Gaybet-i Kübra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gaybet-i Kübra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2016 Perşembe

Gaybet-i Kubra ve Gaybet-i Suğra (Büyük Gizlilik ve Küçük Gizlilik)


Gaybet-i Suğra ve Gaybet-i Kübra


On Birinci İmam'ın şahadetinden sonra, hicrî 260 yılından 329 yılına kadar, yani 69 yıl Gaybet-i Suğra (Küçük Gizlilik) dönemidir.[5] O andan, Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhur edeceği zamana kadar geçen dönem de, Gaybet-i Kübra (Büyük Gizlilik) dönemidir.

Gaybet-i Suğra'da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmediyse de sınırlıydı. Şiîler, Şia'nın büyüklerinden olan "Özel Naipler" vasıtasıyla sorunlarını İmam'a ulaştırıp cevap alabiliyorlardı. Bazen bizzat İmam'la görüşmek de mümkündü. Bu zaman dilimi (Gaybet-i Suğra); halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen koptuğu, insanların, vazifelerini öğrenmek için İmam'ın genel vekilleri olan müçtehitlere ve fakihlere müracaat ederek elde ettikleri Gaybet-i Kübra dönemine hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, dü-şüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmeye hazır olmadıklarına ve reddine sebep olabilirdi. Ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş-yavaş hazırlandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı.

Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve yine o dönemde Şiîlerden bazılarının İmam Mehdi'nin (a.s) huzuruna gitmesi, onun doğum ve yaşadığı meselesini daha fazla sabitleştirdi. Gaybet-i Kübra eğer bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti.

Allah Teala kendi hikmetiyle Hz. Mehdi'nin gaybetini (Peygamber ve İmamlar'ın bildirdiği gibi) iki şekilde karar kılmıştır. Birincisi ikincisine hazırlık maksadı güdülen, süresi kısa ve daha az olan gaybet dönemi; ikincisi ise bundan hemen sonra başlayan uzun süreli Gaybet-i Kübra dönemidir.

Ehlibeyt'e tâbi olanların, inançlarında sabit kalmaları ve sarsıntı geçirmemeleri, Ehlibeyt İmamları'na olan inançlarını yitirmemeleri, Hz. Mehdi'yi (a.s) ve ilâhî kurtuluşu beklemeleri gerekir. İmam Mehdi'nin (a.s) kıyam ve zuhurunun gerçekleşmesi ve bütün insanlığın kurtuluş ve saadete ermesi yönünde ilâhî emrin tahakkuk bulması için müminler, gaybet zamanında Allah'ın dinine sımsıkı sarılıp kendini her yönden eğitmeli ve takvalı olmalıdırlar.

Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmemekle beraber sınırlıydı. Ehl-i Beyt dostları, Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olan “özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmam’a iletip cevap alabiliyorlardı. Bu dönem, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği ve halkın, İmam’ın genel vekilleri olan Ehl-i Beyt mektebine bağlı müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevlendirildiği “Gaybet-i Kübra” dönemine bir hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve bu süreç zarfında Ehl-i Beyt dostlarından bazılarının İmam Mehdi (a.s)’ın huzuruna varmaları, onun doğum ve hayatı meselesini de daha fazla sabitleştirdi. Eğer Gaybet-i Kübra bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti.

Allah Teala kendi hikmetiyle, (Peygamber (s.a.a) ve İmamlar (a.s)’ın da bildirdikleri gibi) Ehl-i Beyt izleyicilerinin İmamlara olan inançlarının sarsılmaması, Hz. Mehdi (a.s)’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri, gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir

Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi (a.s)’ın özel naibi olmuştur. Onlar İmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a iletir, İmam’ın da mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirlerdi.
Bu dört naibin dışında İmam (a.s)’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı; onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam (a.s)’a ulaştırıyorlardı. İmam (a.s) tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı.[ii] Merhum Seyyid Muhsin Emin'in belirttiği gibi, dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler, diğerleri ise bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi. Bu vekiller arasında Ebu Hüseyin Muhammed bin Cafer bin Esad, Ahmed bin İshak-ı Eş’ari, İbrahim bin Muhammed-i Hamedani ve Ahmed bin Hamza bin Yesee gibi müminler vardır.[iii]

Dört naip ise sırasıyla şunlardır:
1- Ebu Amr Osman bin Said-i Amri,
2- Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri,
3- Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti,
4- Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Said, halkın güvenine mazhar olan çok değerli bir şahsiyet idi. İmam Hadi (a.s) ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vekilliğini yapmıştır.[iv] O, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın kefenleme ve defnetme işlemini de üzerine almıştır.[v] Ona, Askeriyeye ait mahallede ikamet ettiğinden dolayı “Askeri” lakabı verilmişti. O, saray memurlarının, İmam (a.s)'a yaptığı hizmeti farketmemeleri için yağ satıcılığı yapar, [vi] Ehl-i Beyt dostlarının İmam Hasan Askeri ve İmam Ali Hadi (a.s)’a gönderdikleri humus ve zekatı yağ kaplarına koyarak İmam'a ulaştırırdı.[vii] Ahmed bin İshak-i Kummi der ki: “İmam Ali Hâdi'nin (a.s) huzuruna müşerref olup, arz ettim ki: “Ben her zaman burada (Samirra’da) olamıyorum, sadece burada bulunduğum zamanlar sizi ziyaret etme şerefine nail olabiliyorum, böyle zamanlarda bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?”

İmam buyurdu ki: “Bu Ebu Amr (Osman bin Said-i Amri), güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.”
Ahmed bin İshak der ki: “İmam Ali Hâdi (a.s)'ın vefatından sonra, İmam Askeri (a.s)'ın yanına gittim ve aynı sözümü ona da tekrarladım, o hazret de değerli babaları gibi: ‘Ebu Amr, emin ve geçmiş İmamlar’ın güvenini kazanmış, benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size bir şey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır’ dedi.”  [viii]
Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri (a.s)’dan sonra İmam Mehdi (a.s)’ın fermanı üzerine naipliğini üstlendi. Ehl-i Beyt dostları sorunlarını ona iletiyor, İmam'ın cevabı da onun vasıtasıyla onlara ulaşıyordu. [ix]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden rahmetli Muhakkik Damad “Sırat-ı Müstakim” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Şeyh Osman bin Said-i Amri, İbn-i Ebi Ganim-i Gazvini’nin ‘İmam Ali Hâdi (a.s) vefat ettiği zaman evladı yoktu!’ dediğini, bunun üzerine Ehl-i Beyt dostlarının onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve bunun üzerine İmam’ın onu yalanlayan bir mektup yazdığını ve cevabının, Ehl-i Beyt dostlarına bir delil, mucize olması için de bu mektubu mürekkepsiz, yani kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam (a.s) tarafından verilen cevabın metni şöyledir:

“Bismillahirrahmanirrahim.

Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubun din ve emir sahiplerinin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize ulaştı. Bu haber bizi üzgün ve müteessir etti, elbette bu üzgünlük asıl sizin içindir; bizim için değil. Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da bizim hürmetimize ihya etti. Niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan (a.s) size ulaşan şeyin gerçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaim (a.s)’ın gaybet edeceğini bildirdiler)?

Acaba Allah Teala'nın, Adem'in zamanından geçmiş İmam'ın zamanına kadar halkın sığınması için sığınaklar ve aracılıklarıyla halkın hidayet bulacağı alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını, bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi? Allah’ın geçmiş İmam (on birinci İmam)’ın ruhunu aldıktan sonra kendi dinini batıl mı ettiğini sanıyorsunuz? Yaratıklarını kendine hidayet edecek sebep ve vesilelerden yoksun bıraktığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun, bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir. [x]

Osman bin Said, ölümünden önce İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ı İmam Mehdi (a.s)’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.
Muhammed bin Osman da babası gibi Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Ehl-i Beyt dostlarının güven ve saygısını kazanmıştı. İmam Hasan Askeri (a.s) da onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu daha önceden belirtmişti. Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyeti rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Ehl-i Beyt dostları onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[xi]

Birinci naip Osman bin Said’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi (a.s) tarafından şöyle bir tevki[xii] gelmiştir:
“Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. O’nun emrine teslim ve O’nun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve tertemiz öldü. Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlar’a yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”
Tevki’nin diğer bir kısmında ise şöyle buyurmuştur:

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki, Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.” [xiii]
Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Henüz Osman bin Said dünyadan göçmeden İmam Mehdi (a.s), bize kendi el yazısıyla gönderdiği bir mektupta Ebu Caferi (Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri), babasının yerine atadığını bize bildirmişti.[xiv]

Yine İmam Mehdi (a.s)’ın İshak bin Yakub-ı Kuleyni’ye cevap olarak yazdıkları başka bir tevkide şunlar yer almıştır:
“...ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.” [xv]
Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:

-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: “Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir.”[xvi] Yine Müstacar’de[xvii] onun: “Allah'ım düşmanlarımdan intikam al” dediğini gördüm.”[xviii]

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: “Hz. Mehdi (a.s) her yıl hac töreninde hazır bulunur, milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz.”[xix]

Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkardı.[xx]
Bu değerli zat, ölmeden önce öleceği günü haber vermiş ve haber verdiği günde de vefat etmiştir.[xxi] Bu zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle vefat etmeden önce ziyaretine gelen Ehl-i Beyt büyüklerinden bir gruba; Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıtarak: “O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz” buyurmuştur.[xxii] Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etmiştir.[xxiii]
Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu. Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Hatta Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.[xxiv] Bu arada Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: “İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmiştir.” Bunun üzerine Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturtmuş, kendisi de onun ayak tarafına geçmiştir.[xxv]

Hz. Mehdi (a.s) tarafından, Hüseyin bin Ruh hakkında gelen tevki şöyledir:
“Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Kalbimizde onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun.”

Bu tevki hicri kameri 305 yılında, Şevval ayının 6'sında, pazar günü gönderilmiştir.[xxvi] Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den “Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?” diye sorduklarında şöyle demiştir:

-Onlar (İmamlar-a.s-), herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse daha liyakatli ve daha münasiptir. Ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi (a.s)'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyin bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi (a.s)'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle tartışmaya girseydim ) zor durumda kalsaydım (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini bildirmem mümkündü. Ama Ebul Kasım (sır saklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler, yine de ondan ayılmaz (ve onu düşmana göstermez).[xxvii]
Ebu’l Kasım Hüseyin bin Ruh, yaklaşık 21 yıl İmam’ın naipliğini yapmış, ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bırakmıştır. O, hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etmiştir; mezarı Bağdat’tadır.
Ali bin Muhammed-i Semeri

“Muntehe’l-Makal” kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir şahsiyete sahipti. Bu değerli zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam (a.s)’ın sefiri olarak Ehl-i Beyt dostlarının sorunlarını halletmek için görevlendirilmiştir.”[xxviii]
Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: “Ebu’l Hasan Semeri, bir gün yanındaki insanlara, ‘Allah size Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şu anda dünyadan göçtü’ buyurdu. Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.”

Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etmiştir.[xxix] Vefatından önce Ehl-i Beyt dostlarından bir grup onun etrafında toplanarak: “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir:
“Ben bu konuda bir kimseye vasiyet etmekle görevli değilim.”[xxx] Sonra da Hz. Mehdi (a.s) tarafından bu konuda gönderilen hükmü Ehl-i Beyt dostlarına gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim.

Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur olmayacaktır. Zuhur, ancak O’nun izniyle olacaktır. Bu da ancak uzun bir zaman sonra, kalplerin taş kesilmesi ve yeryüzünün zulümle dolmasından sonra olacaktır. Çok geçmeden izleyicilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibatta olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki, Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık[xxxi] duyulmasından önce bu iddiada bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.[xxxii]

Gerçekten de İmam’ın buyurduğu gibi Ali bin Muhammed-i Semeri altı gün sonra dar-ı faniden göçmüş ve Helenci caddesinde, Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verilmiştir.[xxxiii]
İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve Müslümanların en çok güvenip itimat ettikleri kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt muhipleri soru ve müşküllerini onların vasıtasıyla İmam (a.s)’a ulaştırıyor, İmam (a.s) da cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt dostlarına gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündü, hatta yüce şahsiyetli kimselerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın (a.s) huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak bile oluyorlardı.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar:
“İmam (a.s)’ın açık emri ve önceki sefirin sonrakini tanıtması ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış, Ehl-i Beyt dostları da, İmam Mehdi (a.s) tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmedikçe, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.”[xxxiv]
Gaybet-i Suğra'nın müddetinin son bulmasıyla Gaybet-i Kübra dönemi başlamış,  şimdiye kadar da devam etmektedir. Gaybet-i Suğra döneminde halk, hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevabını Hz. Mehdi (a.s)'dan alabiliyorlardı. Gaybet-i Kübra dönemi başladığı andan itibaren artık bunun mümkün olamayacağı bizzat İmam Mehdi’nin kendisi tarafından hususi sefirler aracılığıyla Ehl-i Beyt dostlarına bildirilmiştir. Ancak bu dönemde de Ehl-i Beyt muhipleri öyle sahipsiz olarak kendi başlarına bırakılmamış ve bu dönemde sorunlarının halli için hazretin umumi sefirlerine müracaat etmeleri gerektiği, hususi sefirlerine verilen tevkilerle beyan edilmiştir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden olan rahmetli Keşî şöyle yazar: “Hz. Mehdi (a.s) tarafından gönderilen tevkide şöyle geçmektedir: ‘Artık dostlarımızın, bizce güvenilir olan kimselerin bizden naklettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahaneleri yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bilmekteler.” [xxxv]
Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetleri olan Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: “Mevlamız Hz. Mehdi (a.s) Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerinin gaybet zamanındaki vazifeleri hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar, benim sizin üzerinize olan hüccetlerimdir, ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”[xxxvi]

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.” [xxxvii]
Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerini halletmek hususunda Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihler sorumlu kılınmıştır. Gerçi Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin, masum imama ulaşma imkanı olmayanların sorunlarını çözmede fetva ve hüküm verme yetkileri, önceki masum imamlar tarafından da beyan ve tasvip edilmiştir. Ama Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin genel anlamdaki resmi görevleri, Gaybet-i Kübra’nın başladığı tarihten itibaren başlamış, İmam Mehdi (a.s)’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.


[i] - Rahmetli Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Şia” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).
[ii] - el-Mehdi, s.182.
[iii] - A'yan'uş-Şiâ, c.4, üçüncü bölüm, s.21.
[iv] - Muntehe’l-Makal, El-Mehdi, s.181.
[v] - A’yanu’ş-Şia, c.4, 3. bölüm, s.16.
[vi] - A’yanu’ş-Şia, c.3, 3. bölüm s.16.
[vii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[viii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[ix] - el-Mehdi, s.181; Biharu’l-Envar, c.51, s.346.
[x] - Envaru’l-Behiyye, s.324.
[xi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.345-346; Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216 ve 219; El Kunye ve’l-Elkab c.3. s.230.
[xii] -“ Tevki" lügatte bir şeyin kenarına yazma, ıstılahta ise padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman (a.s) tarafından Şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.
[xiii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349; Kemalu’d-Din, c.2, s.188, 38. hadis; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.219-220.
[xiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349.
[xv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349-350; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.220; Keşfu’l-Gumme, c.3, s.457.
[xvi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xvii] -Mustacar, Rukn'u Yemani’ye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af edilmesi için insanların sığındıkları bir yerdir.
[xviii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xix] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xx] - el-Kuna ve’l-Elkab, Necef baskısı, c.3, s.267-268.
[xxi] - el-Kuna ve’l-Elkab, c.3, s.268.
[xxii] - Biharu’l-Envar, c. 51, s.354-355; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.326-327.
[xxiii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.352.
[xxiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.353-354.
[xxv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.354.
[xxvi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.227.
[xxvii] - Biharu’l-Envar, c.51 s.359; el-Kûnye ve’l-Elkab, c.1, s.91.
[xxviii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.358 - 360.
[xxix] - Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243.
[xxx] - Biharu’l-Envar, c.51, s.360
[xxxi] - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman (a.s)’ın zuhuruna yakın gerçekleşecek iki alamettir.
[xxxii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.361; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243; merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c.2, s.193.
[xxxiii] - A’yanu’ş-Ehl-i Beyt, c.4, 3. cüz, s.21; Kamusu’r-Rical, c.7, s.512.
[xxxiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.362.
[xxxv] - el-Mehdi, s.182- 183.
[xxxvi] - İhticac, s.283.
[xxxvii] - el-Mehdi, s.182-183.


8 Kasım 2015 Pazar

Hz Mehdi (a.s)’ın Gaybeti (Gaybet-i Suğra - Gaybet-i Kübra)

Bismillahirrahmanirrahim

Ehl-i Sünnet Kitaplarından “el-İşaa Fi Eşrat-is Saa” s.93 (Mısır bas.)

Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali’den şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi’nin) iki gaybeti vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir.”



Amr b. Sabit’ten: Hz. Zeyn-ul Abidin Ali b. Hüseyin aleyhi’s-selâm şöyle buyurdu: “Her kim bizim Kaimimizin gaybetinde onun velayetine bağlı kalırsa, Allah (c.c) Bedir ve Uhud şehitlerinden b. tanesinin sevabını ona verir.” Kemal-ud Din, c. 1, s. 323

Said b. Cübeyr’den: İmam Zeyn-ul Abidin Ali b. Hüseyin aleyhi’s-selâm şöyle buyurdu: “Bizden olan Kaim’de peygamberlerden bazı sünnetler vardır:
Nuh’tan, İbrahim’den Musa’dan, İsa’dan, Eyyüp’ten ve Muhammed salla’llâhu aleyhi ve alih’den birer sünnet onda vardır.
Nuh’un ondaki sünneti uzun ömrüdür, İbrahim’in sünneti gizli veladet ve halktan uzaklaşmasıdır.
Musa’nın sünneti korkudan gaybete çekilmesidir; İsa’nın sünneti halkın onun hakkında ihtilaf etmesidir, Eyyüb’ün sünneti ise belalardan sonraki ferahlıktır; Muhammed’in sünneti ise kılıçla zuhur etmesidir…” Kemal-ud Din, c. 2, s. 576



15 Ekim 2015 Perşembe

Gaybet-i Suğra ve Kübra Hakkında


Gaybet-i Suğra ve Kübra Hakkında 

   On birinci İmamın şehadetinden sonra, Hicri 260 yılından 329 yılına kadar yani 69 yıllık süre, İmam Mehdi (a.s)’ın “Gaybet-i Suğra” –küçük gizlilik- dönemidir.[1]

O tarihten itibaren Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhur edeceği zamana kadar geçen süreç “Gaybet-i Kübra” -büyük gizlilik- dönemidir.
 
Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmemekle beraber sınırlıydı. Ehl-i Beyt dostları, Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olan “özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmam’a iletip cevap alabiliyorlardı. Bu dönem, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği ve halkın, İmam’ın genel vekilleri olan Ehl-i Beyt mektebine bağlı müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevlendirildiği “Gaybet-i Kübra” dönemine bir hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve bu süreç zarfında Ehl-i Beyt dostlarından bazılarının İmam Mehdi (a.s)’ın huzuruna varmaları, onun doğum ve hayatı meselesini de daha fazla sabitleştirdi.

Eğer Gaybet-i Kübra bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti. Allah Teala kendi hikmetiyle, (Peygamber (s.a.a) veİmamlar (a.s)’ın da bildirdikleri gibi) Ehl-i Beyt izleyicilerinin İmamlara olan inançlarının sarsılmaması, Hz. Mehdi (a.s)’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri, gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir
 
Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi (a.s)’ın özel naibi olmuştur. Onlarİmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a iletir, İmam’ın da mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirlerdi.
 
Bu dört naibin dışında İmam (a.s)’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı; onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam (a.s)’a ulaştırıyorlardı. İmam (a.s) tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı.[2] Merhum Seyyid Muhsin Emin'in belirttiği gibi, dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler, diğerleri ise bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi. Bu vekiller arasında Ebu Hüseyin Muhammed bin Cafer bin Esad, Ahmed bin İshak-ı Eş’ari, İbrahim bin Muhammed-i Hamedani ve Ahmed bin Hamza bin Yesee gibi müminler vardır.[3]

Dört naip ise sırasıyla şunlardır

1- Ebu Amr Osman bin Said-i Amri,
2- Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri,
3- Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti,
4- Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Said, halkın güvenine mazhar olan çok değerli bir şahsiyet idi. İmam Hadi (a.s) ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vekilliğini yapmıştır.[4]

O, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın kefenleme ve defnetme işlemini de üzerine almıştır.[5]

Ona, Askeriyeye ait mahallede ikamet ettiğinden dolayı “Askeri” lakabı verilmişti. O, saray memurlarının, İmam (a.s)'a yaptığı hizmeti farketmemeleri için yağ satıcılığı yapar, [6]

Ehl-i Beyt dostlarının İmam Hasan Askeri ve İmam Ali Hadi (a.s)’a gönderdikleri humus ve zekatı yağ kaplarına koyarak İmam'a ulaştırırdı.[7]

Ahmed bin İshak-i Kummi der ki: “İmam Ali Hâdi'nin (a.s) huzuruna müşerref olup, arz ettim ki: “Ben her zaman burada (Samirra’da) olamıyorum, sadece burada bulunduğum zamanlar sizi ziyaret etme şerefine nail olabiliyorum, böyle zamanlarda bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?”
 
İmam buyurdu ki: “Bu Ebu Amr (Osman bin Said-i Amri), güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.”
 
Ahmed bin İshak der ki: “İmam Ali Hâdi (a.s)'ın vefatından sonra, İmam Askeri (a.s)'ın yanına gittim ve aynı sözümü ona da tekrarladım, o hazret de değerli babaları gibi: ‘Ebu Amr, emin ve geçmiş İmamlar’ın güvenini kazanmış, benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size bir şey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır’ dedi.”  [8]

Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri (a.s)’dan sonra İmam Mehdi (a.s)’ın fermanı üzerine naipliğini üstlendi. Ehl-i Beyt dostları sorunlarını ona iletiyor, İmam'ın cevabı da onun vasıtasıyla onlara ulaşıyordu. [9]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden rahmetli Muhakkik Damad “Sırat-ı Müstakim” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Şeyh Osman bin Said-i Amri, İbn-i Ebi Ganim-i Gazvini’nin ‘İmam Ali Hâdi (a.s) vefat ettiği zaman evladı yoktu!’ dediğini, bunun üzerine Ehl-i Beyt dostlarının onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve bunun üzerine İmam’ın onu yalanlayan bir mektup yazdığını ve cevabının, Ehl-i Beyt dostlarına bir delil, mucize olması için de bu mektubu mürekkepsiz, yani kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam (a.s) tarafından verilen cevabın metni şöyledir



“Bismillahirrahmanirrahim.


  Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubun din ve emir sahiplerinin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize ulaştı. Bu haber bizi üzgün ve müteessir etti, elbette bu üzgünlük asıl sizin içindir; bizim için değil.

Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da bizim hürmetimize ihya etti. Niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan (a.s) size ulaşan şeyin gerçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaim (a.s)’ın gaybet edeceğini bildirdiler)? Acaba Allah Teala'nın, Adem'in zamanından geçmiş İmam'ın zamanına kadar halkın sığınması için sığınaklar ve aracılıklarıyla halkın hidayet bulacağı alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını, bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi?

Allah’ın geçmiş İmam (on birinci İmam)’ın ruhunu aldıktan sonra kendi dinini batıl mı ettiğini sanıyorsunuz? Yaratıklarını kendine hidayet edecek sebep ve vesilelerden yoksun bıraktığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun, bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir. [10]

Osman bin Said, ölümünden önce İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ı İmam Mehdi(a.s)’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.

Muhammed bin Osman da babası gibi Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Ehl-i Beyt dostlarının güven ve saygısını kazanmıştı. İmam Hasan Askeri (a.s) da onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu daha önceden belirtmişti. Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyeti rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Ehl-i Beyt dostları onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[11]

Birinci naip Osman bin Said’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi (a.s) tarafından şöyle bir tevki[12] gelmiştir

Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. O’nun emrine teslim ve O’nun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve tertemiz öldü. Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlar’a yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”
Tevki’nin diğer bir kısmında ise şöyle buyurmuştur

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki, Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.” [13]

Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Henüz Osman bin Said dünyadan göçmeden İmam Mehdi (a.s), bize kendi el yazısıyla gönderdiği bir mektupta Ebu Caferi (Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri), babasının yerine atadığını bize bildirmişti.[14]

Yine İmam Mehdi (a.s)’ın İshak bin Yakub-ı Kuleyni’ye cevap olarak yazdıkları başka bir tevkide şunlar yer almıştır

“...ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.” [15]

Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:
-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: “Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir.”[16] Yine Müstacar’de[17] onun: “Allah'ım düşmanlarımdan intikam al” dediğini gördüm.”[18]

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: “Hz. Mehdi (a.s) her yıl hac töreninde hazır bulunur, milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz.”[19]
 
Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkardı.[20]
 
Bu değerli zat, ölmeden önce öleceği günü haber vermiş ve haber verdiği günde de vefat etmiştir.[21] Bu zat,İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle vefat etmeden önce ziyaretine gelen Ehl-i Beyt büyüklerinden bir gruba; Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıtarak: “O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz” buyurmuştur.[22] Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etmiştir.[23]


 Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu.

Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Hatta Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.[24]

Bu arada Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: “İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmiştir.” Bunun üzerine Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturtmuş, kendisi de onun ayak tarafına geçmiştir.[25]

Hz. Mehdi (a.s) tarafından, Hüseyin bin Ruh hakkında gelen tevki şöyledir

Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Kalbimizde onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun

Bu tevki hicri kameri 305 yılında, Şevval ayının 6'sında, pazar günü gönderilmiştir.[26] Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den “Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?” diye sorduklarında şöyle demiştir

-Onlar (İmamlar-a.s-), herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse daha liyakatli ve daha münasiptir. Ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi (a.s)'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyin bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi (a.s)'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle tartışmaya girseydim ) zor durumda kalsaydım (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini bildirmem mümkündü. Ama Ebul Kasım (sır saklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler, yine de ondan ayılmaz (ve onu düşmana göstermez).[27]
 
Ebu’l Kasım Hüseyin bin Ruh, yaklaşık 21 yıl İmam’ın naipliğini yapmış, ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bırakmıştır. O, hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etmiştir; mezarı Bağdat’tadır.

Ali bin Muhammed-i Semeri
Muntehe’l-Makal” kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir şahsiyete sahipti. Bu değerli zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam (a.s)’ın sefiri olarak Ehl-i Beyt dostlarının sorunlarını halletmek için görevlendirilmiştir.”[28]

   Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: “Ebu’l Hasan Semeri, bir gün yanındaki insanlara, ‘Allah size Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şu anda dünyadan göçtü’ buyurdu. Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.”
Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etmiştir.[29] Vefatından önce Ehl-i Beyt dostlarından bir grup onun etrafında toplanarak: “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir

Ben bu konuda bir kimseye vasiyet etmekle görevli değilim.”[30] Sonra da Hz. Mehdi (a.s) tarafından bu konuda gönderilen hükmü Ehl-i Beyt dostlarına gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir

Bismillahirrahmanirrahim

   Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur olmayacaktır. Zuhur, ancak O’nun izniyle olacaktır. Bu da ancak uzun bir zaman sonra, kalplerin taş kesilmesi ve yeryüzünün zulümle dolmasından sonra olacaktır. Çok geçmeden izleyicilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibatta olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki, Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık[31] duyulmasından önce bu iddiada bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.[32]

Gerçekten de İmam’ın buyurduğu gibi Ali bin Muhammed-i Semeri altı gün sonra dar-ı faniden göçmüş ve Helenci caddesinde, Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verilmiştir.[33]

İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve Müslümanların en çok güvenip itimat ettikleri kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt muhipleri soru ve müşküllerini onların vasıtasıyla İmam (a.s)’a ulaştırıyor, İmam(a.s) da cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt dostlarına gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündü, hatta yüce şahsiyetli kimselerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın (a.s) huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak bile oluyorlardı.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar

“İmam (a.s)’ın açık emri ve önceki sefirin sonrakini tanıtması ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış, Ehl-i Beyt dostları da, İmam Mehdi (a.s) tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmedikçe, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.”[34]

Gaybet-i Suğra'nın müddetinin son bulmasıyla Gaybet-i Kübra dönemi başlamış,  şimdiye kadar da devam etmektedir. Gaybet-i Suğra döneminde halk, hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevabını Hz. Mehdi (a.s)'dan alabiliyorlardı. Gaybet-i Kübra dönemi başladığı andan itibaren artık bunun mümkün olamayacağı bizzat İmamMehdi’nin kendisi tarafından hususi sefirler aracılığıyla Ehl-i Beyt dostlarına bildirilmiştir. Ancak bu dönemde de Ehl-i Beyt muhipleri öyle sahipsiz olarak kendi başlarına bırakılmamış ve bu dönemde sorunlarının halli için hazretin umumi sefirlerine müracaat etmeleri gerektiği, hususi sefirlerine verilen tevkilerle beyan edilmiştir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden olan rahmetli Keşî şöyle yazar: “Hz. Mehdi (a.s) tarafından gönderilen tevkide şöyle geçmektedir: ‘Artık dostlarımızın, bizce güvenilir olan kimselerin bizden naklettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahaneleri yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bilmekteler.” [35]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetleri olan Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: “Mevlamız Hz. Mehdi (a.s) Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerinin gaybet zamanındaki vazifeleri hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar, benim sizin üzerinize olan hüccetlerimdir, ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”[36]

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.” [37]

Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerini halletmek hususunda Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihler sorumlu kılınmıştır. Gerçi Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin, masum imama ulaşma imkanı olmayanların sorunlarını çözmede fetva ve hüküm verme yetkileri, önceki masum imamlar tarafından da beyan ve tasvip edilmiştir. Ama Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin genel anlamdaki resmi görevleri, Gaybet-i Kübra’nın başladığı tarihten itibaren başlamış, İmam Mehdi (a.s)’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.

Kaynaklar:
[1] - Rahmetli Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Şia” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).
[2] - el-Mehdi, s.182.
[3] - A'yan'uş-Şiâ, c.4, üçüncü bölüm, s.21.
[4] - Muntehe’l-Makal, El-Mehdi, s.181.
[5] - A’yanu’ş-Şia, c.4, 3. bölüm, s.16.
[6] - A’yanu’ş-Şia, c.3, 3. bölüm s.16.
[7] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[8] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[9] - el-Mehdi, s.181; Biharu’l-Envar, c.51, s.346.
[10] - Envaru’l-Behiyye, s.324.
[11] - Biharu’l-Envar, c.51, s.345-346; Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216 ve 219; El Kunye ve’l-Elkab c.3. s.230.
[12] -“ Tevki" lügatte bir şeyin kenarına yazma, ıstılahta ise padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman (a.s) tarafından Şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.
[13] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349; Kemalu’d-Din, c.2, s.188, 38. hadis; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.219-220.
[14] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349.
[15] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349-350; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.220; Keşfu’l-Gumme, c.3, s.457.
[16] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[17] -Mustacar, Rukn'u Yemani’ye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af edilmesi için insanların sığındıkları bir yerdir.
[18] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[19] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[20] - el-Kuna ve’l-Elkab, Necef baskısı, c.3, s.267-268.
[21] - el-Kuna ve’l-Elkab, c.3, s.268.
[22] - Biharu’l-Envar, c. 51, s.354-355; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.326-327.
[23] - Biharu’l-Envar, c.51, s.352.
[24] - Biharu’l-Envar, c.51, s.353-354.
[25] - Biharu’l-Envar, c.51, s.354.
[26] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.227.
[27] - Biharu’l-Envar, c.51 s.359; el-Kûnye ve’l-Elkab, c.1, s.91.
[28] - Biharu’l-Envar, c.51, s.358 - 360.
[29] - Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243.
[30] - Biharu’l-Envar, c.51, s.360
[31] - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman (a.s)’ın zuhuruna yakın gerçekleşecek iki alamettir.
[32] - Biharu’l-Envar, c.51, s.361; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243; merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c.2, s.193.
[33] - A’yanu’ş-Ehl-i Beyt, c.4, 3. cüz, s.21; Kamusu’r-Rical, c.7, s.512.
[34] - Biharu’l-Envar, c.51, s.362.
[35] - el-Mehdi, s.182- 183.
[36] - İhticac, s.283.
[37] - el-Mehdi, s.182-183.

7 Temmuz 2015 Salı

Gaybet-i Süğra ve Gaybet-i Kübra Hakkında Hadisler

Kısa Süreli Gaybet  Gaybet-i Süğra

İmam Hasan Askeri’nin (a.s) hicri 260 yılında şahadete kavuşmasıyla; on ikinci imam olan imam Mehdi’nin (a.f) imametlik dönemi başlamış oldu. Aynı zamanda, bu tarihten itibaren, on ikinci imamın “Gaybet-i Süğra” ismiyle meşhur olan gaybet dönemi de başladı. Gaybet-i Süğra hicri 329 yılına kadar, yaklaşık 70 yıl kadar devam etti.

Gaybet-i Süğra’nın en önemli özelliklerinden birisi; Şiilerin, imam Mehdi (a.f) ile olan irtibatlarını, imamın özel vekilleri ve naipleri vasıtasıyla gerçekleştirmeleridir. Şiiler, onların vasıtasıyla İmam Mehdi’den (a.f) haber, bilgi ve sorularının cevaplarını alıyorlardı.[71]Şiiler, bazen imamın naipleri vasıtası ile Hz. Mehdi’nin (a.f) huzuruna varma şerefine dahi ulaşıyorlardı.

İmamın özel naipleri, Şii mektebinin büyük ve bilgili âlimlerindendir. Bu naipler, imam Mehdi (a.f) tarafından seçilmişlerdi. Bunlar dört kişidir. Zaman sıralamasına göre isimleri şunlardır:

1- Osman b. Saîd Amri; İmamın (a.f) gaybet dönemi başladığı zaman naiplik görevini üstlendi.  Hicri 265 yılında vefat etti. O, aynı zamanda imam Hadi (a.s) ve İmam Hasan Askeri’nin de (a.s) naipliğini de yapmıştı.

2- Muhammed b. Osman Amri; Birinci naibin oğludur. Babasının vefatından sonra naiplik makamına ulaştı. Hicri 305 yılında da vefat etti.

3- Hüseyin b. Ruh Nevbahtî; 21 yıl naiplik görevini üstlendikten sonra hicri 326 yılında dünyadan göçtü.

4- Ali b. Muhammed Semurî; Hicri 329 yılında dünyadan göçtü. Onun vefatıyla da Gaybet-i Süğra dönemi son bulmuş oldu.

Özel naipler ve vekiller, hepsi İmam Hasan Askeri (a.s) ve İmam Hadi (a.s) tarafından seçilerek insanlara tanıtılmışlardır. Şeyh Tusi (r.a) el-Gaybet kitabında, şöyle rivayet etmiştir:

Bir gün Şiilerden kırk kişilik bir grup, Osman b. Said (Birinci naip) ile birlikte İmam Hasan Askeri’nin (a.s) huzuruna vardılar. İmam (a.s) oğlunu onlara göstererek şöyle buyurdu:

“Benden sonra bu (çocuk; oğlum) sizin imamınızdır. Ona itaat edin... Biliniz ki; bu günden sonra zamanını tamamlanıncaya kadar bir daha onu göremeyeceksiniz. Öyleyse (onun gaybetinde) Osman (b.Said)’in dediğini kabul edip emrine uyun. O sizin imamınızın naibidir. İşler onun elindedir.”[72]

Başka bir rivayette de İmam Hasan Askeri (a.s) Muhammed b. Osman’ın (ikinci vekil ve naip) İmam Mehdi’nin (a.f) vekili olduğunu bildirmiştir.

Şeyh Tusî kitabında şöyle yazmaktadır:

“Osman b. Said, Hz. Hasan Askeri’nin (a.s) emriyle Yemen Şiilerinin getirmiş olduğu bir miktar malı ve parayı teslim aldı. Bu durumu gören Şiiler, imama; “Allah’a ant olsun, Osman b. Said sizin en iyi Şiilerinizdendir. Fakat bu sahneyi gördükten sonra, artık onun sizin yanınızdaki makamı bizler için daha da aşikâr olmuştur.”

İmam Hasan Askeri (a.s) buyurdu:

“Evet, Osman b. Said Amri’nin benim vekilim olduğuna şahit olun. Oğlu Muhammed de, oğlum Mehdi’nin (a.f) vekili olacaktır.”[73]

Bunlar, İmam Mehdi’nin (a.f) gaybetinden önceki dönemlere ait olaylardır. Gaybet-i Süğra döneminde de vekiller ve naipler, vefatlarından önce İmam Mehdi (a.f) tarafından seçilen kendilerinden sonraki naibi, insanlara tanıtırdı.

Bu büyük insanlar, yüce sıfatlara ve özelliklere sahip olmalarından dolayı Veliyi Asr’ın (a.f) naibi olma şerefine ulaşmışlardır. Emanete hıyanet etmemek, temiz olmak, sözde ve amelde adil olmak, sırrı saklayabilmek, her türlü zor şartlarda Ehl-i Beyt’in (a.s) sırlarını koruyabilmek gibi önemli ve mühim özelliklere sahiptiler.

Bu yüce insanlar, İmam Mehdi’nin (a.f) güvenini kazanmışlardı. Peygamberin (s.a.a) masum Ehl-i Beyt’inin (a.s) mektebinde terbiye görmüş takvalı ve mümin insanlardı. Onlardan bazıları, on bir yaşından itibaren imamların (a.s) terbiyesi altında büyümüşlerdi. İlimlerini güçlü bir iman ile kemale ulaştırmışlardı. Onların yüce isimleri kendi zamanlarında dillere destan olmuştu. Sabır, hilim, zorluklar karşısında tahammül etmek ve acılara karşısında dayanmak gibi hasletler; en zor şartlar altında bile, imamlarına en güzel ve kâmil bir şekilde itaat edebilecek oranda içlerine işlemişti. Bu güzel sıfatların yanı sıra, iyi bir müdüriyete ve Şiilere önderlik edebilme özelliğine de sahiptiler. Yaşadıkları hassas zamanı çok iyi bir şekilde anlayarak ve basiretli bir şekilde var olan olanaklardan en iyi şekilde yararlanarak Şii camiasını ilahi ve Sırat-ı müstakim yoluna hidayet ediyorlardı. Böylelikle Şiileri, gaybet-i Süğra’nın zorlu yolundan sağ salim bir şekilde geçirmeyi başarmışlardır.

Gaybet-i Süğra dönemi ve dört özel naibin imam ile ümmet arasındaki bağlantının oluşmasındaki rolleri hakkında, titiz bir şekilde inceleme yapmak;  İmam-ı Asr’ın (a.f) hayatının bir parçasını oluşturan bu dönemin öneminin, daha  iyi şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır.

Kurulan bağlantılar ve bazı Şiilerin aynı dönemde İmam’ın (a.f) huzuruna varmaları; on ikinci imamın ve Allah’ın son hüccetinin doğumunun ispat edilmesi konularında çok önemli etkisi olmuştur.

Son imamın doğduğunu ispat etmek; Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarının, İmam Hasan Askeri’nin (a.s) oğlunun doğumu hakkında Şiileri şüpheye sürüklemeye çalıştıkları bir zamanda gerçekleşmiştir.

Aynı zamanda, bu dönem; insanların, imam ile belirli kişiler vasıtasıyla bağlantı kurmalarından mahrum kalacakları Gaybet-i Kübra’nın başlaması için de iyi bir ortam oluşturmuştur.

Netice olarak Allah’ın izniyle, huzur dolu ve mutmain bir kalple, İmam Mehdi’nin (a.f) mübarek varlığından istifade ederek Gaybet-i Kübra dönemine geçmeyi başardılar.




Uzun Süreli Gaybet  Gaybet-i Kübra  

Dördüncü naibin hayatının son günlerinde, İmam Mehdi (a.f) ona hitaben bir mektup yazarak şöyle buyurmuştur:

“Bismillahirrahmanirrahim. Ey Ali b. Muhammed Semuri! Allah senin vefat musibetinden dolayı din kardeşlerine yüce sevaplar ve mükâfatlar nasip etsin. Çünkü sen altı gün sonra ebedi dünyaya göçeceksin. Bundan dolayı işlerine çeki düzen ver. Kendinden sonra, hiçbir kimseyi naip olarak vasiyet etme! Zira kâmil gaybet döneminin vakti gelmiştir. Bundan dolayı, ilahi emir gelmedikçe (benim için) zuhur gerçekleşmeyecektir. İlahi emir ise; yüreklerin taşlaştığı ve yeryüzünün zulümle dolduğu uzun bir süreden sonra gelecektir.”[74]

On ikinci imamın (a.f) son özel naibi hicri 329 yılında vefat ettikten sonra, uzun gaybet dönemi “Gaybet-i Kübra” adıyla meşhur olan dönem, bu tarihten itibaren başlamış oldu. Nitekim bu dönem,  Allah’ın emri ve iradesiyle gaybet bulutları çekilip, cihan velayet güneşinin direkt nuruyla aydınlanacağı güne kadar devam edecektir.

Yukarıda da değindiğimiz gibi; Şiiler gaybet-i Süğra döneminde özel naipler vasıtasıyla imam (a.f) ile bağlantı içindeydiler. Böylelikle ilahi vazifelerini öğrenip amel ediyorlardı. Fakat gaybet-i Kübra döneminde bu bağlantı kesildi.

Bu dönemde, mümin insanların dini vazifelerini öğrenip yerine getirmeleri için, hazretin genel naiplerine uymaları gerekmektedir. Bu naipler, takvalı ve imanlı din âlimleri olan büyük taklit mercileridir. Mümin insanların, onları taklit etmeleri gerekir. Bu aşikâr yol, İmam Mehdi’nin (a.f) güvenilir Şiilerden birine yazmış olduğu mektupta belirtilmiştir. İmamın ikinci özel naibi tarafından ulaşan bu mektubun bir kesitinde şöyle buyrulmaktadır:

“Ama (gelecekte) gerçekleşecek olaylar (ve çeşitli şartlarda ilahi vazifeleri tanımak) için bizim hadislerimizi rivayet edenlere (fakihlere) müracaat ediniz. Zira onlar, benim sizlere hüccetimdir. Ben de onlara Allah’ın hüccetiyim...”[75]

Bu yeni yol; dini sorulara ve sorunlara cevap vermekte ve bundan daha önemlisi İmam-ı Zaman’ın (a.f) gaybet-i Kübra döneminde Şiilerin bireysel ve toplumsal vazifelerini tanımalarını sağlamaktadır. Bu hakikat; Şii kültüründe var olan imamet ve rehberlik makamının ne kadar canlı ve şeffaf olduğunu göstermektedir. Zira çeşitli zor şartlar altında, insanların rehberliğini ve hidayetini en güçlü ve sağlam bir şekilde yürüttüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Hiçbir dönemde ve hiçbir durumda mektep takipçilerini hidayetsiz bırakmamış ve hakikat çeşmesinden mahrum etmemiştir. Onları askıda, kendi başlarına bırakmamıştır. Hayatın her döneminde insanların bireysel ve toplumsal zorluklarını ve vazifelerinin belirlenmesini; insanların dini ve dünyevi emanetçileri olan takvalı din âlimlerine teslim etmiştir.

 Böylelikle, İslam toplumunun gemisini;  tufanlarla dolu siyaset dünyasında bulunan zalim sömürücülerin tuzaklarında batmasını önlemiştir. Şiilerin inanç ve itikatları garanti altına alınmış ve sınırları korumuştur.

İmam Hadi (a.s), gaybet dönemindeki din âlimlerinin görevlerini şöyle beyan etmiştir:

“Eğer İmam Mehdi’nin (a.f) gaybetinden sonra, insanları hazrete davet eden, insanları imamlarına doğru hidayet eden, ilahi muhkem delillerle onun dinini himaye eden alimler olmasaydı; yine eğer Allah kullarını şeytan ve şeytan sıfatlı insanların tuzaklarından ve Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarının düşmanlıklarından kurtaran akıllı alimler olmasaydı; ilahi dinden dönmeyen hiçbir kimse kalmazdı!! Onlar, gemi kaptanının geminin dümenini elinde tutması gibi; Şiilerin akıllarını (fikir ve akait bakımından) ellerinin içinde sıkıca tutarlar. . Bu âlimler, Allah-u Teala katındaki en üstün kullardır.”[76]

Dikkat edilmesi lazım olan nokta da şudur: Toplumun rehberi, rehberlik özelliklerine ve şartlarına sahip olması gereklidir.

Zira insanların dünya ve ahiret işlerini bireye veya bireylere teslim ederken ve böyle büyük bir mesuliyeti onlara verirken, çok dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü bu çok önemli ve hassas bir sorumluluktur. En ufak dikkatsizlik telafisi mümkün olmayacak neticeler doğurabilir.

Bundan dolayı masum imamlar (a.s), dini merciler için fevkalade önemli özellikler açıklamışlardır. Hatta bundan daha önemli olan ve Müslümanların işlerinin velayeti makamında bulunan “Veliyi Fakih”  için dahi, belirli bir takım önemli hususiyet ve özellikler beyan etmişlerdir.

İmam Caferi Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Din fakihleri ve âlimleri arasında (küçük veya büyük günahlara karşı) kendini koruyabilen, dinin bekçisi (kendinin ve insanların inançları bakımından), şahsi istek ve arzularına muhalefet eden ve mevlasının (İmam-ı Asr’ın (a.f)) emirlerine itaat eden kimseleri; insanların izlemeleri gerekir.”[77]

KAYNAK:

[71]- İmam Mehdi’nin (a.f) mektubunun metni -“Tevgiât” ismiyle meşhurdur.- Şii kitaplarında mevcuttur. Örnek olarak; Biharu’l-Envar c.53, bab.31, s.150 -197’ye müracaat edebilirsiniz.

[72]- Gaybet-i Tusî, fasıl. 6, h.319, s.357

[73]- Gaybet-i Tusî, fasıl.6, h.317, s.355

[74]- Gaybet-i Tusî, fasıl.6, h.365, s.395

[75]- Kemaluddin, c.2, bab.45, h.3, s.236

[76]- İhticac, c.1, h.11, s.15

[77]- İhticac, c.2, s.511

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hz.Mehdi A.s Gaybet-i Suğra ve Gaybet-i Kübra Hakkında



Gaybet-i Suğra ve Kübra

On birinci İmamın şahadetinden sonra, Hicri 260 yılından 329 yılına kadar yani 69 yıl “Gaybet-i Suğra” -küçük gizlilik- dönemidir.(54) O zamandan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm zuhur edinceye kadarki dönem de “Gaybet-i Kübra” -büyük gizlilik- dönemidir.

Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi aleyhi’s-selâm ile rabıtası tamamen kesilmedi, ama sınırlıydı. Şiiler, Ehl-i Beyt büyüklerinden olan “Özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmama ulaştırıp cevap alabiliyorlardı. Bu devir, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği, İmam’ın genel vekilleri sayılan müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevli olduğu “Gaybet-i Kübra” dönemine hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i suğra müddetince zihinler yavaş-yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam aleyhi’s-selâm ile sağlanan irtibat ve yine o dönemde Şiilerden bazılarının İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın huzuruna gitmeleri onun doğum ve hayatı meselesini daha fazla sabitleştirdi. Gaybet-i Kübra eğer bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti. Allah Teala kendi hikmetiyle, Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ve İmamlar aleyhi’s-selâm’ın da bildirdikleri gibi Ehl-i Beyt izleyicilerinin inançlarının sarsılmaması, İmamlara aleyhum’us-selâm olan inançlarını yitirmemeleri, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli olan “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli olan “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir

Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın özel naibi olmuştur. Onlar İmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a ulaştırır, İmamında mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirdi.

Bu dört naibin dışında İmam aleyhi’s-selâm’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı, onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam aleyhi’s-selâm’a ulaştırıyorlardı. İmam -af- tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı(55) veya merhum ayetullah Seyyid Muhsin Emin'in dediği gibi bu dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler ama diğerleri bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi; bu vekiller arasına "Ebu Huseyn Muhammed bin Cafer bin Esad", "Ahmed bin İshak-ı Eşeri", "İbrahim bin Muhammed-i Hamedani" ve "Ahmed bin hamzat ibnil -Yese'e" gibi mûminler vardır.(56)

Dört naip ise sırasıyla şunlardır:

1) Ebu Amr Osman bin Said-i Amri.

2) Ebu Ca’fer Muhammed bin Osman bin Sa’id-i Amiri

3) Ebu-l Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti.

4) Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Sa’id halkın güvenini kazanmış değerli bir şahıs, İmam Hadi aleyhi’s-selâm ile İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın vekilleri idi.(57) İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emri ile İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın kefenleme ve defnetme işlerini üzerine aldı.(58)

Samırra'da Askeri mahallesinde ikamet etmesinden dolayı da "Askeri" lakabıyla anılırdı. Saray memurlarının onun İmam aleyhi’s-selâm'a yaptığı hizmeti ve işi anlamamaları için yağ satıyordu.(59) Ve şiilerin imam Askeri aleyhi’s-selâm ile görüşmek zor olduğundan, dinî vergiler onun vasıtasıyla İmam'a gönderiliyordu ve Osman bin Sa'id bunları yağ kablarına koyarak İmam'a götürüyordu.(60) Ahmed bin İshak-i Kummi der ki "İmam Hâdi'nin aleyhi’s-selâm huzuruna müşerref oldum, arzettim ki: Ben her zaman burada olamıyorum, ancak burada olduğum zamanlar sizinle müşerref oluyorum, böyle zamanlarda bazen bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?

İmam buyurdu ki: Bu Ebu Amr (Osman bin Sa'id-i Amri) güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.

Ahmed bin İshak der ki, İmam Hâdi aleyhi’s-selâm'ın vefatından sonra, İmam Askeri aleyhi’s-selâm'ın yanına gittim ve aynı sözümü tekrarladım O hazret de değerli babaları gibi "Ebu Amr" emin ve geçmiş İmamların güvenini kazanmış benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size birşey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.(61) dedi."

Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’dan sonra İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın fermanı üzerine naipliğini sürdürdü. Şiiler sorunlarını ona yanına götürüyorlardı ve İmam'ın cevabı onun vasıtasıyla halka ulaşıyordu.(62)

Rahmetli Muhakik Damad "Sırat-ı Mustakim" adlı kitabında şöyle yazmıştır: Şeyh Osman bin Sa'id-i Amri, İbni Ebi Ğanim-i Gazvini"nin İmam Hâdi aleyhi’s-selâm vefat ettiği zaman evladı yoktu! dediğini, bunun üzerine şiilerin onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve cevabı şiilere bir delil, mucize olsun diye, İmam, mürekkepsiz mektup, yani maksadını kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam aleyhi’s-selâm tarafından verilen cevabın metni şöyledir:

-Bismillahirrahmanirrahim-

Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubunuzun din ve emir sahiplerenin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize, ulaştı bu haber bizi üzügün ve mütessir etti, elbette bu üzgünlük sizin içindir; bizim için değil. Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da biz dirilttik (yani biz Allah'ın feyizlerinden faydalanıyoruz, hak da bizim feyzlerimizden yararlanıyor) niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan aleyhi’s-selâm size ulaşan şeyin geçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaaim aleyhi’s-selâm'in gaybet edeceğini bildirdiler) acaba Allah Teala'nın Hz. Adem'in zamanından geçmiş İmam'a kadar halkın sığınması için sığınaklar ve halkın, vasıtasıyla hidayet olması için alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını ve bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi, acaba Allah geçmiş İmam (On birinci İmam aleyhi’s-selâm)ın ruhunu alıp kendine doğru götürdükten sonra kendi dinini batıl ettiğini, kendisi ve yaratıkları arasındaki sebep ve vesileleri kopardığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun ve bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir."(63)

Osman bin Said ölümünden önce İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emriyle oğlu “Ebu Cafer Muhammed bin Osman”ı İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.

“Muhammed bin Osman” da babası gibi Ehl-i Beyt büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Şiilerin güven ve saygısını kazanmıştı. Daha önce de İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu belirtmişlerdi. Rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Şiiler onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda aynı fikirdeydiler.”(64)

Birinci naip “Osman bin Sa’id’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından şöyle bir tevki geldi:

“Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. Onun emrine teslim ve onun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve ter temiz öldü, Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlara yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”

Tevki’nin diğer kısmında şöyle buyurmuştu:

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki: Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.”(65)

“Abdullah bin Cafer-i Humeyri” diyor ki: Osman bin Sa’id dünyadan göçtüğü zaman, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın daha önce bize yazdığı, bizim için gelen kendi el yazısı olan bir mektupta Ebu Ca’feri (Muhammed bin Osman bin Sa’id-i Amiri) babasının yerine atamıştı.(66)

Yine başka bir tevkiy de “İshak bin Yakub-u Kuleyni”ye cevap olarak yazmışlardır ki:

“Ve ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.”(67)

Abdullah bin Cafer-i Hameyri der ki: Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:

-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: "Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir."(68) Yine müstacar de* onun: "Allah'ım düşmanlarımdan intikam al" dediğini gördüm.(69)

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm her yıl hac töreninde hazır bulunur, o milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz."(70)

Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkıyordu.(71)

Bu değerli kişi, ölmeden önce öleceği günü haber vermişti. Nitekim aynı günde de öldü.(72) Ölümünden önce Ehl-i Beyt büyüklerinden bir grup, onun yanına gitti, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emriyle Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıttı ve buyurdu ki: "O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz."(73)

Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etti.(74)

Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu. Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.(75) Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmişti.

Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturttu, kendisi de onun ayak tarafına geçti.(76)

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından, Hüseyn bin Ruh hakkında çıkarılan tevki şöyledir:

“Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Bizim yanımızda onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun.”

Bu mektup hicri kameri 305 yılında Şevval ayının 6'sı Pazar günü çıkarılmıştır.(77) Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den "Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?" diye sorduklarında dedi ki:

-Onlar (İmamlar aleyhi’s-selâm) herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse (dana liyakatli ve daha münasiptir.) Ama ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyn bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle bahse giriştiğimde) sıkı duruma düşseydim (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini açmam mümkündür, ama Ebul Kasım (sırsaklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler yine de ondan ayırlmaz. (ve onu düşmana göstermez.)(78)

Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh, 21 yıl civarında İmam’ın naipliğini yaptı ve ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bıraktı ve Hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etti, mezarı şimdi Bağdat’tadır.

Ali bin Muhammed-i Semeri

Muntehe’l Makal kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Samer-i hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir azamete sahiptir.(79) O değerli zat, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam aleyhi’s-selâm’ın sefiri olarak Şiilerin sorunlarının halli için görevlendirildi.”

Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: Ebul Hasan Samuri, bir gün yanında olan şeyhlerden bir gruba, "Allah size Ali bin Ababeveyhi Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şimdi dünyadan göçtü" buyurdu.

Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.

Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etti.(80) Vefatından önce Şiilerden bir grup onun etrafında toplanarak “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında dedi ki:

“Ben bu konuda hiç kimseye vasiyet etmek için görevlendirilmedim.”(81) Daha sonra Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından bu konuda çıkarılan hükmü, Şiilere gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir:

“Bismillahirrahmanirrahim.

Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur yoktur. Zuhur, ancak O’nun izniyle olur. Bu da uzun bir zaman sonra, kalpler taşlaştıktan ve yeryüzü zulümle dolduktan sonra olur ancak. Çok geçmeden Şiilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibata olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki “Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık (82) duyulmasından önce bu iddiada (sefirlik ve vekillik unvanıyla görme iddiasında) bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.(83)

Altıncı gün Ali bin Muhammed-i Semeri dünyadan göçtü ve Helenci caddesinde “Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verildi.(84) İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve müslümanların en takvalısı ve müslümanların en çok güvenip itimad ettikleir kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri soru ve müşküllerini o hazretlere arz ediyorlardı ve İmam cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerine gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündür, hatta yüce şahsiyetli kişilerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın -af- huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak olmuşlardır.

Bu müddet zarfında hususi sefirler vasıtasıyla İmam-ı Zaman -af-'dan görülen keramet ve mucizeler, Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri onlar hakkında daha fazla tatmin ediyordu.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar:

İmam aleyhi’s-selâm’ın açık emri ve önceki sefirin tanıtması, belirtmesi ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış ve Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri de, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmeyinceye kadar, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.(85)

Gaybet-i suğra'nın müddetinin son bulmasıyla gaybet-i kûbra dönemi başladı ve  şimdiye kadar devam etmektedir, gaybet-i suğra zamanında halk hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevaplarını Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'dan alabiliyorlardı. Ama bu zamanda bu mümkün değil ve halk sorunlarının cevabını Hz. Mehdi'nin umumi sefirlerinden almaları gerkir, çünkü onların görüşü hususi hüküm ve rivayet hükmü gereğince hüccettir. Rahmetli Keşî şöyle yazar: Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından çıkarılan tevkıy de İmam aleyhi’s-selâm buyurmuştur ki: Dostlarımızın bizce güvenilir olan kimselerin bizden nakl ettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahane yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bildiler(86)

Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: Mevlam Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm (Ehl-i Beyt’nın gaybet zamanındaki vazifesi hakkında) şöyle buyurmuştur: “Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar sizin üzerinize hüccetimdir ve ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”(87)

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın bir hadiste şöyle buyurduğunu nakleder:

“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.”(88)

Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerinin halledilmesi için Veliy-yi Fakih mes’ul olmuş oldu. Gerçi fakihler için fetva ve hüküm verme makamı daha önceden masum İmamlar tarafından beyan ve tasvip edilmişti. Ama İslam fakihlerinin resmiyeti bu tarihten itibaren başladı, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.

Kaynak:

(54) - Rahmetli Ayetullah Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Ehl-i Beyt” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).

(55) - el-Mehdi, s. 182.

(56) - A'yan'uş-Şiâ, c.4 üçüncü bölüm s. 21.

(57) - Muntehe-l Makal, El-Mehdi, s.181.

(58) - A’yan-uş Ehl-i Beyt, c.4, 3. bölüm, s.16.

(59) - A'yan'uş- Şiâ, c.3 3. bölüm s. 16.

(60) - Bihar-ul Envar, c. 51. s. 344.

(61) - Bihar-ul Envar, c. 51. s. 344.

(62) - el-Mehdi, s. 181- Bihar-ul Envar, c.51 s. 346.

(63) - Envar'ul Behiyye, c. 324.

(64) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 345-346. Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216. ve 219 El Kunye vel -Elkab c.3. s. 230 Tevkiy" yani bir şeyin kenarına yazma ve istılahta padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına da denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman -af- tarafından şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.

(65) - Bihar-ul Envar, c.51, s.349. Kemal-ud Din, c.2, s.188. 38. Hadis. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 219-220.

(66) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 349.

(67) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 349-350. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 220, Keşf-ul Gumme, c. 3, s. 457.

(68) - Bihar, c. 51 s. 351.

* Mustacar, Rukn'u Yemaniye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af dilemek için sığındıkları bir yerdir.

(69) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 351.

(70) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 351.

(71) - el-Kuna ve’l Elkab, Necef baskısı, c. 3, s. 267-268.

(72) - el-Kuna ve’l Elkab, c. 3, s. 268.

(73) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 354-355. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 326-327.

(74) - Bihar-ul Envar, c.51, s.352.

(75) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 353-354.

(76) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 354.

(77) - Bihar-ul Envar, c.51, s. 351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 227.

(78) - Bihar-ul Envar, c. 51 s. 359; el-Kûnye vel Elkab, c.1, s. 91.

(79) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 358 - 360.

(80) - Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 242-243.

(81) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 360

(82) - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman aleyhi’s-selâm zuhurlarına yakın gerçekleşecek iki alamettir.

(83) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 361, Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 242-243 merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c. 2, s. 193.

(84) - A’yan-uş Ehl-i Beyt, c. 4, 3. cüz, s. 21, Kamus-ur Rical, c. 7, s. 512.

(85) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 362.

(86) - el-Mehdi, s. 182- 183.

(87) - İhticac, s. 283.

(88) - el-Mehdi, s. 182-183.