namaz kılarken Allahu Teâlâ kendisine bildirirdi. Bir de şeytan namazını fesada vermek için, aklına türlü türlü kötü şeyler getirir. Peygamberimiz (sav) de Allahu Teâlâ ile namazda konuşuyor.

            Peygamberimiz (sav)'in "Ümmetim arasında harp çıkmamasını istedim. Allahu Teâlâ kabul etmeyip geri çevirdi" buyuruyor. Çünkü Allahu Teâlâ Hadîs-i Kudsisinde:

            "Ey mü'minler! Siz harbten korkmayınız, harb sizin için bir temizliktir." buyuruyor.

          Yani, şehid olacak şehid olur, içinden kötüler kırılır, halis mü'minler kalır, demektir. Onun için harbi istemekte iyi değil, harb gelirse kaçmak da iyi değildir. "Şer çıkartana lânet, şerden kaçana da lânet" sözü bu demektir. Harbi istemeyin, harb gelirse düşmandan kaçmayın.

            Devlet reisi harp etmiş, sen de edersin. Harp oluyor, yaparsın, bu demek oluyor ki, yerli ellik gavurlarının malını yağma etmek için harp ettiler. Bu ve bu gibi olmasın, demektir.

            (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret",  Hadîs No: 721, sayfa 391)

           "İbn-i Mâce'nin rivâyet ettiği Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

          – Fitnelerden sakınınız. Çünkü fitne sırasında dilin fitneye karışması kılıçla öldürmek gibi tesir eder. Yani zalimlerin yanında yalan söylenmesi ve insanların haberlerinin onlara aktarılması cihetiyle daha çok fenalıklar yapılır. Zira bu yalan beyanlardan çok kere yağmacılık, adam öldürmek, insanları yurtlarından çıkarmak gibi, yanlış olarak fitnenin zuhurundan ve daha çok fesatlar ve fecaatlar meydana gelir."

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 722-723- 724, sayfa 391)

            "İmam Buhari ile Müslim'in "salih" lerinden rivâyet ettikleri hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

            – Muhakkak kul düşünmeyerek gaflette Allah'ın öfkeleneceğini öyle bir kelimeyi konuşur ki (o kul) bu kelime yüzünden cehenneme düşer." (Sahih-i Müslim, C. 4.)

            Hadis-i Şerifte:

          "Kul (bazen) içinde ne olduğu belli olmayan bir kelime ile kelâm ediverir de bu kelime yüzünden kendisi cehennem içinde güneşin doğduğu yer ile battığı yerin arasındaki mesafe kadar uzak, derin bir mahalle düşüverir" (Sahih-i Müslim, C, 4.), buyurulmuştur.

            Başka bir rivâyette ise:

            "(Kul o kelime yüzünden) cehennemin içinde derinliğine doğru 70 senelik mesafe olan derin çukura düşer", buyurulmuştur.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 725, sayfa 391)

            "Keza Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (sav):

            İnsanları güldürmek için yalan kelimesi söyleyen (hokkabaz veya şaklaban) kimse için cehennem çukuru vardır. Ona yazıklar olsun. Ona yazıklar olsun", buyurmuştur.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 726, sayfa 392)

            "Ebû Dâvud'un rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Ebu Zerr (ra) şöyle demiştir:

            (Bir gün ben eşek üzerinde binekli olarak Resûl-i Ekrem efendimizin arkasında redif idim. Derken Medine'nin evlerini geçince bana hitaben) Allah'ın Resûlü:

            – (Ey Ebû Zerr) İnsanlara ölüm gelip evler mezar olduğu zaman halin nice olur? buyurdu. Bende:

            – Tekrar tekrar emrine hazırım, buyur (ya Resûlullah) dedim. Arkasından Allah'ın Resûlü:

            – Medine'nin Ahcaru'z-Zeyt denilen  yeri kanlarla dolmuş olduğunu gördüğün zaman halin nice olur? buyurdu.

 (Bu hadîs-i şerîf, Yezid zamanındaki Müslim bin Ukbe tarafından yapılan katliama işarettir. Şöyle ki: Müslim bin Ukbe ordusu ile Medine'nin batı tarafındaki Harre mevkiine inmişti. Medine'nin hürmetini hiçe saydı ve erkeklerini öldürerek orada üç gün yahut da beş gün etrafa fesat saçtı. Hiç şüphe yok ki, suyun içinde tuzun erimesi gibi, eriyip gittiler. Ona da iki Harem-i şerifin arasında hiç beklemeden ölüm yetişti ve işte kâfirler burada hüsrana uğradılar (Miştakü'l-Mesabih Şerhi Aliyyü'l Kaari C. 5/145).) Ben:

            – Allah ile Resûlü bana ne yapmamı tercih ederler? dedim. Resûl-i Ekrem:

            – Dinin hususunda sana uygun olanlara iltihak etmeye bak (yahut da, ev halkının, akrabalarının yanına koş) buyurdu. Ben:

            – Ey Allah'ın Resûlü, kılıcımı kapıp da onu omuzumun üzerine koyamaz mıyım? diye sordum. Allah'ın Resûlü:

            – Öyle yaptığın takdirde fitnecilere ortak olursun, buyurdu. Bunun üzerine ben:

            – (Ey Allah'ın Resûlü) bana ne yapmamı emrediyorsun? dedim. Resûlü Ekrem:

            – Evine kapanırsın buyurdu. Ben tekrar:

            – Eğer evimin içinde yanıma uğursuzun biri girerse ne yapayım? dedim. Resûl-ü Ekrem:

          – Eğer kılıcın parıltısını görmeye tahammül edemezsen (korkmaman için) yeryüzünün üzerine elbisenin bir tarafını atarak örtün (ve öylece dur) o da kendi günahı ve senin günahın ile dönsün (yani onlar seninle harp etseler bile sen onlarla döğüşmeyip öldürülmeye razı ol)" buyurdu (Mişkat şerhi, C. 5/145.)

           (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 738, sayfa 396)

            "Buhâri'nin rivâyetindeki Hadis-i şerifte Peygamberimiz (sav)

            – Kişi (mezarlığa gidip) bir kimsenin kabrinin başına vararak:

            – (Ah) Keşke bunun yerinde yatan ben olaydım, diye temenni etmedikçe kıyâmet kopmaz", buyurmuştur. (Sahih-i Müslim, C. 4/2231.)

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 740, sayfa 397)

            "Hafız Ebû Şuayb, Osman bin es-Seken (ra) senedi ile Enes bin Hars'tan (ra) rivâyet ettiği Hadis-i Şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

            – Benim şu oğlum (yani torunum) Irak arazisinden bir yerde öldürülecektir. Sizden her kim o (zama)na yetişirse ona yardım etsin.

           Osman der ki:

            Enes (ra) "Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hazreti Hüseyin ile birlikte iken bu hadisi buyurdu" demiştir.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 741, sayfa 397)

            "İmam Ahmet (b.Hanbel)'in "Müsned"inde Enes'den (ra) tahriç ettiği Hadîs-i şerîfte Enes şöyle demiştir:

            –Yağmur meleği gelip Peygamberin (sav) yanına girmeye izin istedi. Peygamberimiz de ona izin verdi ve Ümmü Seleme'ye(ra):

           – Üzerimize kapıyı kapat da yanımıza hiç bir kimse girmesin, buyurdu. Derken Hüseyin gelip içeri girmek isteyince Ümmü Seleme ona mani olarak içeri bırakmadı. Bunun üzerine Hüseyin sıçrayarak içeri girdi ve Peygamberimizin sırtına, omuzlarına ve boynu üzerine oturmaya başladı. Bunu üzerine yağmur meleği Peygamberimiz (sav)'e "Sen bunu seviyor musun?" diye sordu. Peygamberimiz de:

            – Evet, seviyorum, buyurdu. Melek de:

          – Ama senin ümmetin onu öldürecektir, eğer istersen sana öldürüleceği yeri göstereyim, dedim. Sonra melek elini vurunca hemen kırmızı bir çamur getirdi. Ümmü Seleme de (ra) o çamuru alarak baş örtüsünün içine koydu.

             Sabit (ra) der ki:

           – O kırmızı çamurlu yerin Kerbelâ olduğu bize ulaşmıştır.

             Zübeyr (bin Avvam)'ın Mus'ad der ki:

            – Hazreti Hüseyin (ra) yürüyerek 25 defa haccetti ve önüne binek develeri getirilirdi de bunlara binmezdi."

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 742, sayfa 398)

            "Peygamberimiz (sav) bu hususta:

            – Hasan ile Hüseyin cennet ahâlisi gençlerin efendileridir, büyükleridir", buyurmuştur.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 743, sayfa 398)

            "Yine Peygamberimiz (sav):

            – Hasan ile Hüseyin benim dünya reyhanlarımdır", buyurdu.

            Keza Peygamberimiz (sav), Hasan ile Hüseyin'i görünce onlara karşı gülümserdi. Bazen de onları (kucağına alıp) taşırdı.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 744, sayfa 398)

            "Ebû Dâvud'un rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte olduğu gibi ki:

       – (Bir gün) Resûl-i Ekrem efendimiz bir hutbe irat buyururken Hasan ile Hüseyin mescide girdiler. (Onları görünce) Resûl-i Ekrem hutbesini keserek yere indi ve onları alıp yukarı çıkardı da:

          – Bunları görünce sabredemedim", buyurdu.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 748, sayfa 412)

            "İmam Bezzar ile ibn-i Mâce'nin Abdullah bir Ömer'den (ra) rivâyet ettikleri Hadîs-i şerîfte Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: (İbn-i Mâce'nin metninde vardır: C. 2/1333.)

            – (Ey muhacirler cemaati, beş şey var ki, sizler onlarla ibtila edildiğinizde –artık size çeşitli azaplar gelir– ve sizlerin o beş (kötü) şeye yetişmenizden Allah'a sığınırım)

       a) Herhangi bir millete fuhuş fiilleri işlendiği zuhur ederse muhakkak onların arasında veba salgını ve geçmişteki dedeleri arasında bulunmayan bir takım (yeni yeni) hastalıklar ortaya çıkar. (Bel soğukluğu, AIDS ve benzeri)

      b) Herhangi bir kavim (aralarındaki alış-veriş gibi hususlarda) ölçek ve tartılarını eksik yaparlarsa muhakkak onlar kıtlıkla, geçim sıkıntısı ile ve hükümet zülmü ile cezalandırılırlar.

      c) Mallarının zekatlarını vermeyen ahaliden de gökyüzünün yağmuru kesilir. (ve şiddetli kuraklık hüküm sürer.) Eğer hayvanlar olmasalardı zekatlarını vermeyenlere hiç yağmur yağdırılmazdı.

       d) Allah'ın ahdini ve Resûlünün ahdini bozan ahaliye de kendi düşmanları musallat edilerek ellerinde bulunan malların bir kısmını (yağma edip) alırlar.

     e) Herhangi bir milletin devlet ricalı (ve hakimleri) Allah'ın kitabı ile hükmetmeyi bırakırlarsa muhakkak Allahu Teâlâ onların aralarına harp sokar." (İbn-i Mâce'nin metninde vardır. C. 2/1333.)

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 749, sayfa 413)

            "Tirmizi'nin Abdullah bin Ömer'den (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-ü Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

         – Ümmetim kibirli kibirli yürüdükleri ve kendilerine de Acem ve Rum çocukları hizmet ettikleri (yani bunları hizmetçi olarak kullandıkları) zaman onların (yani ümmetimin) şerlileri hayırlıları üzerine musallat edilecektir."

             (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 753, sayfa 414)

            "İmam Buhari ile Müslim'in rivâyet ettikleri Hadîs-i şerîfte Resûl-i Zişan Efendimiz:

            – Benden sonra insanlar içinde erkekler üzerine kadınlardan daha zararlı hiç bir fitne (yani imtihan sebebi) bırakmadım, buyurmuştur." (Müslim, C. 4/2098.)

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 754, sayfa 414)

            "İbn-i Mâce'nin rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-ü Ekrem Efendimiz:

            – Hiç bir sabah yoktur ki muhakkak iki melek:

           – Kadınların şerrinden vay erkeklerin haline. Ve erkeklerin fitnesinden de vay kadınların haline diyerek nida eder olmasın", buyurmuştur. (İbn-i Mâce, C. 2/1325.)

             Şeyh Muhiddin-i Arabi Hz. istihracında âhir zamanda Avrupa harbi kaybeder. İslâm âlemi kazanır, sebebi islâm âleminin kadınları iffet ve namuslarını korurlar. Çocuklar temiz anadan doğar. Onlar Allahu Teâlâ'nın rahmetine sebep olur. Onun için islâm âlemi kazanır, sebep kadınlardır. Avrupalılar sonunda kaybeder, yenilirler. Oranın kadınları başka erkeklerle görüşür, doğan çocuk piç olur. Allahu Teâlâ onlara merhamet etmez, gadab eder. O yüzden harbi kaybederler, sebep yine kadınlardır. Sen diyeceksin ki; Avrupa zaten kâfirdir, kâfirin de nikahı olmaz. Kadınları başka erkeklerle görüşse de, görüşmese de doğan çocuklar piçtir. Atalarımız atasözü olarak "Gâvura gâvur demek doğru değil" demişler. Sûre-i Nisa, Âyet 159'da ehli kitaptan bir kısmı ölümünden önce muhakkak iman edecek. Kıyamet gününde de İsa (as) onlara şahid olacaktır. Camilerde mescidlerde, savmalarda (havra), kiliselerde Allah'ın ismini zikreden olmazsa dediği âyete göre onların içinde ibadetini zikrini kabul ettiği bazı kimseler vardır. (Sûre-i Hac, Âyet 14). İslâm âleminin kadınları temiz, başka erkeklerle görüşmez. Kocası her ne kadar kötü olursa olsun, doğan çocuk kadından doğar, o da temiz olur. Her ikisinin de sebebi kadınlardır. Hadîs-i Şerîf; "Bir kötü kadın fıskı fücûr işleyen bin tane kötü erkekten kötüdür. İyi saliha bir kadının ameli yetmiş sıddıkın ameline bedeldir.Yani tam sıdk ile çalışan yetmiş sıddıkın ameline bedeldir." demiştir. (Hadis-i Şerif, REH No: 3059.)

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 961, sayfa 520)

            "Huzeyfe bin el-Yeman'dan (ra) rivâyet edilen hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

         – Yeryüzünün birtakım yerlerinde harap olma ve yıkılma işi başlar. Sonra Basra şehri de harap olur. Basra yıkılıncaya kadar Mısır eyaleti harap olmaktan emin kalır. Basra şehrinin yıkılması Irak'tan (gelecek akınlarla) olur.

            Mısır'ın harap olması Nil nehrinin kurumasından dolayıdır. Mekke'nin yıkılması Habeşliler tarafından olur. Medine (ahalisi) açlıktan dolayı harap olur. Yemen eyaleti çekirgeler yüzünden harap olur. Eyle şehri kuşatmalar yüzünden harap olur. Faris memleketinin harap olması sa'lekiler tarafından, Sa'lekiler de Deylemliler tarafından Ermeniler Hazeriler tarafından, Hazeriler de Türkler tarafından, Türkler de yıldırımlarla harap edilirler. Sindliler, Hindliler tarafından, Hindliler Çinliler tarafından, Çinliler yer altındaki kuyular yüzünden, Habeşliler yer sarsıntısından, Zevra ahalisi süfyaniler tarafından, Ravhâ (yani Mekke ile Medine arasında Medine'ye otuz veya kırk mil mesafede bir yer, yahut Şam yakınlarında bir köy veya Bağdad'ın batısında İsa nehri yanında bir köyün adıdır) da yere batmak suretiyle, Irak'da kıtlıktan harap olacaklardır."

            Bu hadis-i şerîf İmam Ebu'l-Ferec bin Cevzi (ra) zikretmiştir.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 963, sayfa 521)

            "Müslim'in Enes bin Malik'den (ra) rivayet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

            – Yeryüzünde Allah, Allah denilmeyecek zaman gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır". (Sahih-i Müslim, C. 1/131.)

            Kıyâmet kopacağı zaman yeryüzünde Allah Allah diye zikreden kalmayacaktır.

            (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 968, sayfa 523)

            "İmam Müslim'in Hz. Aişe'den (ra) rivâyet ettiği Hadis-i şerîfte Hz. Aişe demiştir ki: Ben Resûlullah (sav) 'dan işittim:

            – (Tekrar) Lut ve Uzza (putlarına) ibadet olunmadıkça gece ile gündüz tükenip gitmez (yani zaman eksilmez ve kıyamet kopmaz.) buyuruyordu. Bunun üzerine ben:

            – Ey Allah'ın Resûlü! Şu muhakkak ki, Allah: O, Resûlünü hidayet ve hak din ile sırf o dini her dine galip kılmak için gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesinler (Sûre-i Tevbe, Âyet 33; Sûre-i Saffat, Âyet 9.) âyetini indirdiği zaman, ben onun tamam olduğunu sanıyordum, dedim. Resûlullah:

            – Şüphesiz ki bu tamam olma, bundan itibaren Allah'ın dilediği zamana kadar devam edip gidecektir. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecektir. Bu rüzgâr kalbinde bir hardal tanesi miktarı iman bulunan her bir kimseyi vefat ettirecek de (yeryüzünde) hiçbir hayır bulunmayan insanlar kalacak. İşte o zaman onlar tekrar atalarının dinlerine döneceklerdir", buyurdu. (Sahih-i Müslim, C. 4/2230)


5 Mart 2016 Cumartesi

Kıyamet Öncesi Fitneler Hakkında

Kıyamet Öncesi Fitneler Hakkında

KIYAMET ÖNCESİ FİTNELER

 ـ5017 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تُقَاتِلُوا قَوْماً نِعَالُهُمُ الشَّعَرُ؛ وََ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تُقَاتِلُوا قَوْماً كأنَّ وُجُوهَهُمْ الْمِجَانُّ الْمُطْرَقَةُ صِغَارُ ا‘عْيُنِ ذُلْفُ ا‘نُوفِ[. أخرجه الخمسة.»المِجَانُّ« جمع مجنّ وهو الترس.و»المُطْرَقَةُ« التي ضوعف عليها العصب وألبسته شيئاً فوق شئ .

1. (5017)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz." [Buharî, Cihad  95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, (2912); Ebu Davud, Melahim 9, (4303, 4304); Tirmizî, Fiten 40, (2216); Nesâî, Cihad 42, (6, 45).]

AÇIKLAMA:

Burada, Müslümanların  mutlaka savaşacakları bir kavmin fizyolojik tasviri yapılmakta, fakat ismi verilmemektedir. Bu tasvire göre, ayakkabıları, koyun yünü, keçi kılı veya deve yünü gibi şeylerden imal edilecektir. Yüzleri de kalkan gibi geniş ve burunları da yassı olacaktır.
Muhaddisler, bu kavmin Türkler olduğunda müttefiktirler. Buharî' nin bu hadisi verdiği bablardan birinin adı;   بَابُ قِتَالِ التُّرْكِ   "Türklerle Savaş Babı"dır. Hadisin burada kaydedilen vechinde Türk kelimesi geçmezse de, Buharî'nin aynı babta kaydettiği müteakip hadiste Türk kelimesi de geçer: "Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yassı burunlu, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi olan, (kıldan ma'mul elbise giyen ve kıl içerisinde yürüyen) Türk(ler)le savaşmadığınız müddetçe kıyamet kopmaz.."
Hadiste, yüzün kalkana benzetilmesi Beyzavî'ye göre yüzün geniş ve yuvarlak olmasındandır, kılıflı denmesi de sertliği ve etinin çokluğundandır.

Ayakkabılarının kıldan olmasından maksad, bazı şarihlerce,  saçlarının ayakkabılarına değecek kadar uzun olmasıdır. Bazıları da: "Bundan maksad onların, ayakkabılarını örülmüş (keçeleşmiş) kıl ve yünden yapmalarıdır" demiştir. Bugün çobanların ve hatta köylülerin hâlâ kullandıkları ve keçeden yapılan "kepenk"in kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ayakkabılarının da kıldan olması, geçmiş devirlerde giyilen ve kılı yolunmamış deriden yapılan çarığa işaret de olabilir. Çarığın iç kısmı, yerin sertliğini hafifletmek maksadıyla keçe ile beslenip takviye edilmesi de hadisi te'yid eden bir durumdur.(13)

İbnu Hacer bu hadisin şerhi sadedinde Türklerle ilgili olarak şu açıklamayı sunar: "Sahabe zamanında şu hadis meşhur idi:   اُتْرُكُوا التُّرْكَ مَا  تَرَكُوكُمْ   "Türkler sizi bıraktıkça, siz de onları bırakın (onlarla savaşmayın)." Taberâni bunu Hz. Muaviye rivayeti olarak kaydeder. Hz. Muaviye: "Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın böyle söylediğini işittim!"  demiştir. Ebu Ya'la aynı hadisi bir başka vecihten olmak üzere Muaviye İbnu Hudeyc'ten  rivayet eder. İbnu Hudeyc der ki: "Ben Hz. Muaviye'nin yanında idim. Ona amilinden Türklerle karşılaştıklarına ve onları hezimete uğrattıklarına dair bir mektup gelmişti. Hz. Muaviye bu habere öfkelendi. Sonra amiline: "Benden emir gelmedikçe onlarla savaşmayın, çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın   إنَّ التُّرْكَ تَجْلِي الْعَرَبَ حَتّى تَلْحَقَهَا بِمَنابَتِ الشّيح   "Türkler, Arapları sürecek ve yavşan otunun bittiği yerlerde onlara yetişecek" dediğini işittim. Bu sebeple onlarla savaşmaktan hoşlanmıyorum."

Müslümanlar Emevîler zamanında Türklerle savaştılar. Müslümanlarla onlar arasında  büyük mesafe vardı, burası yavaş yavaş fethedilerek açıklık kapandı. Türklerden çok sayıda esir alındı. Türklerde büyük bir güç ve şiddet bulunduğu için melikler onlara sahip olma hususunda aralarında adeta yarış  yaptılar. Öyle ki, Mu'tasım zamanına gelindiğinde askerlerin çoğunluğunu onlar teşkil etti. Zamanla Türkler Melik'e galebe çaldılar, oğlu Mütevekkil'i öldürdüler, sonra birer birer onun çocuklarını öldürdüler. Keza Samanîlerin melikleri de Türklerdendi. Böylece acem diyarlarına da galebe çaldılar. Bu diyarlara sonraları, Sebüktekin

(13) Tasvir ettiğimiz şekilde çarık ayakkabılar 1950'li yılların ortalarına kadar giyilirdi. Çarığın alt kısmını ve etrafını besleyen keçe vs.'ye de dolak denirdi.
Hanedanı bunların peşine de Selçukîler hakim oldu. Hakimiyetleri Irak, Şam ve Rum diyarlarına kadar uzandı. Bunların etbaları Zengîler, onların etbaları da Eyyubîler olarak devam ettiler. Türk olan bunlar çoğalarak Mısır, Şam ve Hicaz diyarlarına hakim oldular. Bunlar hicrî beşinci yüzyılda Selçukîlere karşı hücuma geçip memleketi harap, insanları perişan ettiler.

Derken Büyük Musibet (et-Tammetu'l-Kübra) Tatarlardan geldi: Hicrî altıncı yüzyıldan sonra Cengiz Han çıktı ve dünyayı ateşe verdi. Bilhassa Meşrık tarafları büyük ekseriyeti ile bu felakete maruz kaldı. Onların şerrinden nasibini almayan belde hemen hemen yoktu. Altı yüz elli altıda, Bağdat'ın harab edilip son Abbasî halifesi Mu'tasım'ın onların eliyle öldürülmesi vukua geldi. Bunların bekayası, topal manasına gelen Leng lakabıyla meşhur Timur adındaki kişi gelinceye kadar tahribata devam ettiler. Timur, Şam diyarına geçti,  oraları talan etti. Şam nehrini yakıp harabeye çevirdi. Batı'da Rum, doğuda Hind diyarlarıyla bunlar arasındaki yerlere hakim oldu. Allah onu alıp, çocukları arasına tefrika sokuncaya kadar hakimiyeti uzadı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu sözünde haber verdiği hususların hepsi böyle zuhur etti.   اِنَّ بَنِي قَنْطُورَةَ اَوَّلُ مَنْ سَلبَ اُمَّتِى مُلْكَهُمْ   "Ümmetimin hakimiyetini ilk defa ortadan kaldıracak olan Benû Kantûra'dır." Bu hadisi Taberâni, Hz. Muaviye rivayeti olarak kaydetmiştir. Benî  Kantûra'dan murad Türklerdir.

Dendiğine göre, Kantûra, Hz. İbrahim aleyhisselam'ın bir cariyesinin adıdır. Bundan birkısım çocukları oldu. Bunlardan Türkler çoğaldı. Bu rivayeti kaydeden İbnu'l-Esir, makul bulmaz ve reddeder. Ancak şeyhimiz, el-Kamus'ta bunun doğruluğunda cezmeder (kesin kanaat beyan eder). Benî Kantûra'dan muradın Sudanlılar olduğuna dair başka görüş kaydeder.
Hadiste geçen "ümmetim" tabiriyle, Aleyhissalâtu vesselâm'ın ümmet-i nesebi kasdettiği, "ümmet-i davet"i kasdetmediğini belirten İbnu Hacer, Türkler hakkında bir başka babta başka bilgiler kaydettiğini ilave eder. İlgili babta şu açıklamalara yer verir: "Türklerin aslı hususunda ihtilaf edilmiştir. Hattâbî: "Onlar Benû Kantûra (Kantûra evladları)dır. Kantûra Hz. İbrahim'in cariyesi idi. Lügatçi Kürau'n-Neml: "Bunlar Deyledir" demiştir.  Ancak, "Onlar Türklerden bir cinstir, Guzz da(14) öyle" denilerek bu görüş tenkid edilmiştir. Ebu Amr: "Türkler, Yafes'in zürriyetindendir. Bunlar birçok boylara ayrılır" demiştir. Vehb İbnu Münebbih der ki: "Onlar Ye'cüc ve Me'cüc'ün amca çocuklarıdır. Zülkarneyn, seddini inşa ettiği zaman, Ye cüc ve Me'cüc'den bir kısmı gaibdiler, onlar terkedildiler. Böylece kavimleriyle birlikte (seddin dahiline)

(14) Guzz'un Oğuz demek olduğu açıktır.
giremediler. Bu sebeple (terk kökünden olmak üzere) onlara Türk denildi." Türklerin Tübba neslinden oldukları da söylenmiştir. Keza Efrîdun İbnu Sam İbni Nuh zürriyetinden oldukları, keza Yafes'in kendi sulbünden oldukları, keza İbnu Kûmi İbni Ya'fes zürriyetinden oldukları da söylenmiştir.

Bir kısmı, tarihen varlığı bilinen, ırkî taassuba dayanan yorum ve efsane karışımı bu rivayetleri, eski  kitaplarda mevcut olanlar hakkında bir bilgi vermiş olmak için aynen kaydettik. Sünnî İslam'ın, gerek Şia tehlikesine  karşı dahilî ve gerekse Haçlılar başta olmak üzere dış düşmanlara karşı haricî tehlikelere karşı en az bin yıllık himayesini fiilen deruhte etmiş olan milletimiz hakkında Vehb İbnu Münebbih'ten kaydedilen efsane nevinden rivayetlerle yanlış bir kanaat hasıl olmaması için, asrımızın büyük müfessir ve yorumcusu Bediüzzaman'ın Kur'an hizmeti adına, milletimiz hakkındaki  hasbî yorumunu aksettiren birkaç pasajını buraya kaydetmeyi gerekli buluyoruz

"İşte ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evladları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir, Kur'ân-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup,  Kur'ân'ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ân'a ve İslamiyet'e kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz. Ta (Meâlen): "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar..." (Mâide 54) âyetine güzel bir masaddak oldunuz..."
"Bediüzzaman'a göre, "Türkler Fahr-i Kâinat  (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da övgüsüne mazhar olmuştur: "Türkler hakkında sena-i Peygamberî muhakkaktır. Birkaç yerde Türklerden ehemmiyetle bahsetmiş hadis var. Fakat bu hadisin hakiki sureti ne olduğunu, yanımda kütüb-ü hadisiye bulunmadığından bilemiyorum. Fakat manası  hakikat ve Türk milletinin sena-i Peygamberîye mazhar olduğu hakikattır. Bir nümunesi Sultan Fatih hakkındaki hadistir."

ـ5018 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُو&#16#1604;ُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تَنْزِلَ الرُّومُ بِا‘عْمَاقِ أوْ بِدَابِقَ! فَيَخْرُجُ إلَيْهِمْ جَيْشٌ مِنَ الْمَدِينَةِ مِنْ خِيَارِ أهْلِ ا‘رْضِ يَوْمَئِذٍ، فإذَا تَصَافُّوا. قَالَتِ الرُّومِ: خَلُّوا بَيْنَنَا وَبَيْنَ الَّذِينَ سُبُوا مِنَّا نَقْتَلُهُمْ. فَيَقُولُ الْمُسْلِمُونَ:
َ وَاللَّهِ َ نُخَلِّي بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ إخْوَانِنَا. فَيُقَاتِلُونَهُمْ فَيَنْهَزِمُ ثُلُثٌ َ يَتُوبُ اللَّه عَليْهِمْ أبداً، وَيُقْتَلُ ثُلُثُهُمْ، أفْضَلُ الشُّهَداءِ عِنْدَ اللَّهِ، وَيَفْتَتِحُ الثُّلُثُ فََ يُفْتَتَنُونَ أبداً. فَيَفْتَتِحُونَ قُسْطَنْطِينيَّةَ. فَبَيْنَمَاهُمْ يَقْتَسِمُونَ الْغَنَائِمَ، قَدْ عَلَّقُوا سُيُوفَهُمْ بِالزَّيْتُونِ. إذْ صَرَخَ فيهِمُ الشَّيْطَانُ: إنّ الْمَسِيحَ الدَّجَّالِ قَدْ خَلَفَكُمْ في أهَالِيكُمْ، فَيَخْرُجُونَ، وذلِكَ بَاطِلٌ، فإذَا جَاءُوا الشَّامَ خَرَجَ، فَبَيْنَمَاهُمْ يُعِدُّونَ لِلْقِتَالِ يُسَوُّونَ صُفُوفَهُمْ إذْ أُقِيمَتِ الصََّةُ فَيَنْزِلُ عِيسىَ ابْنُ مَرْيَمَ فأمَّهُمْ. فإذَا رَآهُ عَدُوُّ اللَّهِ ذَابَ كَمَا يَذُوبُ الْمِلْحُ في الْمَاءِ، فَلَوْ تَرَكَهُ لَذَابَ حَتّى يَهْلِكَ، وَلَكِنْ يَقْتُلُهُ اللَّهُ بِيَدِهِ حَتّى يُرِيَهُمْ دَمَهُ في حَرْبَتِهِ[. أخرجه مسلم.يقال »خَلَفَ الْقَوْمُ الْعَدُوَّ« إذا طرق أهلهم وهم غائبون عنهم

.2. (5018)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Rumlar, A'mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçek kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf  düzen alınca, Rumlar

"Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!"  derler. Müslümanlar da:
"Hayır! Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz" derler. Bunun üzerine (Müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir. Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar İstanbul'u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan  aralarında şöyle bir nida atar:
"Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"

Bunun üzerine,  çıkarlar. Ancak bu haber batıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken,namaz için ikamet okunur. Derken İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hz. İsa'yı görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helak oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir." [Müslim, Fiten 34, (2897).]

AÇIKLAMA:

1- A'mak ve Dâbık, Suriye'de Halep yakınlarında iki yerin adıdır.

2- Hadiste geçen   سُبُوا   kelimesi    سَبَوْا   şeklinde de rivayet edilmiştir.   سُبُوا مِنَّا   "Bizden esir  edilenler" demektir.   سَبَوْا مِنَّا  ise: "Bizden esir aldılar"  demektir. Nevevî her iki okunuşun da yerinde olduğunu belirtir. Çünkü Irak-Suriye-Mısır gibi fethedilen yerlerin ahalisi önce esir alınmıştır. Bu durum   سُبُوا   ile ifade edilmiş olmaktadır. Mağlup olarak İslam'a giren ahali, bilahare diyar-ı Rum'u fethederek oraları  esir almışlardır.

3- Hadis, o devirde insanların en hayırlılarını teşkil edecek olan Medine ahalisinden çıkarılacak ordunun üçte birinin kaçıp bozguna uğrayacağını, böylece bunların Allah'ın af ve mağfiretinden mahrum kalacağını, üçte birinin sebat edip şehid olacağını, geriye kalanların da zafere ulaşacaklarını haber vermektedir.

4- Hadiste İstanbul'un fethi mevzubahis edildiği için, ihbar vukua gelmiş olarak değerlendirilebilir. Ancak ganimet elde edilmesi, bu ganimetin paylaşılması sırasında  silahların zeytin dalına asılması, Deccal'in çıkması gibi bir kısmı müteşabih unsurlar dikkat çekicidir. Silahların zeytin dalına asılması, sulh yoluyla düşülecek bir gaflet  dönemini ifade edebilir. Bu dönemde Deccal'in çıkma ve ailelerde erkeklerin yerini alma şayiası mevzubahis olmaktadır. Deccal bir kişi olarak nasıl ailelerin herbirinde yer alabilir? Bu, belki de Müslümanların, bolluktan gelen bir rehavet ve gafleti sebebiyle Deccal rejiminin terbiye işlerini ailelerde üzerine almasıdır. Ancak, bu hal onun kesin galebesi olmayacak, Allah'ın lütfu ile mü'minlerin namaz(la temsil ve teşbih edilen İslam'ın) etrafında tesis edecekleri birlikle Deccal fitnesi bertaraf edilecektir. Bu hali, Hz. İsa'nın inmesi ve Müslümanlara katılma arzusu tamamlamaktadır.
Şu halde hadis, kendisinden bazı mesajlar almaya açık bir mahiyettedir.

ـ5019 ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: هَلْ سَمِعْتُمْ بِمَدِينَةٍ جَانِبٌ مِنْهَا في الْبَرِّ وَجَانِبٌ مِنْهَا في الْبَحْرِ؟
 قالُوا: نَعَمْ. قَالَ: َ تَقومُ السَّاعَةُ حَتّى يَغْزُوَهَا سَبْعُونَ ألْفاً مِنْ بَنِى إسْحَاقَ، فإذَا جَاؤُهَا نَزَلُوا فَلَمْ يُقَاتِلُوا بسَِحِ، وَلَمْ يَرْمُوا بِسَهْمٍ، قَالُوا: َ إلَهَ إّ اللَّهُ، وَاللَّهُ أكْبَرُ، فَيَسْقُطُ أحَدُ جَانِبِيهَا الّذِى في الْبَحْرِ. ثُمَّ يَقُولُونَ الثَّانِيَةَ: َ إلهَ إّ اللَّهُ، واللَّهُ أكْبَرُ. فَيَسْقُط جَانِبُهَا اŒخَرُ ثُمَّ يَقُولُونَ: َ إلهَ إَّ اللَّهُ، وَاللَّهُ أكْبَرُ. فَتُفرَجُ لَهُمْ فَيَدْخَلُونَهَا، فَيَغْنَمُونَ فَبَيْنَاهُمْ يَقْتَسِمُونَ الْغَنَائِمَ إذْ جَاءَهُمْ الصَّرِيخُ؛ فقَالَ: إنَّ الدَّجَّالَ قَدْ خَرَجَ فَيَتْرُكُونَ كُلَّ شَىْءٍ وَيَرْجِعُونَ[. أخرجه مسلم

.3. (5019)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün)

"Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?" diye sordular. Oradakiler: "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:
"İshakoğullarından yetmiş bin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lailahe illallahu vallahu ekber!" derler. Bunun üzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerleri ikinci kere, "Lailahe illallahu vallahu ekber" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lailahe illallahu vallahu ekber!" derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münadi gelip: "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler" [Müslim, Fiten 78, (2920).]

AÇIKLAMA:

Burada kastedilen şehrin İstanbul olduğu, Benî İshak'la da Arapların kastedildiği belirtilmiştir. Rivayetlerin bazısında Benî İshak yerine Benî İsmail tabiri gelmiştir. Arapları kastedmede Benî İsmail tabiri daha fasihtir. Çünkü Araplar, Hz. İshak'tan ziyade Hz. İsmail'in ahfadıdır. Aliyyu'l-Kârî, bu tabirle Arap ve Arap olmayan başka Müslümanların kastedilmiş olacağını, ancak tağlib tarikiyle Arap dendiğini belirtir.

ـ5020 ـ4ـ وعن ابْنِ عمر رَضِيَ اللَّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ#: لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ حَتّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ هذا يَهُودِيُّ خَلْفِي تَعالَ فَاقْتُلْهُ[. أخرجه الشيخان والترمذي

.4. (5020)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki taş dahi: "Ey Müslüman! İşte Yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!"  diyecek." [Buharî, Cihad 94, Menakıb 25; Müslim, Fiten 79, (2921); Tirmizî, Fiten 56, (2237).]

ـ5021 ـ5ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ مِنَ الْمُسْلِمينَ فَيَكُونَ بَيْنَهُمَا مَقْتَلَةٌ عَظِيمَةٌ، دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ[. أخرجه الشيخان

5. (5021)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat davaları birdir." [Buharî, Fiten 24, Menakıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, (157), Fiten 17, (157).]

AÇIKLAMA:
İslam alimleri burada temas edilen iki grupla, Hz. Ali ve Hz. Muaviye (radıyallahu anhümâ)'nin gruplarını anlarlar. Her iki tarafın da "Müslüman" olarak tesmiyelerini ve "davalarının bir" olduğu tabirini değerlendiren şarihler: "Hadiste, bu gruplardan herbirini tekfir eden Haricîlere reddiye vardır" derler. Ancak bir başka hadiste   تقتل عمّاراً الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ   "Ammar'ı baği bir grup öldürecek" ibaresini de gözönüne alarak, Hz. Ali'nin bu savaşta haklı (musib) olduğuna hükmederler. Çünkü Ammar'ı, Hz. Muaviye'nin adamları öldürmüştür.

ـ5022 ـ6ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: وَالّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تَقْتُلُوا إمَامَكُمْ وَتَجْتَلِدُوا بِأسْيَافِكُمْ وَيَرِثَ دُنْيَاكُمْ شِرَارُكُمْ[. أخرجه الترمذي.

6. (5022)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun! İmamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz varis olmadıkça  kıyamet kopmaz." [Tirmizî, Fiten 9, (2171).]

AÇIKLAMA:

Burada Müslümanların emr-i bi'lmaruf ve nehy-i ani'lmünkeri terketmenin sonucu olarak  karşılaşacakları içtimâî bozukluk ifade edilmektedir:
* Sultanlarını öldürüp kargaşaya düşmek.
* İç kavgaya girişmek.
* Şerir  kimselerin kahır ve zulümle, idarî mekanizmayı ele geçirmeleri ve zorbalıkla  maddî kazançlar temin etmeleri.
ـ5023 ـ7ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السّاعَةُ حَتّى يَكّثُرَ الْهَرْجُ. قَالُوا: وَمَا الْهَرْجُ؟ قَالَ: الْقتْلُ
، القَتْلُ[. أخرجه الشيخان .

7. (5023)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Herc atmadıkça kıyamet kopmaz!"  buyurmuşlardı. (Yanındakiler):
"Herc nedir ey Allah'ın Resulü?" diye sordular.
"Öldürmek! Öldürmek!" buyurdular." [Müslim, Fiten 18, (157).]

ـ5024 ـ8ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: يَكُونَ بَيْنَ يَدَى السَّاعَةِ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِناً وَيُمسِي كَافِراً. وَيُمْسِي مُؤْمِناً وَيُصْبِحُ كَافِراً، وَيَبِيعُ أقْوَامٌ دِينَهُمْ بِعَرَضٍ مِنَ الْدُّنْيَا[. أخرجه الترمذي.»قطع الليل« طائفة منه.

8. (5024)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kıyamet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak. (O vakit) kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama kavuşur. Mü'min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar." [Tirmizî, Fiten 30, (2196).]


16 Ocak 2016 Cumartesi

Fitnelerden (Savaşlardan) Sığınılacak Yer Hakkında

Fitnelerden (Savaşlardan) Sığınılacak Yer Hakkında



Fitnelerden (Savaşlardan) Sığınılacak Yer

Ebu'd - Derda (r.a)den, Rasûlullah (s.a)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Büyük savaş gününde müslümanların çadırı (kalesi) Şam'ın en hayırlı şehirlerinden olan Dimeşk adındaki şehir tarafındaki Guta da olacaktır.[20]

Ebu Davud der ki: Bana İbn Vehb'den haber verildi, O dedi ki bana Cerir b. Hazim Ubeydullah b. Amr'den Ona Nafi İbn Ömer (r.a)'den; Rasûlullah (s.a) in şöyle buyurduğunu haber vermiş: "Yakın­da müsmmanlar (Dımeşk) şehrinde muhasara edilecekler. Öyle ki on­ların en uzak karakolu Selah olacak"[21] Zührî, "Selalı Hayber'e yakın bir yerdir" demiştir.[22]

Açıklama

Tercemeye "çadır" diye geçtiğimiz kelime, sözlükte büyük çadır demektir. Burada müslümanların sı­ğınacakları kale manasında kullanılmıştır.

Dımeşk: Günümüzde Suriye'nin başşehri olan Şam şehrinin adıdı. Bu ismin verilmesine sebep orasını Dımaşk b. Nemrûd b. Kenan'ın bina et­miş olmasıdır. Anılan şahıs Hz. İbrahim'e iman etmişti. Bu yüzden baba­sı Nemrud, oğlunu bu şehre gönderdi.

Guta: Şam havalisinde suyu bol ve ağaçlıklı bir yerdir. Hadisi şerifte Dımeşk şehri için "Şam'ın en hayırlı şehirlerinden olan" denilmektedir. Alkamî bu ifadeleri gözonüne alarak, Dımeşk'ın fazileti konusunda şun­ları söylemektedir

"Bu hadis Dımeşk'in ve ahir zamanda orada oturanların faziletine ve orasının fitnelerden sığınılacak bir kale olduğuna delalet etmektedir. Ora­ya Rasülullah'ı gören on bin şahabının girmiş olması orasının faziletlerin-dendir. Nitekim Peygamber efendimiz de peygamber olmadan önce ve peygamber olduktan sonra Tebûk seferinde ve İsra gecesinde oraya gir­miştir."

Hadiste büyük savaş çıktığında müslümanların Dımeşk yakınlarındaki Guta denilen yere sığınacakları ve en uzaktaki karakollarının Selalı olacağını bildirmektedir. Selah, Hayber yakınlarında bir yerin adıdır. Müs lümanların en uzak karakollarının Hayber yakınında bir yer oluşu ne ka­dar çok sıkıştırılacaklarına delil kabul edilmektedir.[23]

Kaynak:

[20] Ahmed b. Hanbel VI, 25.
Sünen-i  Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/422.
[21] Bu hadis, Aynü'l Ma'bud ve Bezlü’l -Mechûd'da önceki hadisin devamı olarak yer almıştır.
Sünen-i  Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/423.
[22] Sünen-i  Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/423.
[23] Sünen-i  Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/423-424

14 Aralık 2015 Pazartesi

Peygamber Efendimizin Fitneler Hakkındaki Uyarıları

Peygamber Efendimizin Fitneler Hakkındaki Uyarıları

Hz. Peygamberin ilerde olacaklardan haber vermesi


Hz. Peygamberin gelecekle ilgili haber verdiği olaylar hayli fazladır. Biz bunlardan, özellikle günümüze bakanları bazı kısa yorumlarla nakledeceğiz:

-Hz.Huzeyfe anlatıyor: "Rasulullah bir gün kalktı; bize kıyamete kadar olacak şeyleri anlattı. Bunları hıfzeden hıfzetti, unutan unuttu. Bu arkadaşlarım bunu bilirler. Rasulullah'ın haber verip de, benim zamanla unuttuğum şeyleri, o şey olduğunda hatırlıyorum. Tıpkı, kişi birisini yokluğunda hatırlamayıp onu gördüğünde tanıması gibi..." (Müslim, Fiten, 23)

-Yine Hz. Huzeyfe'den: Rasulullah şöyle buyurdu: "...emaneti eda edecek kişi nerdeyse kalmayacak. Hatta denilecek ki "Falan kavimde emin birisi var." Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmayan kişi için, "ne kadar akıllı, ne kadar zarif birisi" denilecek." (Buhârî, Fiten, 13)

Bu rivayeti nakleden Hz. Huzeyfe diyor: "Ben bir zamanlar kiminle alış- veriş ettiğime dikkat etmezdim. Çünkü alış-veriş ettiğim kimse eğer müslümansa zaten güvenilirdi. Eğer bir hristiyansa, onun idarecisi hakkımı bana verirdi. Ama bugün, falan falandan başkasıyla alış-veriş yapamıyorum."

-Bir hadisinde Hz. Peygamber şu beş şeye dikkat çeker:

1- Bir toplulukta açıktan fuhuş işlenir hale geldiğinde onlar için için taun (salgın hastalık) ve daha öncekilerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.

2- Ölçü ve tartıda noksanlık yaptıklarında kıtlığa maruz kalırlar, geçim sıkıntısı çekerler ve zalim idareciler başlarına geçer.

3- Malllarının zekâtını vermediklerinde semadan gelen yağmurdan mahrum kalırlar. Eğer hayvanlar olmasa, kendilerine hiç yağmur gönderilmez.

4- Allah ve Rasulünün ahdini yerine getirmediklerinde, Allah onlara dışardan düşman musallat eder. O düşmanlar onların ellerindeki bir takım mallara sahip olurlar.

5- Onların idarecileri Allah'ın indirdiğiyle hükmetmediği ve Allah'ın indirdiğini seçmediklerinde, Allah onlara kendi içlerinde dahili fitne verir.” (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4259)

Bu beş maddeden birinci maddede, her türlü fuhşiyatın açıktan işlendiği batı toplumlarında görülen AİDS gibi hastalıkları görebileceğimiz gibi; beşinci maddeden de, yıllardır dâhili fitnelerle çalkanan kendi toplumumuza bakabiliriz.

-"Kıyamet öncesi gecenin karanlığı gibi fitneler olacak. Kişi o fitnelerde mü'min sabahlayacak, kâfir akşamlayacak. Mü'min akşamlayacak, kâfir sabahlayacak." (Ebu Davud, Melahim, Hadis No:4297) "ve dünyevi bir menfaat için dinini satacak." (Tirmizi, Fiten, 23)

-Bir gün Rasulullah etrafındakilere der: "Aç kimselerin yemek kaplarına üşüşmesi gibi diğer milletlerin üzerinize gelmesi yakındır" Biri der "Ya Rasulallah, o gün az olacağımız için mi saldıracaklar?" Rasulullah cevap verir: Hayır, bilakis çok olacaksınız. Lakin selin geride bıraktığı artıklar gibi kıymetsiz hale geleceksiniz. Allah düşmanlarınızın göğsünden sizin heybetinizi giderecek. Sizin kalplerinize de "vehen" bırakacak. Biri sorar: Ya Rasulallah, vehen nedir? Rasulullah der: "Dünya sevgisi, ölüm korkusu." (Ebu Davud, Melahim, Hadis No: 4297)

Bugün bir milyarı aşan İslam âlemi, naklettiğimiz hadisdeki manzarayı yaşıyor. Dün, "Osmanlı geliyor" deyince ödü kopan Avrupalı, bugün bizi istediği gibi yönlendirebiliyor.

Şu hadis ise bu ümmet içinde gayr-i müslimlerin yoluna gidenlerin olacağını haber veriyor:

"Sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış tabi olacaksınız. Hatta bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz." Derler: "Ya Rasulallah, Yahudi ve Hristiyanlara mı uyacağız?" Hz. Peygamber der: Ya kime? (Tabii onlara uyacaksınız)” (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 3994)

"Kıyamet alametlerinden ilki, insanları şarkdan garba sürükleyen bir ateştir." (Buhârî, Fiten, 24)

Bu hadis, batı taklitçiliğine işaret eder görünmektedir. Bugün nasıl ki BATI dediğimizde Avrupa, Amerika anlaşılıyorsa, onlarda da DOĞU denildiğinde İslam âlemi anlaşılmaktadır. Osmanlının son devrinde, Tanzimat fermanıyla başlayan bu batı hayranlığından milletimiz hala kurtulabilmiş değildir. Hatta içimizde "Kahrolsun Amerika" diyenlerden öyleleri var ki, sırtında Amerikan kotu, ayağında Amerikan ayakkabısı, ağzında Amerikan Marlboro'sıyla adeta "Yaşasın Amerika !" diye haykırmaktadırlar.

Bediüzzamanın 20. yüzyılın başlarında söylediği "Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor biz burada oynuyoruz" hükmü hala geçerliliğini koruyor. Yani, biz kendi başımıza hareket etmiyoruz, başkası bizi harekete geçiriyor. Avrupa, bizi istediği gibi yönlendiriyor.

15 Kötü Özellik

Hz. Peygamber, bir hadislerinde 15 kötü özelliğe dikkat çekip şöyle der:

"Ümmetim 15 özelliği kendinde gösterdiğinde belalar onları bulur:

1-Devlet malı ganimet sayılıp, belli bir zümrede olduğunda
2-Emanete hıyanet edildiğinde
3-Zekat vermek zor geldiğinde
4-5-Kişi hanımına itaat edip, annesine karşı geldiğinde
6-7-Arkadaşlarına ikram edip, babasına kaba davrandığında
8-Mescitlerde sesler yükseltildiğinde
9-Bir kavmim en rezili onlara önder olduğunda
l0-Kişiye şerrinden dolayı ikram edildiğinde
11-İçki içildiğinde
12-İpek elbise giyildiğinde (Erkekler için)
13-Şarkıcı ve şarkı aletleri yaygınlaştığında
14-Bu ümmetin sonra gelenleri önce gelenlere lanet ettiğinde
15-Dinsiz eğitim yapıldığında
İşte o zaman, bir kızıl rüzgar veya bir hasf, veya bir mesh'i bekleyiniz.” (Tirmizi, Fiten,38)

Bunlardan bazılarını kısaca açıklamakta fayda görüyoruz:
4 ve 6 da, "kişinin hanımına itat etmesi, arkadaşına ikramda bulunması" belli bir kayıtla anlaşılması gerekir. Yani, hanımının meşru olmayan veya tamamen heves ve kapris dolu isteklerini yerine getirmesi erkeğe hayır getirmez. Ayrıca kötü arkadaş çevresine ikramda bulunması, kendisini adım adım felakete götürür.

8. de, mescitlerde seslerin yükselmesinin kötü bir özellik olarak sayılması "her kafadan bir ses çıkması, mescitlerdeki cemaatin cemaat ruhundan uzaklaşıp, kuru bir kalabalık haline gelmesi" olabilir. Veya hoca efendilerin mikrofonların da desteğiyle bağıra bağıra anlattığı halde, cemaate tesiri olmaması, anlaşılabilir. (Doğrusunu Allah bilir.)

9. da rezil kişilerin önderliğinden bahsediliyor. Buradaki "önder" kavramı, köydeki muhtardan, Cumhurbaşkanlığına kadar şümulü olan bir kavramdır. "Bir milletin efendisi onlara hizmet edendir." hadisinden hareketle, bulunduğu makamın hakkını veren idarecilerimizi tenzih etmekle beraber, pekçok başsız başların iş başında olduğu; pek çok hain insanın, hamiyet süsüyle bu aziz millete hıyanet ettiği de bir vakıadır. (Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, Hadis No:1515)

14. de tarih düşmanlığı nazara veriliyor. Ülkemizde geçmiş namına ne varsa kötülendiği, batının her türlü rezaletinin medeniyet sayıldığı kara bir dönem yaşanmıştır. Köklerinden uzaklaştırılmış bir nesil, göklere yükselecek sanılmıştır. Hâlbuki köksüz bir ağaç kurumaya mahkûm olduğu gibi, tarihine sırt çevirmiş bir millet de çökmeye mahkûmdur. Nitekim bu hata son zamanlarda kısmen anlaşılmış, Osmanlıya "barbar", Abdülhamid'e "kızıl sultan", Vahdettin'e "vatan haini" denilmesi gibi tarih düşmanlığından bir derece vazgeçilmiştir.

Hz. Peygamberin bir başka hadisi, bu maddeyi biraz daha açmaktadır:
"İnsanlara aldatıcı seneler gelecek. O senelerde, yalancı doğru kabul edilecek, doğru yalancı sayılacak. Haine emin denilecek, emin kişiye hain damgası basılacak. O yıllarda memleket meselelerinde değersiz kişiler konuşacak." (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4036)

15. de nazara verilen "dinsiz eğitim"in acı tecrübesini de bu millet yaşamıştır. O sistemden geçen ve fakat her nasılsa "dindar " olarak yetişen sağduyulu profesörlerimizden biri, bir defasında şunları itiraf eder:
“Gençler, sizler bize göre daha iyi bir dönemde geldiniz. Az- çok dini öğrendiniz. Biz ise, öyle bir dönemde yaşadık ki, aslında benim "dinsiz" olmam lazımdı. Ben ve benim gibiler "imalât hatasıyız."
Hadis'te, bu onbeş menfi özellik görüldüğünde üç neticesinden bahsediliyor:

1- Kızıl bir rüzgâr


Evet, böyle bir rüzgâr 70 yıl boyunca kuzeyden dünyanın her tarafına esti. Avrupa'nın yarısını, ülkemiz halkının epey bir kısmını, koca Çini ve daha pek çok ülkeyi etkisi altına aldı.

2-Hasf, çöküntü demektir. Bu özellikleri gösteren bir toplulukta elbette bir çökme olacaktır. Ülkemizde de yaşanan maddi- manevi çöküntülere bir zaviyeden bakılabilir. Toplumun pek çok kesiminde aile mefhumu çökmüştür, Ahlaki değerler çökmüştür, namus mefhumu çökmüştür, millet için fedakarlık çökmüştür....

3-Mesh, insanın hayvana çevrilmesidir. Kur'an'ı Kerim'de bazı toplulukların maymun ve domuz haline çevrildiği anlatılır. Bu çevrilme, maddeten olması mümkün olduğu gibi, ma'nen olması da mümkündür.

Ma'lum maymun taklitçi bir hayvandır. Domuz ise, hayvanlar içinde eşini kıskanmayan tek hayvan... Bu açıdan bakıldığında dinsiz eğitimin te'siriyle bu mübarek vatanda maymun tabiatında nice batı taklitçileri, domuz tabiatında nice namus mefhumunu yitiren insanlar görülecektir. Kıblemiz güneyde Ka'bedir. Ama taklitçi ortamda yetişenlerin bir kısmının kıblesi Kuzeyde Moskova, bir kısmının Batı'da Paris veya Washington'dur.

Kanuni Sultan Süleyman, zamanın Fransa kralına yazdığı bir mektubla Fransa'da dansı yasaklatırken, şimdi bazı liselerimizin yılsonu eğlencelerine kadar bu İslam dışı âdetin girmesi cidden üzücü ve ehl-i hamiyeti düşündürücüdür.

Ahirzaman Fitnesi


-"Fitneler olacak. O fitnelerde oturan ayakta olandan, ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacak. Ona yaklaşan kendini kurtaramayacak. Kim o fitnelerde bir melce, bir sığınak bulursa, onunla kendini kurtarsın.” (Tirmîzî, Fiten, 29)

-"Zaman birbirine yaklaşacak. Amel azalacak. Cimrilik artacak. Fitneler zuhur edecek. Herc çoğalacak." Derler: Herc nedir? Rasulullah cevap verir: Öldürmek, öldürmek" (Buhârî, Fiten, 5)

İbn-i Mace'de yer alan rivayette, bu herc'in biraz daha izah edildiğini görüyoruz:

"Müslümanlardan biri der: Ya Rasulallah, şimdi de biz müşriklerden bir yılda şu kadar öldürüyoruz. Rasulullah der: Benim bahsettiğim müşriklerin katli değil. Birbirinizi katledeceksiniz. Öyle ki, kişi komşusunu, amcaoğlunu, yakınını öldürecek.

Birisi der: Ya Rasulallah, o zaman aklımız başımızda olacak mı?

Rasulullah cevap verir: Hayır, o zamandakilerin çoğunun aklı başından alınacak. Kıt akıllı insanlar onların aklını çelecek." (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 3959)

-"İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, katil niye öldürdüğünü, maktul de niye öldürüldüğünü bilmeyecek." (Müslim, Fiten, 55)

Bu son hadislerde çizilen tabloyu 12 Eylül öncesinde sağ- sol davası şeklinde, şimdi de Güneydoğu olayları olarak yaşadık ve yaşıyoruz. Aklı çelinen, beyni yıkanan insanlar, gözünü kırpmadan kendi milletine kurşun sıkabiliyor.

Üç İlginç Haber


Hz. Peygamberin istikbale yönelik haberlerinden şu üçü hayli dikkat çekicidir:

1- "Fıratın suyu çekilecek, Altından, altın dolu bir hazine çıkacak. Buna yetişen ondan bir şey almasın.” (Buhârî, Fiten, 24)

Müslim'de geçen rivayette ise "Onun yüzünden savaş çıkacağı, % 99 kişinin öleceği" anlatılır. (Müslim, Fiten, 29)

Bundan muradın "Fırat üzerinde yapılan barajlar sebebiyle suyun altın gibi kıymet kazanacağı, suyun çekildiği ülkelerin bu yüzden mesele çıkaracağı olabilir" diyenler vardır. (Doğrusunu Allah bilir). Fakat şurası bir gerçektir ki, Bugün Güneydoğu'da akan kanın bir ucu GAP projesine dayanmaktadır. Türkiye'nin bölgede lider ülke olmasını istemeyen bazı güçler bu olayları destekleyerek, hatta körükleyerek kardeş kanı akmasına sebebiyet vermektedirler.

2- "Irak halkına ölçeğin (gıdanın) ve dirhemin (paranın) yasaklanması yakındır. Sahabi sorar: Ya Rasulallah, bu nasıl olacak? Rasulullah cevap verir: Acemler bunu yapacak bunları, Irak ehlinden men edecekler." (Müslim, Fiten, 67)

Hadis-i şerif sanki 90’lı yıllarda Irak'a uygulanan ambargoyu tarif etmektedir. Acem, Arab olmayanlara verilen isimdir. Hadisin devamında "Suriye halkının da "Rumlar" tarafından böyle bir hale ma'ruz kalacağı" anlatılmaktadır.

3- "İnsana vahşi hayvanlar, kamçısının ucu ve ayakkabısının bağı konuşmadıkça, uyluğu ailesinde kendisinden sonra ne olup bittiğini söylemedikçe kıyamet kopmaz." (Tirmizi, Fiten, 19)

Kamçının ucunun konuşması, adeta telsizlerin bir tarifidir. Diğer konuşmalar da nazara alınırsa şu anda hayretle izlediğimiz iletişim imkânlarının, ilerde çok daha hayret verici boyutlara ulaşacağı söylenebilir.

Kıyamet Çeşitleri


Şu ana kadar zikrettiğimiz hadislerden öyle anlaşılıyor ki, şu anda bizler ahirzaman fitnesinin tam içindeyiz. Belki pek çoğumuz, yavru balığın anne balığa "anne, deniz nerde?" demesi gibi "ahirzaman nerde, ne güzel yaşıyoruz" diyebilirler. Fakat şunu söyleyelim ki, peygamberimizin gönderilmesi zaten bir ahirzaman alametidir. Hz. Peygamberin, işaret ve orta parmağını açarak "Ben ve kıyamet bu ikisi gibiyiz" buyurması bunun bir delilidir. (Müslim, Fiten, 132) Ayrıca, Kur'an-ı Kerim'in "Kıyamet yaklaştı" diye haber vermesi de, son derece anlamlıdır. (Kamer,1)

Bir gün Hz. Peygamber ashabına olmuş- olacak şeylerden bahsederken ashap "acaba güneş battı mı? diye bakarlar. Rasulullah der:

“Dikkat edin, dünyanın geçen ömrüne nisbetle geriye kalan ömrü, ancak bugünümüze nisbetle geriye kalan zaman gibidir.” (Tirmizi, Fiten, 26)

Fakat şu da unutulmamalı, dünyanın milyonlarca, hatta milyarlarca senelik ömrü içinde peygamberimizin devrinden bugüne kadar geçen bindörtyüz küsür senelik zaman, az bir zamandır.

İnsan, kendi eceliyle alakadar olduğu gibi, dünyanın eceli demek olan kıyametle de alakadardır. Hz. Peygamber, civardan kendisini ziyarete gelip de, "kıyamet ne zaman kopacak?" diye sorduklarında, onların en gencini gösterip şunu söylerdi: Eğer bu yaşarsa yaşlanmadan kıyametiniz kopar." (Müslim, Fiten, 136)

Hz. Peygamberin bu cevabı latif bir nükteyi ihtiva etmektedir. "Bu yaşarsa yaşlanmadan kıyamet kopar" demeyip "kıyametiniz kopar" demesi o neslin kıyametini ifade etmektedir. Çünkü ölenin kıyameti kopmuş demektir. Nesillerin de kıyameti vardır. İlerde dünyanın da kıyameti olacaktır. Küçük bir âlem olan insan, ölümden kurtulamadığı gibi, büyük bir insan olan âlem de kıyametten kurtulamayacaktır.

Toplum Gemisi


Kıyametin çeşitli alametlerini haber veren peygamberimiz, o fitneler hengâmında yapılması gerekenleri, gösterilmesi gereken tavırları da bildirmiştir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

-"İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, onlar içinde dinine sabretmek kor ateşi avuçta tutmak gibidir." (Tirmizi, Fiten, 73)

-"Siz öyle bir zamandasınız ki, sizden her kim emrolunanın onda birini yapmazsa, helâk olur. Sonra, insanlara öyle bir zaman gelecek ki, emrolunanın onda birini yapanınız kurtulacak." (Tirmizi, Fiten, 79)

-"Fitneler zamanında ibadet, bana hicret gibidir." (Müslim, Fiten, 130)

-"Ümmetimin bozulduğu zamanda kim benim sünnetime sarılsa (yolumdan gitse), ona yüz şehid sevabı vardır.” (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 3986 )

-"O fitnelere yetişirseniz oklarınızı kırın, yaylarınızı parçalayın, kılıçlarınızı taşlara vurun. Âdem’in iki oğlundan hayırlı olan gibi olun.” (İbnu Mace, Fiten, Hadis No:3961)

Yani, müslümanlar içinde meydana gelen dahili fitnelerde kan döken taraf olmayın.

-"Said, fitnelerden kaçınan kimsedir. Said, fitnelerden kaçınan kimsedir. Said, fitnelerden kaçınan kimsedir. Belaya maruz kalıp sabredendir. Fakat böylesi ne kadar da azdır." (Ebu Davud, Fiten, Hadis No:4263)

Zikredilen bu hadislerde, fitneler zamanında ferdi ibadete dikkat edilmesi, aktif olarak fitnelere girilmemesi nazara verilir. Şu hadislerde ise, şuurlu bir müslümanın hareket tarzı çizilmiştir:

-"Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğzetsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." (Tirmizi, Fiten, 11)

Demek, seyirci kalınmayacak. Müslüman, imkânı nisbetinde çevresindeki günahlara engel olmaya çalışacak.

Bu meselede Hz. Peygamber, aynı gemide yol alan iki grub insanın hallerini nazara verir.

"Geminin alt kısmındaki yolcular üstekilerden su isterler. Üstekiler ise, ne su verirler, ne de onların su almak için yukarı çıkmasına müsaade ederler. Bunun üzerine alttakiler su niyetiyle gemiyi delmeye başlar. Üsttekiler eğer onlara engel olurlarsa hepsi kurtulur. Fakat onları kendi hallerine bırakırlarsa hep beraber boğulurlar." (Tirmizi, Fiten, 12)

Aynı toplumda yaşayan fertler olarak, bazılarının bu toplum gemisini batırmasına seyirci kalırsak, hepimiz beraber batarız. Rasulullah'ın ifadesiyle: "Nefsim elimde olan Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe engel olursunuz. Ya da Allah yakında umumi bir bela verir. O zaman, dua edersiniz, fakat duanız kabul olunmaz.” (Tirmizi, Fiten, 9)

Bu meselede, Hz. Peygamberin şu ikazı çok manidardır:

"Sizden birisi kendini küçük düşürmesin!"
Derler: "Ya Rasulallah bizden biri kendini nasıl küçük düşürür?"
Rasulullah der: "Kötü bir durum görür. Orada, Allah için bir söz söylemesi lazımdır. Fakat birşey demez. Allah ona kıyamet günü "şöyle şöyle demene engel olan neydi?" der. O kimse "İnsanlardan korktum" deyince Cenab-u Hak buyurur: Asıl benden korkman gerekirdi." (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4008)

Aynı konuda Hz. Ebu Bekir'in şu hatırlatması da mühim bir noktadır:

"Ey İnsanlar! Ey İman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidayette olduktan sonra başkasının dalaleti size zarar vermez" (Maide 105) ayetini okuyor, ama yanlış yorumluyorsunuz. Biz Rasulullah'ın şöyle dediğini duyduk: "İnsanlar kötülüğü görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa, Allah'ın onlara umumi bir bela vermesi yakındır." (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4005)

Hz. Ebu Bekir'in bu ifadesi, ayetin "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Gemisini kurtaran, kaptan" gibi yanlış anlaşılma endişesinden kaynaklanmaktadır.

Bidiüzzaman, aynı ayetle ilgili şu noktaya dikkat çeker: "...Sizler lüzumsuz onların dalaletleriyle meşgul olmayasınız." Evet, nice insan vardır ki, menfi şeylerle zihnen meşguliyetten müsbet hareket edemez hale gelmiştir. Bir doktora düşen, hastanın içler acısı durumuna üzülmekle vakit geçirmek değil, ümidini kesmeden tedaviye devam etmektir.

Hz. Peygamberin şu ifadesi ise, imandan gelen cesaretin bir göstergesi gibidir:

"En efdal cihad, zalim sultanın yanında hak sözü söylemektir.” (Ebu Davud, Melahim,, Hadis No: 4344)

Deccal - Mehdi Hadisleri


Hz. Peygamberin geleceğe yönelik hadislerinden bir kısmı deccal ve mehdi ile ilgilidir. Deccal, İslama zarar verecek dehşeti bir kişi, mehdi ise deccala karşı mücadele edecek büyük bir âlimdir.

Resulullah'ın deccalla ilgili haberlerinden bir kısmı şöyle:

-"Sizi ondan sakındırırım. Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmini ondan sakındırmış olmasın. Ben size, hiçbir peygamberin onun hakkında demediği bir şeyi söylüyorum: Onun bir gözü kördür.” (Müslim, Fiten, 95)

Yani, maddiyatı görür, maneviyatı görmez. Sistemi de sırf dünyaya yöneliktir.

-"Alnının ortasında K-F-R "kâfir" yazılıdır. Her ehl-i iman onu okur." (Müslim, Fiten, 103) İbn-i Mace'de geçen şekliyle "okuması olan ve olmayan herkes o yazıyı okur." (İbnu Mace, Fiten, Hadis No: 4077) Yani onun küfrü, iman nuruyla bilinir. Alnındaki "kâfir" yazısı bildiğimiz harflerle olmayıp, küfür alameti şeyleri taşımasından kinayedir.

-"Onun çocuğu olmayacak, Mekke ve Medine'ye giremeyecek." (Müslim, Fiten, 91)

-"Onun bir suyu ve ateşi olacak. İnsanların su olarak gördükleri yakıcı bir ateştir. Ateş olarak gördükleri ise, soğuk tatlı bir sudur. Sizden her kim ona yetişirse, ateş olarak gördüğüne talib olsun. Çünkü o, temiz- tatlı bir sudur." (Müslim, Fiten, 107)

Şu hadis-i şerif ise, deccal fitnesinin büyüklüğünü göstermektedir:

"Hz. Âdem’in yaratılışından kıyamet kopuncaya kadar deccaldan daha büyük bir fitne yoktur." (Müslim, Fiten, 126)

-"Rasulullah, deccaldan bahseder. Sorarlar: Ya Rasulallah, yeryüzünde ne kadar kalacak? Der: Kırk gün. Bir günü bir sene gibidir. Bir günü bir ay gibidir. Bir günü bir hafta gibidir. Diğer günleri sizin günleriniz gibidir.
Derler: "Ya Rasulallah. bir sene gibi olan günde bir günlük namaz yeterli midir? Rasulullah cevap verir: Hayır, takdir edersiniz." (Tirmizi, Fiten,59)

Bediüzzaman, bu rivayetin iki te'vilini yapar:

1- Büyük deccal, kuzey kutbu tarafında çıkacaktır. Çünkü burada bütün sene bir gece, bir gündüzdür. Daha sonra bir ay, güneşin batmadığı, derken bir hafta batmadığı yerlere gelinir. Demek büyük deccal, kuzeyden çıkıp diğer yerlere yayılacağına bir işarettir.

2- Hem büyük deccalın, hem İslam deccalının üç istibdad dönemleri olacak. Bir dönemlerinde öyle büyük icraat yapacaklar ki, üçyüz senede yapılmaz. İkinci devrede bir senede, otuz yılda yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü devresi, bir senede yaptığı değişiklikler on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi ise, normal hale gelir, bir şey yapamaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır. (Şualar, s. 586-587)

Şu hadis ise, deccalın münafıkane iş göreceğini bildirir:

"Kim deccalı duysa ondan yüz çevirsin. Vallahi, kişi onu mü'min zannederek ona tabi olur. Sevk ettiği şüpheli şeylerin ardına düşer." (Ebu Davud, Melahim, Hadis No: 4319)

Deccala karşı Mehdi mücadele edecektir. Mehdi Al-i Beyt'ten olacak, Allah onu bir gecede ıslah edecektir. (İbnu Mace, Fiten, Hadis No:4085) Zamanında ümmet bolluk içinde yaşayacaktır. (İbnu Mace, Fiten, Hadis No:4083)

Hz. Peygamberinin bu konuda talimatı şudur: “Onu gördüğünüzde, buz üzerinde sürünerek de olsa, gidip ona biat edin. Çünkü o, Allah'ın halifesi olan Mehdidir.” (İbnu Mace, Fiten, Hadis No:4084)

Mehdiyle ilgili olarak Bediüzzaman'ın şöyle bir hatırası nakledilir:
Sürgünde iken saf gönüllü bir zat "Hocam, der. Merak etmeyin, mehdi gelecek, herşeyi düzeltecek." Bediüzzamanın cevabı anlamlıdır: "Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun."

Yani, mehdiyet meselesi müslümanları tembelliğe itmemelidir. Mehdi geldiğinde elinde sihirli değnekle bir anda ortalığı süt liman yapacak değildir. En büyük insan ve en büyük peygamber olan Hz. Muhammed'e (asm) verilmeyen bir imtiyaz, O'nun ümmetinden olan bir zata verilecek değildir. Fakat nasıl ki, Hz. Peygamber gelmiştir, ashabını yetiştirmiş, onlar vasıtasıyla İslamı dört bir tarafa yaymıştır. Öyle de, mehdi dahi geldiğinde, yetiştirdiği cemaatle büyük İslami hizmetlere vesile olacaktır.

Hadislerde, deccal ve deccallardan bahsedilmesi, böyle münafık tiplerden ehl-i imanın sakınması için; mehdiden bahsedilmesi ise, ehl-i imanı ümitsizlikten kurtarmak içindir.

Hz. İsa tekrar gelecek mi?


Hz. İsa'nın ahir zamanda tekrar gelişi, hadislerde açık bir şekilde kıyamet alametlerinden biri olarak bildirilir. Ayetlerde ise böyle bir açıklık olmayıp, ancak bazı işaretler söz konusudur. Mesela şu ayetlere bakalım:

“O, kıyamet için bir ilimdir (alamettir)" (Zuhruf, 61)

Ayetteki “O” zamiri Hz. İsa olarak açıklanır. Fakat aynı ayetin yorumunda, "O" zamirini Kur'an'a raci kılanlar da olmuştur. Çünkü Kur'an kıyametin gelişinin yakınlığına delalet eder. Veya onunla kıyametin halleri ve dehşetli durumları bilinir. Kurtubi, zamiri Hz. Peygambere raci görür. Çünkü Hz. Peygamber, işaret ve orta parmaklarını gösterip "ben ve kıyamet bu ikisi gibiyiz" demiştir.

“O, insanlarla hem beşikte hem de yetişkin iken konuşacak” (Al-i İmran, 46)

Hz. İsa daha kundakta bebek iken harika bir şekilde konuşmuştur. Mealde “yetişkin” şeklinde ifade edilen kelimenin aslı “kehlen”dir ve bu ifade bazı yorumlara göre 35-40 yaşlarından sonrası için kullanılır. Hz. İsa ise 33 yaşında semaya yükseltilmiştir. Demek ki tekrar gelecek ve o dönemi yaşayacaktır. Ancak “kehlen” kelimesinde böyle bir yaş sınırı anlamı görmezsek aynı neticeye varmayız.

“Kitap ehlinden hiçbir fert yoktur ki, ölümünden önce O’na (İsa’ya) iman edecek olmasın…” (Nisa, 159)

Bazı yorumlara göre bu ayet Hz. İsa’nın tekrar geleceğine ve ehl- i kitap olan yahudi ve hristiyanların kendisine toptan iman edeceğine işaret eder. Kanaatimizce bu ayeti sekerat haliyle açıklamak daha uygun olsa gerek. Perdenin aralandığı o anda ehl- i kitaptan olan her fert O’nun gerçek şahsiyetini görecek ve o şekilde inanacaktır. Ama bu iman kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. Zira imtihan bitmiş, iş işten geçmiştir.

“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kaldırılacağım günde bana selam olsun.” (Meryem, 33)

Bazı yorumlara göre “öleceğim gün” ifadesi Hz. İsa’nın tekrar geleceğine bir işarettir. Zira O, ölmemiş, semaya yükseltilmiştir. Demek ki tekrar gelecek, ölümü tadacaktır.

Bu yorum ilk bakışta çok kuvvetli görülse de delil olmaktan uzaktır. Çünkü Maide suresinin son sayfasında anlatılan olayda Hz. İsa’nın vefat etmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Konunun hayli ayrıntıları olmakla beraber, şu noktalara işaretle yetiniyoruz:

-Kur'an'ın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısım ayetleri müteşabihtir. Muhkem, manaya delaleti açık olan; müteşabih, manaya delaleti kapalı olan ayetler için kullanılır. Muhkemin te'vili bilinir, mana ve tefsiri kolay anlaşılır. Müteşabihte ise, mananın çok vecihlere ihtimali söz konusudur. Muhkem ayetler, Kur'an ağacının kökü, müteşabih ayetler ise, o ağacın dalları durumundadır.

-Müteşabih ayetler, aklı işlettirmek, taklit zulmetinden kurtarmak içindir. Muhataplarına, köklü bir anlayışa ulaşmaları için, lugat, fıkıh gibi ilimlerin tahsiline lüzum hissettirir. Bu tür ayetler, insan aklının daha çok çalışmasını sağlamış, onu aklını kullanmaya zorlamıştır.

-Müteşabih ayetler ufuk açıcıdır. Ulaşılan her ufuktan ilerde bir başka ufuk kendini gösterir. Böylece, idrak bir ufuktan bir başka ufka açılır, düşünce monotonluktan kurtulur, Kur'ana yönelenler "ufuk-u âlâ"ya / en yüce ufka doğru yol alırlar.

-Müteşabih ayetler sadece iman edilmek için değil, aynı zamanda anlaşılmak için gelmiştir. İslâmi düşüncenin gelişmesi, müteşabih ayetlerin muhkem ayetler rehberliğinde yorumuyla gerçekleşecektir.

-Muhkem ayetler tefsir, müteşabih ayetler te'vil edilir. Te'vil, "bir delile dayanarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.” Te'vilde bir katiyet olmayıp, "mümkün bir ihtimal" söz konusudur. Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te'viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk'ındır.

-"Doğrusunu Allah bilir" kaydıyla "bu müteşabih ayetten murat bu olabilir" diye göstermek, "Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa bazı kalblerde kilitler mi var" ayetinin mucibince amel etmektir. (Muhammed, 24) Müteşabihatı bütünüyle yorum dışı bırakmak ise, aynı surede beş defa tekrarlanan "Biz Kur'an'ı zikr (öğüt) için kolaylaştırdık. Yok mu düşünen?" ayetine aykırıdır. (Kamer, 15, 17, 22, 32, 40)

-Muhkem ayetler "ümmü'l kitab"tır. Yani, ana kitap veya kitabın anası, esasıdırlar. Mesela, Allah'a el, vecih, gelmek... isnat eden ayetler müteşabih; "hiçbir şey O'nun misli gibi değildir." ayeti ise muhkemdir. (Şura, 11)

Keza, "Meryem oğlu İsa ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. O'nu Meryem'e ilka etmiştir ve O'ndan bir ruhtur" (Nisa, 171) ayeti müteşabih; "Allah'ın bir çocuk edinmesi olur şey değildir" ayeti ise muhkemdir. (Meryem, 35)

Hz. İsa'nın Allah'ın bir kelimesi, olması, babasız bir şekilde doğrudan "kün: ol" emriyle yaratılmış olduğu cihetledir.

O'ndan bir ruh olması ise, -haşa- Hristiyanların iddia ettikleri gibi, Hz. İsa'nın Allah'tan bir cüz, uluhiyetten bir rükün olması anlamında olmayıp "teşrif" içindir. Her ne kadar bütün ruhlar Allah'ın yaratmasıyla ise de, Hz. İsa'da özel bir durum olduğundan, Cenab-ı Hak, O'nu doğrudan zatına nispet etmiştir

Kur'an-ı Kerim'de "Allah gökleri ve yerde olanları size musahhar kıldı" ayetinin devamında "hepsi O'ndandır." denilmesi konumuza açıklık getirmektedir. (Casiye 13) Gökler ve yerdekiler Allah'tan bir parça olmadığı gibi, Hz. İsa da O'ndan bir cüz değildir.

İşte, bu tür farklı yorumlara açık olması sebebiyle, bahsedilen ayetlerin Hz. İsa'nın nüzulüne delaleti katiyetten düşer, ancak bir kanaat bildirebilir. Bu konuda gelen hadisler esas alındığında ise, Hz. İsa’nın kıyamet öncesi geleceği anlaşılır.

Hz. İsa'nın nüzulüne inanmak, akideye dâhil değildir. İlgili ayetler ve hadisler te'vile açık olduğundan "ben Hz. İsa'nın ahir zamanda bedenen tekrar nüzulüne inanmıyorum" diyen birisi, asla tekfir olunamaz. Zira bu tür bir ifade, ayet veya hadisi inkâr olmayıp, onların muhtemel bir tevilini reddetmektir. Aynı ayet ve hadislerin başka yorumları da vardır.

Müteşabih ayetlerde nihai söz Cenab-ı Hakk'ındır. "O gün sırlar ortaya çıkacak" (Tarık, 9) ayetinin hükmüyle, sırlar kıyamet günü bildirilecek, "Allah kıyamet günü, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size açıklayacak" ayetinin manası görülecektir. (Hacc, 69)

Dâbbetü'l – Arz nedir?


Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II, 491)

Dâbbe kelimesi “canlı, hareket eden varlık” anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de “dâbbe” denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse “işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

Burada “Dâbbetü'l- arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?” sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: “Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir.” Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.

Dâbbeye “AİDS mikrobu” diyenler vardır. “Televizyon” şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta “robotlar olabilir” görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, “efendilerinin” sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.

Kur’anda Dâbbe


"Dâbbe" kelimesi Kur’anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “devâbb” ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 6)

“Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir.” (Hud, 56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 45)

Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde “Dâbbenin başı bulutlara değecek” denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

Dinin helal – haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma “lisan-ı hal” yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

Dâbbe neler söylüyor?


Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab- Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

Kur’ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. “Rüzgârın dişleri” denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

Keza, Ka’beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur’anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen “ebabil” kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir “semavi bombalama” olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları “kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına” çevirmişlerdir.

Kur’an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve inatçı bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.

Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle “Allah zar atmaz.” Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.” (Yazır, IV, 2802)

Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terk etmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez. "Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez." (En'am, 59) "Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz." (Fatır, 11) Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rastgele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazan meltem olur yüzümüzü okşar, bazan fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.

Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü’minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.