Gaybet-i Suğra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gaybet-i Suğra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2016 Salı

Gaybet-i Suğra Döneminde Hz.Mehdi (a.s)’ın Dört Özel Naibi


İmam Mehdi aleyhi’s-selâm Hicri 255 yılında dünyaya geldi. Babası İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın şahadetinden sonra Abbasi saltanatının memurları, İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın evine saldırıp yerine geçecek olan İmam’ı aramaya koyuldular. Bu olay geleceğin İmamının canının ciddi bir şekilde tehlikede olduğunu gösteriyordu. İmamet silsilesi, ve nübüvvet soyunun devam etmesi ve beşeriyetin büyük kurtarıcısının canının korunması gerekiyordu. Bu nedenle İmam Mehdi aleyhi’s-selâm, Allah’ın emriyle gaybete çekildi.


İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın gaybetiyle Şiiler oldukça güç bir döneme girmiş oluyorlardı. Böylesi bir durum karşısında dağılıp yok olmaları büyük bir ihtimaldi. Ancak, buna alışmaları, şüpheye düşmemeleri ve paniğe kapılmamaları için, Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları yıllar öncesinden gerekli tedbirleri almış, nurlu ve muhtevalı sözlerinde gaybet meselesini genişçe işleyerek düşünce ve insanları gaybet için hazırlamışlardı. Bu konuda nakledilen hadislerden birkaç örnek veriyoruz:

1- Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: “ Beni müjdeci olarak gönderen Allah’a andolsun, benim evlatlarımdan olan Kaim (kıyam edecek olan Mehdi) bir ahd üzere gizlenecektir. O dönemde insanların çoğu: (hak yoldan saparak) “Allah’ın Âl-i Muhammed’e ihtiyacı yoktur.” diyecektir. Bir kısmı da onun doğumunda şüphe edecektir. Öyleyse, kim gaybet zamanını görse, dinini korusun ve şeytanının şüphe uyandırarak ona musallat olmasına ve anne babasını (Adem ve Havva) cennetten çıkardığı gibi onu benim dinimden çıkarmasına izin vermesin. Allah, şeytanı kafirlerin dostu olarak karar kılmıştır.” [1]

2- Emir-ul Mü’minin Ali aleyhi’s-selâm şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde her zaman Allah’ın, dinini ayakta tutacak bir hücceti vardır. O ya görülüp bilinir, ya da (zalimlerin korkusundan) gizli bir halde yaşar ki, Allah’ın hüccet ve delilleri batıl olmasın.” [2]

3- İmam Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyuruyor: “ İmamınızın gaybet haberi size ulaştığında onu inkar etmeyin.” [3]

4- İmam Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyuruyor: “Bu işin sahibi için kesinlikle bir gaybet dönemi olacaktır. Bunun bazı sebepleri vardır. Bu sebepleri açıklamamaya emrolunduk. Onun gaybetinin hikmeti, kendisinden önce gelen peygamberlerin gaybetlerinin hikmeti gibidir. Bunun asıl sebebi ortaya çıktıktan sonra bilinecektir. Nitekim Hz. Hızır’ın yaptığı işlerin hikmeti, Hz. Musa ondan ayrılıncaya kadar bilinmedi. Birbirlerinden ayrılınca, neden gemiyi deldiği, neden o genci öldürdüğü ve neden duvarı yaptığı bilindi. Bu iş, Allah’ın işlerinden, onun sırlarından ve gayblarındandır. Allah Teala’yı hikmet sahibi bilen, onun bütün işlerinin hikmet ve maslahata uygun olduğunu da kabul eder, o işlerin sebebini bilmezse dahi.” [4]

Şia Muhaddisleri, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm ve onun gaybetiyle ilgili Hadisleri Resulullah ve Masum İmamlardan sırasıyla nakletmiş ve kitaplarında kaydetmişlerdir. [5]

Bu hadislerde gaybetin özellikleri açıklanmıştır. Bilindiği üzere bu hadislerde vaat edilen gaybet dönemi 260 hicri yılından başlayarak bütün özellikleriyle birlikte gerçekleşmiş ve şimdi de devam etmektedir. Böylece Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın gaybeti, bu Hadislerin doğruluğunun delillerinden birisidir. Hadislerin doğruluğu da, “vaat Edilmiş Mehdi”nin o olduğuna delildir. Çünkü bu gibi özellikler onun aleyhi’s-selâm dışında kimsede görülmemiştir.

Hadislerde haberi verilen gaybet iki merhalede gerçekleşmiştir.

1- Gaybet-i Suğra (Küçük Gizlilik)

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın geybete çekildiği ve Şiilerle irtibatını, seçtiği naiplerle sağladığı döneme “Gaybet-i Suğra” dönemi denir.

Gaybet-i Suğra İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın şahadet tarihi olan 8 Rebiulevvel 260 Hicriden başlayıp dördüncü ve son naibi Ali b. Muhammed Semuri’nin 15 Şaban 329 hicri yılında vuku bulan vefatına kadar sürdü.

Gaybet-i Suğranın Süresi

Yukarıdaki açıklamaya göre, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın Gaybet-i Suğra dönemi yaklaşık 70 yıl sürdü. Ama bazıları bu sürenin 74 yıl olduğunu söylüyorlar. [6] Onlar, Gaybet-i Suğra’nın başlangıcını İmam aleyhi’s-selâm’ın doğum tarihinden (Hicri 255) hesaplamışlardır. Gaybet-i Suğra’nın müddetinin 70 yıl olması daha doğru bir görüştür. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm her ne kadar babası aleyhi’s-selâm hayattayken gözlerden uzak idiyse de bu gizlilik Gaybet-i Suğra’dan sayılmamaktadır. Çünkü o zaman İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm İmamdı. İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm vefat ettikten sonra İmamet Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a geçti ve gaybet dönemi başladı çünkü gaybet döneminden maksat her gaybet değil, İmametle beraber olan gaybettir. Buna göre Gaybet-i Suğra, özel naipler vasıtasıyla İmamla irtibat sağlanabildiği dönemine denir. Bu gaybet 8 Rebiulevvel 260’tan başlayıp, 15 Şaban 329’da bitmiştir.

2- Gaybet-i Kubra (Büyük Gizlilik)

Gaybet-i Suğra dönemi ve özel naipler vasıtasıyla sağlanan mektuplaşma döneminin bitmesinden sonra Gaybet-i Kübra dönemi başlamış, günümüze dek de sürmektedir. Bu gaybetin özelliklerini ileride daha geniş şekilde ele alacağız.

İki Gaybet Hakkında Önceden Verilen Haberler

Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen birçok hadis, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın gaybetinin iki şekilde olacağını haber vermektedir.

Bu hadisler, bu konuda ileri sürülmüş olan bazı soru ve şüphelere de cevap olabileceği için bazılarını aşağıda zikrediyoruz:

1- İmam Cafer Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyurmuştur ki:

“Kıyam edecek olan İmam’ın, biri kısa, diğeri uzun iki gaybeti olacaktır. İlkinde yalnızca has Şiiler onun yerini bileceklerdir. İkincisinde ise, sadece onun hizmetinde olan özel şahıslar yerlerini bileceklerdir.” [7]

2- Yine İmam Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyurmuştur ki:

“Kıyam edecek olan İmam’ın iki gaybeti olacaktır. Onların birinde (Büyük Gaybette) her yıl hacca gelecek ve halkı görecektir; ama halk onu göremeyecektir.” [8]

3- Yine İmam Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyurmuştur:

“Mehdi’nin iki gaybeti vardır. Onlardan birisi uzun olacaktır. Bazıları “O öldü” diyecekler; bazıları, “Öldürüldü”, bazıları da, “Gitti” diyecekler. Ashabından çok azının dışında kimse onun emrinde kalmayacaktır. Onun hizmetinde olan en yakın şahıstan başka evlatları veya diğerlerinden kimse onun yerini bilmeyecektir.” [9]

İki çeşit gaybet hakkında birçok hadis nakledilmiştir. Sadece Gaybet-i Nu’mani’ adlı eser de 9 tane hadis vardır. Söz konusu eserin yazarı olan Muhammed b. İbrahim Nu’mani H. 4. yüzyılda yaşayan Şia alimlerdendir. O bu hadisleri naklettikten sonra şöyle diyor: “Kaim aleyhi’s-selâm’ın iki çeşit gaybetini beyan eden Hadisler, sahih Hadislerdir.”

Niyabet (Naiplik)

İster büyük olsun, ister küçük, gaybetin hiç bir çeşidinde, 12. İmam Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın insanlarla ilişkisi tamamıyla kesilmemiştir. Çünkü her iki gaybette de niyabet müessesesi söz konusudur. Naiplerin vasıtasıyla İmam aleyhi’s-selâm’ın halkla irtibatı devam etmiştir.

İmam aleyhi’s-selâm’ın gaybetinin iki merhalesi olduğu gibi niyabetin de iki merhalesi olmuştur: Küçük Gaybette “Özel Niyabet” , Büyük Gaybet’te “Genel Niyabet” var olmuştur. [10]

Özel ve Genel Niyabet

Özel Niyabet şudur: İmam aleyhi’s-selâm, belirli ve müşahhas şahısları kendisine naip eder ve onları isimleriyle tanıtır. Nitekim İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm da aynı işi yapmış ve şöyle buyurmuştu:

“Amri (Osman b. Said) ve oğlu (Muhammed b. Osman) güvenilir insanlardır. Size ne getirseler, benden getirmişlerdir, size ne söyleseler, benden taraf söylüyorlar.” [11]

Başka bir yerde de şöyle buyuruyor:

“Şahid olun, Osman b. Said Amri (Birinci Naip) benim naibimdir. Onun oğlu Muhammed b. Osman (İkinci Naip) da benim oğlum ve sizin Mehdinizin naibidir.” [12]

Genel Niyabet ise şudur: İmam aleyhi’s-selâm birtakım genel şart, sıfat ve özellikleriyle naiplerini belirler. Dolaysıyla her asırda bu sıfat ve özelliklere sahip olanlar, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın Genel Naipleri olurlar. Bu genel şart ve özellikler Hadislerde belirtilmiştir.

Örneğin şu hadislerde genel naiplerin taşımaları gereken bu genel şartlara işaret olunmuştur.

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm, İshak b. Yakub’a gönderdiği mektupta şöyle buyuruyor:

“Gelecekte vuku bulacak olaylar için hadislerimizi nakleden alimlere başvurun. Çünkü onlar benim sizlere olan hüccetlerimdirler. Ben de Allah’ın onlara hüccetiyim.” [13]

İmam Cafer Sadık aleyhi’s-selâm şöyle buyuruyor:

“Avam (Fakih olmayan ve dini hükümleri çıkaramayanlar), günahlardan kendisini koruyan, dini hıfzeden, heva ve hevesine muhalefet eden ve Mevlasına itaat eden fakihleri taklit etmeleri gerekir.” [14]

Dolayısıyla, Küçük Gaybet döneminde, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın isim ve özellikleriyle tanıtılan naiplere özel Naiplerine “Nuvvab-ı hassa” (Özel Naipler) [15] ve “Nuvvab-ı Erbaa” (Dört Naip) denilmektedir. Bu makalenin yazılmasındaki asıl amaç da, bu muhterem naiplerin yaşantılarını açıklayıp anlatmaktır. Bu hususu makalenin devamında genişçe ele alacağız.

Büyük Gaybet’in başlamasından bu yana Masum İmamlar aleyhi’s-selâm tarafından belirlenen genel kaideye göre hareket ederek naip olanlara da “Nuvvab-ı Âmme” (Genel Naipler) denmektedir.

Gaybet-i Suğra Dönemindeki Abbasi Halifeleri

Gaybet-i Suğra döneminde Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın özel naibi olup, yaklaşık 70 yıllık bir dönem boyunca naiplik sorumluluğunu yüklenen Dört Naibin niyabet dönemi, Abbasi haliferinden el Mu’temid Billah (256-279 h.), el-Mu’tazad Billah (279-289 h.), el-Muktefi Billah (289-295 h.), el-Muktedir Billah (295-322 h.), el-Kahir Billah (320-322 h.) ve er-Razi Billah’ın (322-329 h.) saltanatlarına rastlar.

Abbasilerin ilk halifesi Seffah (Kan dökücü) diye tanınan Ebu-l Abbas, [16] Hicri 132 yılının Rebiussani ayının 12. gününde Kufe’de başa geçti.

O, minbere çıkıp bir hutbe okudu. Bu hutbede kendisini ve ailesini Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i, yakınları ve akrabaları olarak tanıtıp, Ehl-i Beyt hakkındaki ayetlerin ve onlara ait hakların kendileri için olduğunu iddia etti.

Abbasiler, kendilerini Âl-i Muhammed diye tanıtarak hareketleri ve kargaşalıkları kendi lehlerini çevirmeyi becerebilmişlerdi. [17]

Sonunda Beni Abbas, Ehl-i Beyt aleyhi’s-selâm adına Benî Ümmeye’yi yıkıp, halifeliği ellerine geçirdiler. İlk zamanlarda halka ve Hz. Ali’nin soyundan olan seyyidlere iyi davranıyor, Ehl-i Beyt aleyhi’s-selâm’ın intikamını alma adına Benî Ümeyye’yi katlediyorlardı. Beni Ümeyye halifelerinin kabirlerini açıp bulduklarını ateşte yakıyorlardı. [18]

Ama uzun bir zaman geçmeden Benî Ümeyye’nin yöntemini yani Ehl-i Beyt’e karşı zulüm ve düşmanlık yolunu tutmaya başladılar. Zulümde ve fesatta ellerinden geleni yapmaktan geri durmadılar. Hz. Ali’nin soyundan olanlara çeşitli zulümleri reva görüp grup grup katlediyorlardı; bir kısmının başlarını kesiyor, bir kısmını da diri diri toprağa gömüyorlardı. [19]

Abbasi halifelerinin bir takım ortak özellikleri vardır: Onlar kendi dönemlerinin en ayyaş insanlarından sayılıyor, şarap içiyor, hatta geceleri sabahlara kadar sazla sözle eğleniyorlardı, halkın sorunlarıyla ilgilenmiyorlardı. Bu hususlar tarihi açıdan ispatı gerektirmeyecek derecede açıktır.

Abbasi halifelerinin bir diğer özelliği, Ehl-i Beyt’e düşmanlık etmek, onlara karşı nefret duymak, onları sürgün etmek, zindana atmak, öldürmek ve baskı yapmaktı. Bu konuda halifeyle, Abbasilerin ileri gelenleri, ordu komutanları ve vezirleri arasında fark yoktu. Bu düşünce şekli, Abbasi halifelerinin hemen hepsinde göze çarpmaktadır. Ama bu düşünceyi uygularken bazen metotları değişik olmuştur.

Bu baskı ve zorbalıklar Gaybet-i Suğra dönemine yaklaştıkça artmaktadır. İmamlarımız aleyhi’s-selâm, özellikle Küçük Gaybet’e yakın zamanlarda çok yaşamamış ve birbiri ardınca şehit edilmişlerdir. İmam Cevad aleyhi’s-selâm Şia kaynaklarına göre Hicri 220 yılında Abbasi halifelerinden Mu’tasım’ın tahrikiyle, kendi karısı ve Me’mun’un kızı tarafından zehirletilerek 25 yaşında şehit oldu. [20] İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm da Hicri 254 yılında Abbasi halifelerinden Mu’taz tarafından zehirletilerek 41 yaşında şehit edildi. [21] İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm da Hicri 260 yılında 28 yaşında iken Abbasi halifelerinden Mu’temid tarafından zehirletilerek şehit edildi. [22] İmamların çok yaşamamaları; halifelerin, İmamları ortadan kaldırma hedeflerinde ne derecede ciddi olduklarını göstermektedir.

Böylesi baskılara rağmen Şia mektebi ümmetin parlayan yıldızlarının rehberliğinde bu buhranlardan sağlam olarak çıkıp, en küçük bir sapma olmadan kendisini koruyabilmiştir.

Şia mektebinin tarih boyunca kudret ve hükümet sahiplerinin geniş çaplı muhalefet ve düşmanlıklarına rağmen ayakta kalmasının sırrı, her şeyden önce bu mektebin hakkaniyeti, sonra da bu mektebin rehberlerinin zamanın şartlarına uygun akıllıca ve hekimane tedbirlerinde yatmaktadır. Bu tedbirlerden birisi, niyabet ve vekalet müessessisinin Küçük Gaybet döneminde sistemli bir şekildeki çalışmasıydı.

Niyabetin Asıl Hedefleri

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın naiplerinin iki temel hedefi vardı:

1- Zihinleri Büyük Gaybet’e hazırlamak, halkı yavaş yavaş Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın gizli yaşadığı döneme alıştırmak. İmam aleyhi’s-selâm eğer birdenbire gaybete çekilseydi, belki de insanlar tümüyle Mehdi aleyhi’s-selâm’ı inkar ederler ve hak yoldan saparlardı. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın özel naipleri, Küçük Gaybet döneminde, halkı Büyük Gaybet’e hazırlamakla görevliydiler ve bu görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Bu nedenle de artık Küçük Gaybetin devam etmesine gerek kalmadı.

2- Şiilerin rehberliğini üstlenip onların toplumsal menfaatlerini korumak. Onlar, İmam aleyhi’s-selâm’ın gaybetinden dolayı Şia camiasında doğan boşluğu dolduruyorlardı. Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm onların vesilesiyle toplum üzerindeki rehberliğini sürdürmüş, gaybetinden dolayı meydana gelebilecek zararları önlemiş, en zor şartlar altında çok karmaşık olan siyasi ve içtimai alanlarda taraftarlarına yol göstermiş ve Şiilerin dağılıp sapmasına engel olmuştur.

Özel Naiplerin Vazife ve Faaliyetleri

Özel Naiplerin vazifeleri, onların hayatlarının bütün yönlerini kapsayacak şekildeydi. Onlar hayatlarını baştanbaşa, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından üzerlerine yüklenen vazife ve faaliyetlere adamışlardı. İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın bu vefalı yaranının hayatlarını inceleyenler, onların toplumsal, siyasi, kültürel, ilmi vb. alanlardaki ihlaslı çalışma ve çabalarını göreceklerdir.

Burada, onların hayat öykülerini anlatmaya geçmeden önce ortak faaliyetlerinden bazılarına kısaca değineceğiz:

1- Hz. Mehdi (a.s)’ın Adını Ve Yerini Gizlemek, Onun (a.s) Hakkındaki Şüphe ve Tereddütleri Gidermek

Özel Naiplerin vasıtasıyla naklolunan Hadisler ve Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından yine onların vasıtasıyla gönderilen mektuplardan, naiplerin vazifelerinin iki yönlü olduğu anlaşılmaktadır:

Bir yönden, İmam aleyhi’s-selâm’ın ismi ve yaşadığı yeri sadece düşmanlardan değil, hatta Şiilerden bile gizlemeyi ve onun aleyhi’s-selâm adını asla hiçbir yerde söylememelerini tembihliyorlardı. Böylelikle Şiileri, Abbasilerin tehlikesinden korumayı amaçlıyorlardı.

Öte yandan, itimat ettikleri insanlara İmam aleyhi’s-selâm’ın varlığını ispat edip, şüphe ve tereddüde düşmelerini önlemek için mektuplaşma ve İmam adına işleri yürütmek yoluyla ümmetle İmam arasındaki bağı sağlıyorlardı ve nerede olduğunu söylüyorlardı.

2- Şiilerin Gruplara Bölünmesini Engellemek

İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın Naiplerinin önemli vazifelerinden biri de, İmam Hasan Askerî aleyhi’s-selâm’ın oğlu Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın İmametini açıklayarak Şiilerin bölünmelerine engel olmaktı. Bu hedefe ulaşmak için de Peygamber-i Ekrem sallâ’llâhu aleyhi ve alih ve Masum İmamlardan, İmamların 12 tane olduğu ve on ikincisinin gaybete çekileceğine delil olan Hadisler de hüccet ve delil olarak ortaya koyuyorlardı. [23]

Naipler, bu merhalede önemli başarılar elde etmiş, Şia camiasında meydana gelen gruplaşmaları önemli ölçüde azaltabilmişlerdi.

3- Fıkhi, İlmi ve Akidevi Sorulara Cevap Vermek

Özel Naiplerin bir işi de, Şiilerin fıkhi ve şer’i sorularını Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a sunup, cevabını almak ve onu halka ulaştırmaktı. İkinci Naip Muhammed b. Osman’ın zamanında bir çok fıkhi sorular sorulmuş, bunlara Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’dan gelen çeşitli ve uzun mektuplarda cevap verilmiştir.

4- Yalan Yere Niyabet İddiasında Bulunanlarla Mücadele

Bu konuyu İkinci Naibin yaşamını anlatırken genişçe ele alacağımız için burada tekrarlamıyoruz.

5- İmam (a.s)’a Ait Malları Alıp, Dağıtmak

Özel Naiplerin bir işi de, Şiilerin bölgesel naiplere verdikleri İmam aleyhi’s-selâm’a ait malları toplamaktı. Bu malları çeşitli yollarla İmam aleyhi’s-selâm’a ulaştırıyor, veya onun emriyle harcıyorlardı. [24]

6- Bölgesel Naipler Tayin Etmek

Çeşitli bölgelerin işlerini idare etmek, Şiilerin İmamlarla irtibatını sağlamak için naip belirlemek, önceki İmamlar aleyhi’s-selâm’ın zamanında da var olan bir yöntemdi. Gaybet döneminde de Özel Naipler, bu yöntemden yararlanarak çeşitli bölgeler için naipler tayin ediyorlardı. Şiilerin yaşadıkları bölgeler belliydi. Her bölge için bir naip belirleniyor, bu vesileyle Şiilerle Özel Naiplerin irtibatı sağlanıyordu.

Naiplerin Seçilme Tarzı

İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın 70 yıldaki özel naipleri şunlardı:

1- Ebu Amr, Osman b. Said Amri

2- Ebu Cafer, Muhammed b. Osman b. Said Amri

3- Ebu-l Kasım, Hüseyin b. Ruh Nevbahti

4- Ebu-l Hasan, Ali b. Muhammed Semuri

İmamiye Şiası arasında bu konuda herhangi bir ihtilaf göze çarpmamaktadır. [25]

Bunlar, sırayla İmam aleyhi’s-selâm’ın naipliğini yapmışlardır. Bunları bizzat İmam aleyhi’s-selâm belirliyordu. İkinci, üçüncü ve dördüncü Naipleri bir önceki naibe mektup yazarak tayin etmiştir. Birinci naibi ise İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm kendisi ve kendisinden sonraki İmam için naip olarak tayin etmiştir.

Özel naipler, bu dönemde Şiilerle İmam aleyhi’s-selâm arasındaki irtibat sağlıyorlardı. Sorularını, İmam aleyhi’s-selâm’a ulaştırıyor ve İmam aleyhi’s-selâm’dan sözlü veya bazen de yazılı olarak aldıkları cevapları Şiilere ulaştırıyorlardı. [26]

Gaybet-i Suğra ve İmam (s.a)’ın dört naibi hakkında inceleme yapanların veya bu konuda az bir bilgiye sahip olanların aklına şöyle bir soru gelmektedir: Naiplerin seçilmesindeki ölçü neydi? En Fakih ve en alim olmak mı ölçüydü, yoksa başka birşey mi?

İmam aleyhi’s-selâm’ın naiplerinin hayatını incelediğimizde şu sonuca varıyoruz ki: Naibin belirlenmesindeki asıl ölçü; takva, züht, dindarlık, siyasi ve toplumsal meseleleri doğru ve derin bir şekilde anlamak, geçmişinin iyi olması, halkın tam olarak ona güvenebilmesi, korkusuz olması, zorluklar karşısında sabır ve tahammül gücüne sahip olabilmesi dostluğu ve düşmanlığının sadece Allah için ve Allah yolunda olmasıdır.

Şeyh Tusi’nin Özel Naipler Hakkındaki Sözleri

Şeyh Tusi şöyle yazıyor: “Bize göre, İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın zamanında onun ashabından bazıları, onun oğlu olan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı görmüşlerdir. İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın şahadetinden sonra da onlar, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın naipliğini yapmış, Şiilerin İmam aleyhi’s-selâm’la irtibatını sağlamışlardır. Bu naiplerin hepsi tanınmış ve meşhur kişilerdirler. Onlar dinin hükümlerini İmam aleyhi’s-selâm’dan öğrenip, Şiilere ulaştırıyorlardı. Yazılı sorular olduğu zaman onları Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’a götürüyor, cevaplarını alıp, Şiilere getiriyorlardı. Şiilerin humus ve zekatlarını İmam aleyhi’s-selâm’dan aldıkları vekaletle, topluyor sonra İmam aleyhi’s-selâm’a teslim ediyor veya onun izniyle harcıyorlardı. İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm, onların adaletini onaylamış, onları Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emin naipleri olarak tanıtmış ve kendisinden sonra mülklerinin bakımı ve işlerinin yürütülmesini onlara devretmişti. Bunlar, Ebu Amr Osman b. Said, onun oğlu Muhammed b. Osman ve diğerleridir. Bunların hepsi bilgili, dirayetli ve güvenilir kişilerdi. [27]

Seyyid b. Tavus’un Sözleri

Seyyid b. Tavus Taraif adlı eserinde şöyle diyor: “Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı, babasının aleyhi’s-selâm ashabından birçokları görmüş, ondan aleyhi’s-selâm hadis ve şer’i hükümler nakletmişlerdir. Bunların dışında ayrıca İmam aleyhi’s-selâm’ın tanınan, bilinen keramet sahibi naipleri vardı. Onlar, Osman b. Said Amri, oğlu Ebu Cafer Muhammed b. Osman, Hüseyin b. Ruh Nevbahti ve Ali b. Muhammed Semuri’dir. [28]

Birinci Naip

Ebu Amr Osman b. Said Amri

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ın ilk özel naibi Osman b. Said Amri’dir.

Şeyh Tusi “el-Gaybet” adlı değerli eserinde şöyle yazıyor:

“Masum İmamlar aleyhi’s-selâm tarafından iyilikle anılan naipler şunlardır: Birincisi İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm ve İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın tasdik ettikleri Ebu Amri Osman b. Said Amri’dır.” [29]

O, onuncu ve on birinci İmamın ashabından olup, güvenilir birisiydi. 11 yaşındayken, İmam Ali Naki aleyhi’s-selâm’ın hizmetinde olmuş, ondan aleyhi’s-selâm fıkıh, hadis ve ilim öğrenmiş, İmamet ve velayet gölgesi altında yetişmiştir. Onun kemal ve faziletlerini birkaç cümlede beyan etmek mümkün değildir.

Muhaddis olan Şeyh Abbas Kummi Sefinet-ul Bihar adlı değerli eserinde şöyle yazıyor: “Ebu Amr Osman b. Said Amri dört naibin ilkidir. Onun büyüklüğü, adaleti ve emanettarlığı anlatılmayacak derecededir. O, öyle büyük bir insandı ki, benim gibi birisi onu tanıtamaz.” [30]

O, Şiilerin içinde güvenilirlik ve adaletle tanınırdı. Kimse onun azamet ve yüceliğinden şüphe etmezdi. İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın şahadetinden sonra, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından özel naipliğe seçilmiş ve İmam aleyhi’s-selâm’la Şiiler arasında vasıta olmuştu.

[1] - Hürr-i Amili, İsbat-ul Hudat, c. 6, s. 386, 97. Hadis.

[2] - Nehc-ul Belağa (Feyz-ul İslam), Kelimat-ul Kısar, 139. Söz.

[3] - Kuleyni, Usul-ul Kafi, c. 2, Babun fi-l Gaybet, 15. Hadis.

[4] - Kamil Süleyman, Yevm-il Halas, s. 105; Bihar-ul Envar, c. 52, s. 91; İlzam-un Nasip, c. 1, s. 427.

[5] - Kemal-ud Din, s. 256 ve sonrası.

[6] - Fazl b. Hasan Tabersi, İ’lam-ul Vera, s. 416; Yevm-il Halas, s. 147.

[7] - Muhammed b. İbrahim Nu’mani, Kitab-ul Gaybet, s. 170, 1. Hadis; Beşaret-ul İslam, s. 164; Usul-ul Kafi, c. 2, s. 140, Babun Fi-l Gaybet; Muntehab-ul Eser (Babun fi-l Gaybet), s. 251, 26. Bab.

[8] - Usul-ul Kafi, c. 2, Babun fi-l Gaybet, 12. Hadis.

[9] - Muhammed b. Hasan Tusi, el- Gaybet, s. 162, 120. Hadis; Gaybet-i Nu’ mani, s. 171, 5. Hadis.

[10] - Muhammed Rıza Hakimi, Hurşid-i Mağrib, s. 44.

[11] - Usul-ul Kafi, c. 2, Babun fi Tesmiyeti Men Reahu (a.s), 1. Hadis.

[12] - El-Gaybet, s. 356, 317. Hadis.

[13] - Muhammed b. Ali b. Babeveyh Saduk, Kemal-ud Din, c. 2, s. 483, 4. Hadis; el Gaybet, 247. Hadis; Tabersi, İhticac, c. 2, s. 469.

[14] - Bihar-ul Envar, c. 2, s. 88

[15] - Gaybet hakkında ilk asırlarda yazılan kitaplarda bu şahıslara, “Nuvvab” (Naipler) denildiği gibi “Sufera” (Sefirler)ve “Vükela” (Naipler) de denilmiştir.

[16] - Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdulmuttalib.

[17] - Ali Ekber Feyyaz, Tarih-ul İslam, s. 207

[18] - İmaduddin İsmail Ebu-l Fida, el-Muhtasar fi Ahbar-il Beşer.

[19] - Seyyid İsa Sadr, Teşeyyü ve Zaliman-ı Tarih, s. 149; Tarih-i Yakubi c. 3, s. 198’den naklen.

[20] - Usul-ul Kafi, c. 2, s. 413.

[21] - a.g.e. s. 432, c. 2.

[22] - Muhammed b. Muhammed b. Numan Mufıd, El İrşad, s. 345.

[23] - Tarih-i Siyasiy-i Gaybet-i İmam-ı Devazdehum, s. 140.

[24] - Mehdi Pişvai, Sire-i Pişvayan, s. 686.

[25] - Tarih-ul Gaybet-il Suğra, s. 395.

[26] - Bahsün Havle’l-Mehdi, s. 69.

[27] - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 303; Mehdi-i Mev’ud, s. 458.

[28] - et-Taraif fi Marifeti Mezheb-it Tavaif, c. 1, s. 183-184.

[29] - Kitab-ul Gaybet, s. 355.

[30] - Şeyh Abbas Kummi, Sefinet-ul Bihar , c. 6, s. 143.


18 Ağustos 2016 Perşembe

Gaybet-i Kubra ve Gaybet-i Suğra (Büyük Gizlilik ve Küçük Gizlilik)


Gaybet-i Suğra ve Gaybet-i Kübra


On Birinci İmam'ın şahadetinden sonra, hicrî 260 yılından 329 yılına kadar, yani 69 yıl Gaybet-i Suğra (Küçük Gizlilik) dönemidir.[5] O andan, Hz. Mehdi'nin (a.s) zuhur edeceği zamana kadar geçen dönem de, Gaybet-i Kübra (Büyük Gizlilik) dönemidir.

Gaybet-i Suğra'da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmediyse de sınırlıydı. Şiîler, Şia'nın büyüklerinden olan "Özel Naipler" vasıtasıyla sorunlarını İmam'a ulaştırıp cevap alabiliyorlardı. Bazen bizzat İmam'la görüşmek de mümkündü. Bu zaman dilimi (Gaybet-i Suğra); halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen koptuğu, insanların, vazifelerini öğrenmek için İmam'ın genel vekilleri olan müçtehitlere ve fakihlere müracaat ederek elde ettikleri Gaybet-i Kübra dönemine hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, dü-şüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmeye hazır olmadıklarına ve reddine sebep olabilirdi. Ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş-yavaş hazırlandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı.

Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve yine o dönemde Şiîlerden bazılarının İmam Mehdi'nin (a.s) huzuruna gitmesi, onun doğum ve yaşadığı meselesini daha fazla sabitleştirdi. Gaybet-i Kübra eğer bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti.

Allah Teala kendi hikmetiyle Hz. Mehdi'nin gaybetini (Peygamber ve İmamlar'ın bildirdiği gibi) iki şekilde karar kılmıştır. Birincisi ikincisine hazırlık maksadı güdülen, süresi kısa ve daha az olan gaybet dönemi; ikincisi ise bundan hemen sonra başlayan uzun süreli Gaybet-i Kübra dönemidir.

Ehlibeyt'e tâbi olanların, inançlarında sabit kalmaları ve sarsıntı geçirmemeleri, Ehlibeyt İmamları'na olan inançlarını yitirmemeleri, Hz. Mehdi'yi (a.s) ve ilâhî kurtuluşu beklemeleri gerekir. İmam Mehdi'nin (a.s) kıyam ve zuhurunun gerçekleşmesi ve bütün insanlığın kurtuluş ve saadete ermesi yönünde ilâhî emrin tahakkuk bulması için müminler, gaybet zamanında Allah'ın dinine sımsıkı sarılıp kendini her yönden eğitmeli ve takvalı olmalıdırlar.

Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmemekle beraber sınırlıydı. Ehl-i Beyt dostları, Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olan “özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmam’a iletip cevap alabiliyorlardı. Bu dönem, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği ve halkın, İmam’ın genel vekilleri olan Ehl-i Beyt mektebine bağlı müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevlendirildiği “Gaybet-i Kübra” dönemine bir hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve bu süreç zarfında Ehl-i Beyt dostlarından bazılarının İmam Mehdi (a.s)’ın huzuruna varmaları, onun doğum ve hayatı meselesini de daha fazla sabitleştirdi. Eğer Gaybet-i Kübra bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti.

Allah Teala kendi hikmetiyle, (Peygamber (s.a.a) ve İmamlar (a.s)’ın da bildirdikleri gibi) Ehl-i Beyt izleyicilerinin İmamlara olan inançlarının sarsılmaması, Hz. Mehdi (a.s)’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri, gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir

Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi (a.s)’ın özel naibi olmuştur. Onlar İmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a iletir, İmam’ın da mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirlerdi.
Bu dört naibin dışında İmam (a.s)’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı; onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam (a.s)’a ulaştırıyorlardı. İmam (a.s) tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı.[ii] Merhum Seyyid Muhsin Emin'in belirttiği gibi, dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler, diğerleri ise bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi. Bu vekiller arasında Ebu Hüseyin Muhammed bin Cafer bin Esad, Ahmed bin İshak-ı Eş’ari, İbrahim bin Muhammed-i Hamedani ve Ahmed bin Hamza bin Yesee gibi müminler vardır.[iii]

Dört naip ise sırasıyla şunlardır:
1- Ebu Amr Osman bin Said-i Amri,
2- Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri,
3- Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti,
4- Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Said, halkın güvenine mazhar olan çok değerli bir şahsiyet idi. İmam Hadi (a.s) ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vekilliğini yapmıştır.[iv] O, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın kefenleme ve defnetme işlemini de üzerine almıştır.[v] Ona, Askeriyeye ait mahallede ikamet ettiğinden dolayı “Askeri” lakabı verilmişti. O, saray memurlarının, İmam (a.s)'a yaptığı hizmeti farketmemeleri için yağ satıcılığı yapar, [vi] Ehl-i Beyt dostlarının İmam Hasan Askeri ve İmam Ali Hadi (a.s)’a gönderdikleri humus ve zekatı yağ kaplarına koyarak İmam'a ulaştırırdı.[vii] Ahmed bin İshak-i Kummi der ki: “İmam Ali Hâdi'nin (a.s) huzuruna müşerref olup, arz ettim ki: “Ben her zaman burada (Samirra’da) olamıyorum, sadece burada bulunduğum zamanlar sizi ziyaret etme şerefine nail olabiliyorum, böyle zamanlarda bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?”

İmam buyurdu ki: “Bu Ebu Amr (Osman bin Said-i Amri), güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.”
Ahmed bin İshak der ki: “İmam Ali Hâdi (a.s)'ın vefatından sonra, İmam Askeri (a.s)'ın yanına gittim ve aynı sözümü ona da tekrarladım, o hazret de değerli babaları gibi: ‘Ebu Amr, emin ve geçmiş İmamlar’ın güvenini kazanmış, benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size bir şey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır’ dedi.”  [viii]
Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri (a.s)’dan sonra İmam Mehdi (a.s)’ın fermanı üzerine naipliğini üstlendi. Ehl-i Beyt dostları sorunlarını ona iletiyor, İmam'ın cevabı da onun vasıtasıyla onlara ulaşıyordu. [ix]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden rahmetli Muhakkik Damad “Sırat-ı Müstakim” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Şeyh Osman bin Said-i Amri, İbn-i Ebi Ganim-i Gazvini’nin ‘İmam Ali Hâdi (a.s) vefat ettiği zaman evladı yoktu!’ dediğini, bunun üzerine Ehl-i Beyt dostlarının onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve bunun üzerine İmam’ın onu yalanlayan bir mektup yazdığını ve cevabının, Ehl-i Beyt dostlarına bir delil, mucize olması için de bu mektubu mürekkepsiz, yani kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam (a.s) tarafından verilen cevabın metni şöyledir:

“Bismillahirrahmanirrahim.

Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubun din ve emir sahiplerinin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize ulaştı. Bu haber bizi üzgün ve müteessir etti, elbette bu üzgünlük asıl sizin içindir; bizim için değil. Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da bizim hürmetimize ihya etti. Niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan (a.s) size ulaşan şeyin gerçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaim (a.s)’ın gaybet edeceğini bildirdiler)?

Acaba Allah Teala'nın, Adem'in zamanından geçmiş İmam'ın zamanına kadar halkın sığınması için sığınaklar ve aracılıklarıyla halkın hidayet bulacağı alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını, bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi? Allah’ın geçmiş İmam (on birinci İmam)’ın ruhunu aldıktan sonra kendi dinini batıl mı ettiğini sanıyorsunuz? Yaratıklarını kendine hidayet edecek sebep ve vesilelerden yoksun bıraktığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun, bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir. [x]

Osman bin Said, ölümünden önce İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ı İmam Mehdi (a.s)’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.
Muhammed bin Osman da babası gibi Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Ehl-i Beyt dostlarının güven ve saygısını kazanmıştı. İmam Hasan Askeri (a.s) da onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu daha önceden belirtmişti. Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyeti rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Ehl-i Beyt dostları onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[xi]

Birinci naip Osman bin Said’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi (a.s) tarafından şöyle bir tevki[xii] gelmiştir:
“Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. O’nun emrine teslim ve O’nun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve tertemiz öldü. Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlar’a yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”
Tevki’nin diğer bir kısmında ise şöyle buyurmuştur:

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki, Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.” [xiii]
Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Henüz Osman bin Said dünyadan göçmeden İmam Mehdi (a.s), bize kendi el yazısıyla gönderdiği bir mektupta Ebu Caferi (Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri), babasının yerine atadığını bize bildirmişti.[xiv]

Yine İmam Mehdi (a.s)’ın İshak bin Yakub-ı Kuleyni’ye cevap olarak yazdıkları başka bir tevkide şunlar yer almıştır:
“...ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.” [xv]
Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:

-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: “Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir.”[xvi] Yine Müstacar’de[xvii] onun: “Allah'ım düşmanlarımdan intikam al” dediğini gördüm.”[xviii]

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: “Hz. Mehdi (a.s) her yıl hac töreninde hazır bulunur, milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz.”[xix]

Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkardı.[xx]
Bu değerli zat, ölmeden önce öleceği günü haber vermiş ve haber verdiği günde de vefat etmiştir.[xxi] Bu zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle vefat etmeden önce ziyaretine gelen Ehl-i Beyt büyüklerinden bir gruba; Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıtarak: “O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz” buyurmuştur.[xxii] Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etmiştir.[xxiii]
Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu. Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Hatta Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.[xxiv] Bu arada Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: “İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmiştir.” Bunun üzerine Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturtmuş, kendisi de onun ayak tarafına geçmiştir.[xxv]

Hz. Mehdi (a.s) tarafından, Hüseyin bin Ruh hakkında gelen tevki şöyledir:
“Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Kalbimizde onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun.”

Bu tevki hicri kameri 305 yılında, Şevval ayının 6'sında, pazar günü gönderilmiştir.[xxvi] Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den “Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?” diye sorduklarında şöyle demiştir:

-Onlar (İmamlar-a.s-), herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse daha liyakatli ve daha münasiptir. Ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi (a.s)'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyin bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi (a.s)'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle tartışmaya girseydim ) zor durumda kalsaydım (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini bildirmem mümkündü. Ama Ebul Kasım (sır saklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler, yine de ondan ayılmaz (ve onu düşmana göstermez).[xxvii]
Ebu’l Kasım Hüseyin bin Ruh, yaklaşık 21 yıl İmam’ın naipliğini yapmış, ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bırakmıştır. O, hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etmiştir; mezarı Bağdat’tadır.
Ali bin Muhammed-i Semeri

“Muntehe’l-Makal” kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir şahsiyete sahipti. Bu değerli zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam (a.s)’ın sefiri olarak Ehl-i Beyt dostlarının sorunlarını halletmek için görevlendirilmiştir.”[xxviii]
Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: “Ebu’l Hasan Semeri, bir gün yanındaki insanlara, ‘Allah size Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şu anda dünyadan göçtü’ buyurdu. Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.”

Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etmiştir.[xxix] Vefatından önce Ehl-i Beyt dostlarından bir grup onun etrafında toplanarak: “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir:
“Ben bu konuda bir kimseye vasiyet etmekle görevli değilim.”[xxx] Sonra da Hz. Mehdi (a.s) tarafından bu konuda gönderilen hükmü Ehl-i Beyt dostlarına gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim.

Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur olmayacaktır. Zuhur, ancak O’nun izniyle olacaktır. Bu da ancak uzun bir zaman sonra, kalplerin taş kesilmesi ve yeryüzünün zulümle dolmasından sonra olacaktır. Çok geçmeden izleyicilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibatta olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki, Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık[xxxi] duyulmasından önce bu iddiada bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.[xxxii]

Gerçekten de İmam’ın buyurduğu gibi Ali bin Muhammed-i Semeri altı gün sonra dar-ı faniden göçmüş ve Helenci caddesinde, Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verilmiştir.[xxxiii]
İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve Müslümanların en çok güvenip itimat ettikleri kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt muhipleri soru ve müşküllerini onların vasıtasıyla İmam (a.s)’a ulaştırıyor, İmam (a.s) da cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt dostlarına gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündü, hatta yüce şahsiyetli kimselerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın (a.s) huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak bile oluyorlardı.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar:
“İmam (a.s)’ın açık emri ve önceki sefirin sonrakini tanıtması ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış, Ehl-i Beyt dostları da, İmam Mehdi (a.s) tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmedikçe, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.”[xxxiv]
Gaybet-i Suğra'nın müddetinin son bulmasıyla Gaybet-i Kübra dönemi başlamış,  şimdiye kadar da devam etmektedir. Gaybet-i Suğra döneminde halk, hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevabını Hz. Mehdi (a.s)'dan alabiliyorlardı. Gaybet-i Kübra dönemi başladığı andan itibaren artık bunun mümkün olamayacağı bizzat İmam Mehdi’nin kendisi tarafından hususi sefirler aracılığıyla Ehl-i Beyt dostlarına bildirilmiştir. Ancak bu dönemde de Ehl-i Beyt muhipleri öyle sahipsiz olarak kendi başlarına bırakılmamış ve bu dönemde sorunlarının halli için hazretin umumi sefirlerine müracaat etmeleri gerektiği, hususi sefirlerine verilen tevkilerle beyan edilmiştir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden olan rahmetli Keşî şöyle yazar: “Hz. Mehdi (a.s) tarafından gönderilen tevkide şöyle geçmektedir: ‘Artık dostlarımızın, bizce güvenilir olan kimselerin bizden naklettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahaneleri yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bilmekteler.” [xxxv]
Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetleri olan Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: “Mevlamız Hz. Mehdi (a.s) Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerinin gaybet zamanındaki vazifeleri hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar, benim sizin üzerinize olan hüccetlerimdir, ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”[xxxvi]

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.” [xxxvii]
Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerini halletmek hususunda Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihler sorumlu kılınmıştır. Gerçi Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin, masum imama ulaşma imkanı olmayanların sorunlarını çözmede fetva ve hüküm verme yetkileri, önceki masum imamlar tarafından da beyan ve tasvip edilmiştir. Ama Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin genel anlamdaki resmi görevleri, Gaybet-i Kübra’nın başladığı tarihten itibaren başlamış, İmam Mehdi (a.s)’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.


[i] - Rahmetli Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Şia” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).
[ii] - el-Mehdi, s.182.
[iii] - A'yan'uş-Şiâ, c.4, üçüncü bölüm, s.21.
[iv] - Muntehe’l-Makal, El-Mehdi, s.181.
[v] - A’yanu’ş-Şia, c.4, 3. bölüm, s.16.
[vi] - A’yanu’ş-Şia, c.3, 3. bölüm s.16.
[vii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[viii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[ix] - el-Mehdi, s.181; Biharu’l-Envar, c.51, s.346.
[x] - Envaru’l-Behiyye, s.324.
[xi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.345-346; Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216 ve 219; El Kunye ve’l-Elkab c.3. s.230.
[xii] -“ Tevki" lügatte bir şeyin kenarına yazma, ıstılahta ise padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman (a.s) tarafından Şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.
[xiii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349; Kemalu’d-Din, c.2, s.188, 38. hadis; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.219-220.
[xiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349.
[xv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349-350; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.220; Keşfu’l-Gumme, c.3, s.457.
[xvi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xvii] -Mustacar, Rukn'u Yemani’ye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af edilmesi için insanların sığındıkları bir yerdir.
[xviii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xix] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[xx] - el-Kuna ve’l-Elkab, Necef baskısı, c.3, s.267-268.
[xxi] - el-Kuna ve’l-Elkab, c.3, s.268.
[xxii] - Biharu’l-Envar, c. 51, s.354-355; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.326-327.
[xxiii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.352.
[xxiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.353-354.
[xxv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.354.
[xxvi] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.227.
[xxvii] - Biharu’l-Envar, c.51 s.359; el-Kûnye ve’l-Elkab, c.1, s.91.
[xxviii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.358 - 360.
[xxix] - Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243.
[xxx] - Biharu’l-Envar, c.51, s.360
[xxxi] - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman (a.s)’ın zuhuruna yakın gerçekleşecek iki alamettir.
[xxxii] - Biharu’l-Envar, c.51, s.361; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243; merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c.2, s.193.
[xxxiii] - A’yanu’ş-Ehl-i Beyt, c.4, 3. cüz, s.21; Kamusu’r-Rical, c.7, s.512.
[xxxiv] - Biharu’l-Envar, c.51, s.362.
[xxxv] - el-Mehdi, s.182- 183.
[xxxvi] - İhticac, s.283.
[xxxvii] - el-Mehdi, s.182-183.


8 Kasım 2015 Pazar

Hz Mehdi (a.s)’ın Gaybeti (Gaybet-i Suğra - Gaybet-i Kübra)

Bismillahirrahmanirrahim

Ehl-i Sünnet Kitaplarından “el-İşaa Fi Eşrat-is Saa” s.93 (Mısır bas.)

Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali’den şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi’nin) iki gaybeti vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir.”



Amr b. Sabit’ten: Hz. Zeyn-ul Abidin Ali b. Hüseyin aleyhi’s-selâm şöyle buyurdu: “Her kim bizim Kaimimizin gaybetinde onun velayetine bağlı kalırsa, Allah (c.c) Bedir ve Uhud şehitlerinden b. tanesinin sevabını ona verir.” Kemal-ud Din, c. 1, s. 323

Said b. Cübeyr’den: İmam Zeyn-ul Abidin Ali b. Hüseyin aleyhi’s-selâm şöyle buyurdu: “Bizden olan Kaim’de peygamberlerden bazı sünnetler vardır:
Nuh’tan, İbrahim’den Musa’dan, İsa’dan, Eyyüp’ten ve Muhammed salla’llâhu aleyhi ve alih’den birer sünnet onda vardır.
Nuh’un ondaki sünneti uzun ömrüdür, İbrahim’in sünneti gizli veladet ve halktan uzaklaşmasıdır.
Musa’nın sünneti korkudan gaybete çekilmesidir; İsa’nın sünneti halkın onun hakkında ihtilaf etmesidir, Eyyüb’ün sünneti ise belalardan sonraki ferahlıktır; Muhammed’in sünneti ise kılıçla zuhur etmesidir…” Kemal-ud Din, c. 2, s. 576



15 Ekim 2015 Perşembe

Gaybet-i Suğra ve Kübra Hakkında


Gaybet-i Suğra ve Kübra Hakkında 

   On birinci İmamın şehadetinden sonra, Hicri 260 yılından 329 yılına kadar yani 69 yıllık süre, İmam Mehdi (a.s)’ın “Gaybet-i Suğra” –küçük gizlilik- dönemidir.[1]

O tarihten itibaren Hz. Mehdi (a.s)’ın zuhur edeceği zamana kadar geçen süreç “Gaybet-i Kübra” -büyük gizlilik- dönemidir.
 
Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi (a.s) ile irtibatı tamamen kesilmemekle beraber sınırlıydı. Ehl-i Beyt dostları, Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olan “özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmam’a iletip cevap alabiliyorlardı. Bu dönem, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği ve halkın, İmam’ın genel vekilleri olan Ehl-i Beyt mektebine bağlı müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevlendirildiği “Gaybet-i Kübra” dönemine bir hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi, düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i Suğra müddetince zihinler yavaş yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam (a.s) ile sağlanan irtibat ve bu süreç zarfında Ehl-i Beyt dostlarından bazılarının İmam Mehdi (a.s)’ın huzuruna varmaları, onun doğum ve hayatı meselesini de daha fazla sabitleştirdi.

Eğer Gaybet-i Kübra bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti. Allah Teala kendi hikmetiyle, (Peygamber (s.a.a) veİmamlar (a.s)’ın da bildirdikleri gibi) Ehl-i Beyt izleyicilerinin İmamlara olan inançlarının sarsılmaması, Hz. Mehdi (a.s)’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri, gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi (a.s)’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir
 
Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi (a.s)’ın özel naibi olmuştur. Onlarİmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a iletir, İmam’ın da mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirlerdi.
 
Bu dört naibin dışında İmam (a.s)’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı; onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam (a.s)’a ulaştırıyorlardı. İmam (a.s) tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı.[2] Merhum Seyyid Muhsin Emin'in belirttiği gibi, dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler, diğerleri ise bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi. Bu vekiller arasında Ebu Hüseyin Muhammed bin Cafer bin Esad, Ahmed bin İshak-ı Eş’ari, İbrahim bin Muhammed-i Hamedani ve Ahmed bin Hamza bin Yesee gibi müminler vardır.[3]

Dört naip ise sırasıyla şunlardır

1- Ebu Amr Osman bin Said-i Amri,
2- Ebu Cafer Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri,
3- Ebu’l-Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti,
4- Ebu’l-Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Said, halkın güvenine mazhar olan çok değerli bir şahsiyet idi. İmam Hadi (a.s) ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın vekilliğini yapmıştır.[4]

O, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile İmam Hasan Askeri (a.s)’ın kefenleme ve defnetme işlemini de üzerine almıştır.[5]

Ona, Askeriyeye ait mahallede ikamet ettiğinden dolayı “Askeri” lakabı verilmişti. O, saray memurlarının, İmam (a.s)'a yaptığı hizmeti farketmemeleri için yağ satıcılığı yapar, [6]

Ehl-i Beyt dostlarının İmam Hasan Askeri ve İmam Ali Hadi (a.s)’a gönderdikleri humus ve zekatı yağ kaplarına koyarak İmam'a ulaştırırdı.[7]

Ahmed bin İshak-i Kummi der ki: “İmam Ali Hâdi'nin (a.s) huzuruna müşerref olup, arz ettim ki: “Ben her zaman burada (Samirra’da) olamıyorum, sadece burada bulunduğum zamanlar sizi ziyaret etme şerefine nail olabiliyorum, böyle zamanlarda bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?”
 
İmam buyurdu ki: “Bu Ebu Amr (Osman bin Said-i Amri), güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.”
 
Ahmed bin İshak der ki: “İmam Ali Hâdi (a.s)'ın vefatından sonra, İmam Askeri (a.s)'ın yanına gittim ve aynı sözümü ona da tekrarladım, o hazret de değerli babaları gibi: ‘Ebu Amr, emin ve geçmiş İmamlar’ın güvenini kazanmış, benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size bir şey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır’ dedi.”  [8]

Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri (a.s)’dan sonra İmam Mehdi (a.s)’ın fermanı üzerine naipliğini üstlendi. Ehl-i Beyt dostları sorunlarını ona iletiyor, İmam'ın cevabı da onun vasıtasıyla onlara ulaşıyordu. [9]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden rahmetli Muhakkik Damad “Sırat-ı Müstakim” adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Şeyh Osman bin Said-i Amri, İbn-i Ebi Ganim-i Gazvini’nin ‘İmam Ali Hâdi (a.s) vefat ettiği zaman evladı yoktu!’ dediğini, bunun üzerine Ehl-i Beyt dostlarının onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve bunun üzerine İmam’ın onu yalanlayan bir mektup yazdığını ve cevabının, Ehl-i Beyt dostlarına bir delil, mucize olması için de bu mektubu mürekkepsiz, yani kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam (a.s) tarafından verilen cevabın metni şöyledir



“Bismillahirrahmanirrahim.


  Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubun din ve emir sahiplerinin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize ulaştı. Bu haber bizi üzgün ve müteessir etti, elbette bu üzgünlük asıl sizin içindir; bizim için değil.

Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da bizim hürmetimize ihya etti. Niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan (a.s) size ulaşan şeyin gerçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaim (a.s)’ın gaybet edeceğini bildirdiler)? Acaba Allah Teala'nın, Adem'in zamanından geçmiş İmam'ın zamanına kadar halkın sığınması için sığınaklar ve aracılıklarıyla halkın hidayet bulacağı alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını, bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi?

Allah’ın geçmiş İmam (on birinci İmam)’ın ruhunu aldıktan sonra kendi dinini batıl mı ettiğini sanıyorsunuz? Yaratıklarını kendine hidayet edecek sebep ve vesilelerden yoksun bıraktığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun, bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir. [10]

Osman bin Said, ölümünden önce İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Osman’ı İmam Mehdi(a.s)’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.

Muhammed bin Osman da babası gibi Ehl-i Beyt mektebinin büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Ehl-i Beyt dostlarının güven ve saygısını kazanmıştı. İmam Hasan Askeri (a.s) da onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu daha önceden belirtmişti. Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyeti rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Ehl-i Beyt dostları onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[11]

Birinci naip Osman bin Said’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi (a.s) tarafından şöyle bir tevki[12] gelmiştir

Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. O’nun emrine teslim ve O’nun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve tertemiz öldü. Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlar’a yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”
Tevki’nin diğer bir kısmında ise şöyle buyurmuştur

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki, Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.” [13]

Ehl-i Beyt mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Henüz Osman bin Said dünyadan göçmeden İmam Mehdi (a.s), bize kendi el yazısıyla gönderdiği bir mektupta Ebu Caferi (Muhammed bin Osman bin Said-i Amiri), babasının yerine atadığını bize bildirmişti.[14]

Yine İmam Mehdi (a.s)’ın İshak bin Yakub-ı Kuleyni’ye cevap olarak yazdıkları başka bir tevkide şunlar yer almıştır

“...ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.” [15]

Abdullah bin Cafer-i Humeyri der ki: “Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:
-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: “Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir.”[16] Yine Müstacar’de[17] onun: “Allah'ım düşmanlarımdan intikam al” dediğini gördüm.”[18]

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: “Hz. Mehdi (a.s) her yıl hac töreninde hazır bulunur, milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz.”[19]
 
Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkardı.[20]
 
Bu değerli zat, ölmeden önce öleceği günü haber vermiş ve haber verdiği günde de vefat etmiştir.[21] Bu zat,İmam Mehdi (a.s)’ın emriyle vefat etmeden önce ziyaretine gelen Ehl-i Beyt büyüklerinden bir gruba; Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıtarak: “O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz” buyurmuştur.[22] Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etmiştir.[23]


 Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu.

Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Hatta Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.[24]

Bu arada Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: “İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmiştir.” Bunun üzerine Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturtmuş, kendisi de onun ayak tarafına geçmiştir.[25]

Hz. Mehdi (a.s) tarafından, Hüseyin bin Ruh hakkında gelen tevki şöyledir

Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Kalbimizde onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun

Bu tevki hicri kameri 305 yılında, Şevval ayının 6'sında, pazar günü gönderilmiştir.[26] Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den “Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?” diye sorduklarında şöyle demiştir

-Onlar (İmamlar-a.s-), herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse daha liyakatli ve daha münasiptir. Ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi (a.s)'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyin bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi (a.s)'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle tartışmaya girseydim ) zor durumda kalsaydım (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini bildirmem mümkündü. Ama Ebul Kasım (sır saklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler, yine de ondan ayılmaz (ve onu düşmana göstermez).[27]
 
Ebu’l Kasım Hüseyin bin Ruh, yaklaşık 21 yıl İmam’ın naipliğini yapmış, ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bırakmıştır. O, hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etmiştir; mezarı Bağdat’tadır.

Ali bin Muhammed-i Semeri
Muntehe’l-Makal” kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir şahsiyete sahipti. Bu değerli zat, İmam Mehdi (a.s)’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam (a.s)’ın sefiri olarak Ehl-i Beyt dostlarının sorunlarını halletmek için görevlendirilmiştir.”[28]

   Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: “Ebu’l Hasan Semeri, bir gün yanındaki insanlara, ‘Allah size Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şu anda dünyadan göçtü’ buyurdu. Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.”
Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etmiştir.[29] Vefatından önce Ehl-i Beyt dostlarından bir grup onun etrafında toplanarak: “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir

Ben bu konuda bir kimseye vasiyet etmekle görevli değilim.”[30] Sonra da Hz. Mehdi (a.s) tarafından bu konuda gönderilen hükmü Ehl-i Beyt dostlarına gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir

Bismillahirrahmanirrahim

   Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur olmayacaktır. Zuhur, ancak O’nun izniyle olacaktır. Bu da ancak uzun bir zaman sonra, kalplerin taş kesilmesi ve yeryüzünün zulümle dolmasından sonra olacaktır. Çok geçmeden izleyicilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibatta olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki, Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık[31] duyulmasından önce bu iddiada bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.[32]

Gerçekten de İmam’ın buyurduğu gibi Ali bin Muhammed-i Semeri altı gün sonra dar-ı faniden göçmüş ve Helenci caddesinde, Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verilmiştir.[33]

İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve Müslümanların en çok güvenip itimat ettikleri kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt muhipleri soru ve müşküllerini onların vasıtasıyla İmam (a.s)’a ulaştırıyor, İmam(a.s) da cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt dostlarına gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündü, hatta yüce şahsiyetli kimselerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın (a.s) huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak bile oluyorlardı.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar

“İmam (a.s)’ın açık emri ve önceki sefirin sonrakini tanıtması ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış, Ehl-i Beyt dostları da, İmam Mehdi (a.s) tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmedikçe, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.”[34]

Gaybet-i Suğra'nın müddetinin son bulmasıyla Gaybet-i Kübra dönemi başlamış,  şimdiye kadar da devam etmektedir. Gaybet-i Suğra döneminde halk, hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevabını Hz. Mehdi (a.s)'dan alabiliyorlardı. Gaybet-i Kübra dönemi başladığı andan itibaren artık bunun mümkün olamayacağı bizzat İmamMehdi’nin kendisi tarafından hususi sefirler aracılığıyla Ehl-i Beyt dostlarına bildirilmiştir. Ancak bu dönemde de Ehl-i Beyt muhipleri öyle sahipsiz olarak kendi başlarına bırakılmamış ve bu dönemde sorunlarının halli için hazretin umumi sefirlerine müracaat etmeleri gerektiği, hususi sefirlerine verilen tevkilerle beyan edilmiştir.

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetlerinden olan rahmetli Keşî şöyle yazar: “Hz. Mehdi (a.s) tarafından gönderilen tevkide şöyle geçmektedir: ‘Artık dostlarımızın, bizce güvenilir olan kimselerin bizden naklettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahaneleri yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bilmekteler.” [35]

Ehl-i Beyt mektebinin büyük şahsiyetleri olan Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: “Mevlamız Hz. Mehdi (a.s) Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerinin gaybet zamanındaki vazifeleri hakkında şöyle buyurmuştur: ‘Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar, benim sizin üzerinize olan hüccetlerimdir, ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”[36]

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.” [37]

Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerini halletmek hususunda Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihler sorumlu kılınmıştır. Gerçi Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin, masum imama ulaşma imkanı olmayanların sorunlarını çözmede fetva ve hüküm verme yetkileri, önceki masum imamlar tarafından da beyan ve tasvip edilmiştir. Ama Ehl-i Beyt mektebine bağlı fakihlerin genel anlamdaki resmi görevleri, Gaybet-i Kübra’nın başladığı tarihten itibaren başlamış, İmam Mehdi (a.s)’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.

Kaynaklar:
[1] - Rahmetli Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Şia” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).
[2] - el-Mehdi, s.182.
[3] - A'yan'uş-Şiâ, c.4, üçüncü bölüm, s.21.
[4] - Muntehe’l-Makal, El-Mehdi, s.181.
[5] - A’yanu’ş-Şia, c.4, 3. bölüm, s.16.
[6] - A’yanu’ş-Şia, c.3, 3. bölüm s.16.
[7] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[8] - Biharu’l-Envar, c.51, s.344.
[9] - el-Mehdi, s.181; Biharu’l-Envar, c.51, s.346.
[10] - Envaru’l-Behiyye, s.324.
[11] - Biharu’l-Envar, c.51, s.345-346; Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216 ve 219; El Kunye ve’l-Elkab c.3. s.230.
[12] -“ Tevki" lügatte bir şeyin kenarına yazma, ıstılahta ise padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman (a.s) tarafından Şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.
[13] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349; Kemalu’d-Din, c.2, s.188, 38. hadis; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.219-220.
[14] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349.
[15] - Biharu’l-Envar, c.51, s.349-350; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.220; Keşfu’l-Gumme, c.3, s.457.
[16] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[17] -Mustacar, Rukn'u Yemani’ye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af edilmesi için insanların sığındıkları bir yerdir.
[18] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[19] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351.
[20] - el-Kuna ve’l-Elkab, Necef baskısı, c.3, s.267-268.
[21] - el-Kuna ve’l-Elkab, c.3, s.268.
[22] - Biharu’l-Envar, c. 51, s.354-355; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.326-327.
[23] - Biharu’l-Envar, c.51, s.352.
[24] - Biharu’l-Envar, c.51, s.353-354.
[25] - Biharu’l-Envar, c.51, s.354.
[26] - Biharu’l-Envar, c.51, s.351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.227.
[27] - Biharu’l-Envar, c.51 s.359; el-Kûnye ve’l-Elkab, c.1, s.91.
[28] - Biharu’l-Envar, c.51, s.358 - 360.
[29] - Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243.
[30] - Biharu’l-Envar, c.51, s.360
[31] - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman (a.s)’ın zuhuruna yakın gerçekleşecek iki alamettir.
[32] - Biharu’l-Envar, c.51, s.361; Gaybet-i Şeyh Tusi, s.242-243; merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c.2, s.193.
[33] - A’yanu’ş-Ehl-i Beyt, c.4, 3. cüz, s.21; Kamusu’r-Rical, c.7, s.512.
[34] - Biharu’l-Envar, c.51, s.362.
[35] - el-Mehdi, s.182- 183.
[36] - İhticac, s.283.
[37] - el-Mehdi, s.182-183.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Hz.Mehdi A.s Gaybet-i Suğra ve Gaybet-i Kübra Hakkında



Gaybet-i Suğra ve Kübra

On birinci İmamın şahadetinden sonra, Hicri 260 yılından 329 yılına kadar yani 69 yıl “Gaybet-i Suğra” -küçük gizlilik- dönemidir.(54) O zamandan Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm zuhur edinceye kadarki dönem de “Gaybet-i Kübra” -büyük gizlilik- dönemidir.

Gaybet-i Suğra’da halkın İmam Mehdi aleyhi’s-selâm ile rabıtası tamamen kesilmedi, ama sınırlıydı. Şiiler, Ehl-i Beyt büyüklerinden olan “Özel naipler” vasıtasıyla sorunlarını İmama ulaştırıp cevap alabiliyorlardı. Bu devir, halk ile İmam arasındaki irtibatın tamamen kesildiği, İmam’ın genel vekilleri sayılan müçtehit ve fakihlere başvurmakla görevli olduğu “Gaybet-i Kübra” dönemine hazırlık olarak tanımlanabilir.

Eğer Gaybet-i Kübra ansızın ve birden gerçekleşseydi düşüncelerin sapmasına ve zihinlerin onu kabullenmemesine sebep olabilirdi; ama Gaybet-i suğra müddetince zihinler yavaş-yavaş hazırlık kazandı ve daha sonra Gaybet-i Kübra başladı. Yine Gaybet-i Suğra zamanında, özel naipler vasıtasıyla İmam aleyhi’s-selâm ile sağlanan irtibat ve yine o dönemde Şiilerden bazılarının İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın huzuruna gitmeleri onun doğum ve hayatı meselesini daha fazla sabitleştirdi. Gaybet-i Kübra eğer bunlardan önce olmuş olsaydı, belki de bu mesele bu kadar açık olmayacak ve bazıları şüpheye düşecekti. Allah Teala kendi hikmetiyle, Peygamber sallâ’llâhu aleyhi ve alih ve İmamlar aleyhi’s-selâm’ın da bildirdikleri gibi Ehl-i Beyt izleyicilerinin inançlarının sarsılmaması, İmamlara aleyhum’us-selâm olan inançlarını yitirmemeleri, Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm’ı ve ilahi kurtuluşu beklemeleri gaybet zamanında Allah’ın dinine sarılıp kendilerini eğitmeleri ve İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın kıyamı için Allah’ın emri gelinceye kadar dini vazifelerini yerine getirmeleri için, tam gaybete hazırlık gayesiyle kısa müddetli olan “Gaybet-i Suğra” ve ondan sonra uzun müddetli olan “Gaybet-i Kübra” olmak üzere, İmam Mehdi için iki çeşit gaybet takdir etti.

Dört Sefir

Gaybet-i Suğra zamanında Ehl-i Beyt büyüklerinden dört kişi İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın özel naibi olmuştur. Onlar İmam’ın huzuruna gider, halkın sorularını İmam’a ulaştırır, İmamında mektupların kenarına yazdığı cevapları halka iletirdi.

Bu dört naibin dışında İmam aleyhi’s-selâm’ın çeşitli şehirlerde de vekilleri vardı, onlar da bu dört naip vasıtasıyla halkın meselelerini İmam aleyhi’s-selâm’a ulaştırıyorlardı. İmam -af- tarafından onlara mektup ve fermanlar çıkarılmıştı(55) veya merhum ayetullah Seyyid Muhsin Emin'in dediği gibi bu dört kişi mutlak ve umumi temsilci idiler ama diğerleri bazı hususi işler için görevlendirilmişlerdi; bu vekiller arasına "Ebu Huseyn Muhammed bin Cafer bin Esad", "Ahmed bin İshak-ı Eşeri", "İbrahim bin Muhammed-i Hamedani" ve "Ahmed bin hamzat ibnil -Yese'e" gibi mûminler vardır.(56)

Dört naip ise sırasıyla şunlardır:

1) Ebu Amr Osman bin Said-i Amri.

2) Ebu Ca’fer Muhammed bin Osman bin Sa’id-i Amiri

3) Ebu-l Kasım Hüseyin bin Ruh Nevbahti.

4) Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed Semeri.

Ebu Amr Osman bin Sa’id halkın güvenini kazanmış değerli bir şahıs, İmam Hadi aleyhi’s-selâm ile İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın vekilleri idi.(57) İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emri ile İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’ın kefenleme ve defnetme işlerini üzerine aldı.(58)

Samırra'da Askeri mahallesinde ikamet etmesinden dolayı da "Askeri" lakabıyla anılırdı. Saray memurlarının onun İmam aleyhi’s-selâm'a yaptığı hizmeti ve işi anlamamaları için yağ satıyordu.(59) Ve şiilerin imam Askeri aleyhi’s-selâm ile görüşmek zor olduğundan, dinî vergiler onun vasıtasıyla İmam'a gönderiliyordu ve Osman bin Sa'id bunları yağ kablarına koyarak İmam'a götürüyordu.(60) Ahmed bin İshak-i Kummi der ki "İmam Hâdi'nin aleyhi’s-selâm huzuruna müşerref oldum, arzettim ki: Ben her zaman burada olamıyorum, ancak burada olduğum zamanlar sizinle müşerref oluyorum, böyle zamanlarda bazen bir sorunla karşılaşırsam kime başvurayım?

İmam buyurdu ki: Bu Ebu Amr (Osman bin Sa'id-i Amri) güvenilir ve emin bir kişidir, size benim tarafımdan ne derse bendendir. Benim tarafımdan size ne ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.

Ahmed bin İshak der ki, İmam Hâdi aleyhi’s-selâm'ın vefatından sonra, İmam Askeri aleyhi’s-selâm'ın yanına gittim ve aynı sözümü tekrarladım O hazret de değerli babaları gibi "Ebu Amr" emin ve geçmiş İmamların güvenini kazanmış benim hayatımda ve hayatımdan sonra inandığım kişidir. Size birşey söylerse benden söylemiş ve bir şey size ulaştırırsa benden ulaştırmıştır.(61) dedi."

Bu değerli şahıs, İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm’dan sonra İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın fermanı üzerine naipliğini sürdürdü. Şiiler sorunlarını ona yanına götürüyorlardı ve İmam'ın cevabı onun vasıtasıyla halka ulaşıyordu.(62)

Rahmetli Muhakik Damad "Sırat-ı Mustakim" adlı kitabında şöyle yazmıştır: Şeyh Osman bin Sa'id-i Amri, İbni Ebi Ğanim-i Gazvini"nin İmam Hâdi aleyhi’s-selâm vefat ettiği zaman evladı yoktu! dediğini, bunun üzerine şiilerin onunla kavga edip İmam'a bir mektup yazdıklarını ve cevabı şiilere bir delil, mucize olsun diye, İmam, mürekkepsiz mektup, yani maksadını kuru kalemle beyaz bir kağıdın üzerine yazdığını nakleder. İmam aleyhi’s-selâm tarafından verilen cevabın metni şöyledir:

-Bismillahirrahmanirrahim-

Allah sizi ve bizi fitne ve sapıklıktan korusun. Sizlerden bir grubunuzun din ve emir sahiplerenin doğumunda şek ve şüphe ettiği bize, ulaştı bu haber bizi üzügün ve mütessir etti, elbette bu üzgünlük sizin içindir; bizim için değil. Çünkü Allah ve hak bizimledir. Birinin bizlerden uzaklaşması korkmamıza sebep olmaz, bizi Allah yarattı, diğer yaratıkları da biz dirilttik (yani biz Allah'ın feyizlerinden faydalanıyoruz, hak da bizim feyzlerimizden yararlanıyor) niye şüpheye kapılmışsınız? İmamlarınızdan aleyhi’s-selâm size ulaşan şeyin geçekleşeceğini bilmiyor musunuz (geçmiş imamlar Kaaim aleyhi’s-selâm'in gaybet edeceğini bildirdiler) acaba Allah Teala'nın Hz. Adem'in zamanından geçmiş İmam'a kadar halkın sığınması için sığınaklar ve halkın, vasıtasıyla hidayet olması için alametler bıraktığını ve bir bayrak gizlendiğinde diğer bir bayrağın açığa çıktığını ve bir yıldız battığında başka bir yıldızın doğduğunu görmediniz mi, acaba Allah geçmiş İmam (On birinci İmam aleyhi’s-selâm)ın ruhunu alıp kendine doğru götürdükten sonra kendi dinini batıl ettiğini, kendisi ve yaratıkları arasındaki sebep ve vesileleri kopardığını mı zannediyorsunuz? Asla böyle değildir! Hoşlanmadıkları halde kıyamet kopuncaya ve Allah'ın emri zahir oluncaya kadar da böyle olmayacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun ve bize teslim olun ve işleri bize bırakın, ben size nasihat ettim, Allah bana ve size şahittir."(63)

Osman bin Said ölümünden önce İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emriyle oğlu “Ebu Cafer Muhammed bin Osman”ı İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın vekil ve naibi olarak tanıttı.

“Muhammed bin Osman” da babası gibi Ehl-i Beyt büyüklerinden olup takva, adalet ve yücelik bakımından Şiilerin güven ve saygısını kazanmıştı. Daha önce de İmam Hasan Askeri aleyhi’s-selâm onun ve babasının güvenilir ve itimat edilir olduğunu belirtmişlerdi. Rahmetli Şeyh Tusi şöyle yazar: “Bütün Şiiler onun adaleti, takvası, emanete sadık olduğu hususunda aynı fikirdeydiler.”(64)

Birinci naip “Osman bin Sa’id’in vefatından sonra onun ölümü ve oğlunun naipliği hakkında İmam Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından şöyle bir tevki geldi:

“Doğrusu biz Allah’tanız ve yine ona dönenleriz. Onun emrine teslim ve onun takdirine rıza göstermişiz. Baban kutlu yaşadı ve ter temiz öldü, Allah ona rahmet etsin, onu imamları ve efendilerine kavuştursun. Üstün ve yüce Allah’a, İmamlara yakınlık kastıyla onların işlerinde çalışmaktan geri kalmadı. Allah onu nurlu kılsın; hatalarını bağışlasın.”

Tevki’nin diğer kısmında şöyle buyurmuştu:

“Allah senin sevabını artırsın, bu musibetten dolayı sana güzel sabır versin. Siz yaslı olduğunuz gibi biz de yaslıyız. O ayrılığıyla, seni de, bizi de yalnız bıraktı. Allah, göçtüğü yerde onu sevindirsin. Kutluluğunun en yüce delili şu ki: Allah ona, kendisinden sonra yerine geçmesi, onun işini yüklenmesi ve onu rahmetle anmasını sağlamak için senin gibi bir oğul vermiş. Ben, Allah’a hamd olsun derim, çünkü onun yerine geçmenle canlar huzur içinde; üstün ve yüce Allah’ın seni onun yerine geçirmesiyle, gönüller rahatlamış oldu. Allah yardımcın olsun, sana güç, kuvvet versin, yardım etsin, başarı versin; dostun, koruyucun, görüp gözetenin olsun.”(65)

“Abdullah bin Cafer-i Humeyri” diyor ki: Osman bin Sa’id dünyadan göçtüğü zaman, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın daha önce bize yazdığı, bizim için gelen kendi el yazısı olan bir mektupta Ebu Ca’feri (Muhammed bin Osman bin Sa’id-i Amiri) babasının yerine atamıştı.(66)

Yine başka bir tevkiy de “İshak bin Yakub-u Kuleyni”ye cevap olarak yazmışlardır ki:

“Ve ama Muhammed bin Osman-ı Amiri, Allah ondan ve babasından razı olsun, doğrusu ben ona inanıyorum. Onun benim tarafımdan yazdığı şey benim yazdığım şeydir.”(67)

Abdullah bin Cafer-i Hameyri der ki: Muhammed bin Osman'dan Hz. Mehdi'yi gördün mü diye sordum buyurdu ki:

-Evet, Onunla son olarak Ka'be'nin kenarında görüştüğümüzde şöyle buyurdu: "Allah'ım! Bana vadesini verdiğin şeyi gerçekleştir."(68) Yine müstacar de* onun: "Allah'ım düşmanlarımdan intikam al" dediğini gördüm.(69)

Yine Muhammed bin Osman diyor ki: Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm her yıl hac töreninde hazır bulunur, o milleti görür ve tanır, halk da onu görür, fakat tanımaz."(70)

Muhammed bin Osman kendisi için bir mezar hazırlamış ve üzerini sace (bir çeşit elbise ve bez) ile örtmüştü ve onun üzerine de Kur’an’dan ayetler ve Masum İmamların isimlerini yazmıştı, her gün onun içine giriyor ve bir cüz Kur’an okuduktan sonra dışarı çıkıyordu.(71)

Bu değerli kişi, ölmeden önce öleceği günü haber vermişti. Nitekim aynı günde de öldü.(72) Ölümünden önce Ehl-i Beyt büyüklerinden bir grup, onun yanına gitti, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emriyle Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti’yi kendinden sonraki naip ve İmam ile irtibatı olan şahıs olarak tanıttı ve buyurdu ki: "O, benim yerime geçecektir, işlerinizde ona müracaat ediniz."(73)

Ebu Cafer Muhammed bin Osman-ı Amiri Hicri 305 yılında vefat etti.(74)

Hüseyn bin Ruh-i Nevbahti

Ebu-l Kasım Hüseyn bin Ruh Nevbahti, dost ve düşman yanında özel bir azamet ve değere sahipti. Akıl, takva, fazilet ve ileri görüşlülüğüyle tanınır, çeşitli fırkaların geneli onu sever ve sayardı. İkinci sefir Muhammed bin Osman-ı Amri’nin zamanında bazı işlerin mesuliyetini taşıyordu. Muhammed bin Osman’ın yakın dostları arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil-i Kummi herkesten daha fazla onunla samimi ve irtibatta idi. Hatta Muhammed bin Osman’ın hayatının son zamanlarında yemeği Cafer bin Ahmed’in ve babasının evinde hazırlanıyordu. Ashab arasında Cafer bin Ahmed bin Mutil’in ikinci sefirin yerine geçme ihtimali daha yüksekti. Muhammed bin Osman ihtizar halindeyken Cafer bin Ahmed onun baş tarafında ve Hüseyn bin Ruh ayak tarafında oturmuşlardı.(75) Muhammed bin Osman, Cafer bin Ahmed’e dönerek buyurdu ki: İşleri Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh’a bırakmam emredilmişti.

Cafer bin Ahmed yerinden kalkarak Hüseyn bin Ruh’un elinden tutup Muhammed bin Osman’ın baş tarafına oturttu, kendisi de onun ayak tarafına geçti.(76)

Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından, Hüseyn bin Ruh hakkında çıkarılan tevki şöyledir:

“Biz onu tanıyoruz, Allah Teala hayır ve rızasını ona tanıtsın ve hükmü ile ona yardımcı olsun, onun mektubundan haberdar olduk, bizce güvenilir ve inanılır bir kişidir. Bizim yanımızda onu sevindirecek kadar bir makam ve sevgisi var, Allah iyiliğini artırsın. Doğrusu Allah, her şeyin velisidir. Her şeye kadirdir, ortağı olmayan Allah’a hamd olsun ve Allah’ın selamı peygamber olarak göndermiş olduğu Muhammed’e ve Ehl-i Beyt’ine olsun.”

Bu mektup hicri kameri 305 yılında Şevval ayının 6'sı Pazar günü çıkarılmıştır.(77) Bir çok kitap yazmış olan Bağdat'ın büyük kelam alimlerinden ve Nevbahti soyunun büyüğü olan Ebu Sehl-i Nevbahti'den "Niçin şeyh Ebul Kasım Huseyn bin Ruh sefirlik mevkisine erişti de, siz bu makama erişmediniz?" diye sorduklarında dedi ki:

-Onlar (İmamlar aleyhi’s-selâm) herkesten daha iyi bilirler ve seçtikleri kimse (dana liyakatli ve daha münasiptir.) Ama ben davranış ve tartışması sert olan biriyim. Eğer ben Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'ın sefiri olsaydım ve şimdi Ebul Kasım Huseyn bin Ruh'un (sefirlik sebebiyle) bildiği gibi Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'ın yerini bilseydim ve (İmam'ın hakkında muhaliflerle bahse giriştiğimde) sıkı duruma düşseydim (kendimi kontrol edemeyip) İmam'ın yerini açmam mümkündür, ama Ebul Kasım (sırsaklama ve kaçınmada öyle bir kişidir ki) eğer İmam onun gömleği altında gizlense ve onu kesici aletlerle lime lime etseler yine de ondan ayırlmaz. (ve onu düşmana göstermez.)(78)

Ebu’l Kasım Hüseyn bin Ruh, 21 yıl civarında İmam’ın naipliğini yaptı ve ölmeden önce İmam’ın emriyle naipliği Ebu-l Hasan Ali bin Muhammed-i Semeri’ye bıraktı ve Hicri 326 yılının Şaban ayında vefat etti, mezarı şimdi Bağdat’tadır.

Ali bin Muhammed-i Semeri

Muntehe’l Makal kitabının yazarı, dördüncü sefir Ebu’l Hasan Ali bin Muhammed-i Samer-i hakkında şöyle yazar: “O, anlatılamayacak kadar büyük bir azamete sahiptir.(79) O değerli zat, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın emri ile Hüseyin bin Ruh’tan sonra İmam aleyhi’s-selâm’ın sefiri olarak Şiilerin sorunlarının halli için görevlendirildi.”

Rahmetli Muheddis-i Kummi şöyle yazar: Ebul Hasan Samuri, bir gün yanında olan şeyhlerden bir gruba, "Allah size Ali bin Ababeveyhi Kumi'nin mateminde mükâfat versin, o, şimdi dünyadan göçtü" buyurdu.

Onlar saat, gün ve ayı not aldılar; 17 veya 18 gün sonra Ali bin Babaveyh-i Kumi'nin o tarihte vefat etmiş olduğunu öğrendiler.

Ali bin Muhammed Sameri Hicri 329 yılında vefat etti.(80) Vefatından önce Şiilerden bir grup onun etrafında toplanarak “Senden sonra yerine geçecek olan sefir kimdir” diye sorduklarında dedi ki:

“Ben bu konuda hiç kimseye vasiyet etmek için görevlendirilmedim.”(81) Daha sonra Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından bu konuda çıkarılan hükmü, Şiilere gösterdi. Onlar da bu hükümden kopya aldılar, hükmün metni mealen şöyledir:

“Bismillahirrahmanirrahim.

Ey Ali bin Muhammed-i Semeri! Allah senin musibetinde kardeşlerinin mükafatını arttırsın, sen altı gün sonra dünyadan göçeceksin, onun için, işlerini derleyip toparla; ölümünden sonra yerine geçmek üzere birisi hakkında tavsiyede bulunma, doğrusu “Gaybet-i Kübra” başlamıştır ve Allah Teala izin vermedikçe zuhur yoktur. Zuhur, ancak O’nun izniyle olur. Bu da uzun bir zaman sonra, kalpler taşlaştıktan ve yeryüzü zulümle dolduktan sonra olur ancak. Çok geçmeden Şiilerimden beni gördüklerini -sefir unvanıyla irtibata olduklarını- söyleyenler gelecektir. Ama bilin ki “Süfyani’nin çıkmasından ve yüksek çığlık (82) duyulmasından önce bu iddiada (sefirlik ve vekillik unvanıyla görme iddiasında) bulunan herkes yalan söylemektedir. Güç ve kuvvet, ancak Allah’tandır.(83)

Altıncı gün Ali bin Muhammed-i Semeri dünyadan göçtü ve Helenci caddesinde “Ebu İtab Nehri’nin kenarında toprağa verildi.(84) İmamın hususi sefirleri halkın en takvalı, en asaletlisi ve müslümanların en takvalısı ve müslümanların en çok güvenip itimad ettikleir kimselerdi. Gaybet-i Suğra boyunca Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri soru ve müşküllerini o hazretlere arz ediyorlardı ve İmam cevabını onların vasıtasıyla Ehl-i Beyt mektebi izleyicilerine gönderiyordu. O zaman bu gibi irtibat herkes için mümkündür, hatta yüce şahsiyetli kişilerden bazıları hususi sefirler vasıtasıyla İmam'ın -af- huzuruna gidip hazretle görüşmeye muvaffak olmuşlardır.

Bu müddet zarfında hususi sefirler vasıtasıyla İmam-ı Zaman -af-'dan görülen keramet ve mucizeler, Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri onlar hakkında daha fazla tatmin ediyordu.

Merhum Şeyh Tusi “İhticac” kitabında şöyle yazar:

İmam aleyhi’s-selâm’ın açık emri ve önceki sefirin tanıtması, belirtmesi ve tayin etmesi olmadan İmam’ın özel vekillerinden hiçbiri sefirlik iddiasında bulunmamış ve Ehl-i Beyt mektebi izleyicileri de, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından onların sözlerinin doğruluğu ve sefirliklerinin gerçekliğine delalet eden bir mucize ve alamet görmeyinceye kadar, onların hiçbirinin sözünü kabul etmemişlerdir.(85)

Gaybet-i suğra'nın müddetinin son bulmasıyla gaybet-i kûbra dönemi başladı ve  şimdiye kadar devam etmektedir, gaybet-i suğra zamanında halk hususi sefirler vasıtasıyla sorunlarının cevaplarını Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm'dan alabiliyorlardı. Ama bu zamanda bu mümkün değil ve halk sorunlarının cevabını Hz. Mehdi'nin umumi sefirlerinden almaları gerkir, çünkü onların görüşü hususi hüküm ve rivayet hükmü gereğince hüccettir. Rahmetli Keşî şöyle yazar: Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm tarafından çıkarılan tevkıy de İmam aleyhi’s-selâm buyurmuştur ki: Dostlarımızın bizce güvenilir olan kimselerin bizden nakl ettikleri şeylerde şüphede kalmaları için hiçbir özür ve bahane yoktur. Dostlarımız sırrımızı onlara bıraktığımızı ve onlara verdiğimizi bildiler(86)

Şeyh Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh Tabersi de, İshak bin Ammar’dan şöyle nakletmişlerdir: Mevlam Hz. Mehdi aleyhi’s-selâm (Ehl-i Beyt’nın gaybet zamanındaki vazifesi hakkında) şöyle buyurmuştur: “Karşılaştığınız olaylarda, hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz. Çünkü onlar sizin üzerinize hüccetimdir ve ben de onlara Allah’ın hüccetiyim.”(87)

Merhum Tabersi de “İhticac” adlı kitabında İmam Sadık aleyhi’s-selâm’ın bir hadiste şöyle buyurduğunu nakleder:

“Nefsini kontrol altında tutan, dinini koruyan, heva ve hevesine muhalif olan, mevlasına (İmamlara -a.s-) itaat eden fakihlerden birini taklit etmek avam halk için gereklidir.”(88)

Böylece Gaybet-i Kübra döneminde Müslümanların meselelerinin halledilmesi için Veliy-yi Fakih mes’ul olmuş oldu. Gerçi fakihler için fetva ve hüküm verme makamı daha önceden masum İmamlar tarafından beyan ve tasvip edilmişti. Ama İslam fakihlerinin resmiyeti bu tarihten itibaren başladı, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm’ın zuhuruna kadar da devam edecektir.

Kaynak:

(54) - Rahmetli Ayetullah Seyyid Muhsin Emin “A’yan’uş Ehl-i Beyt” adlı eserinde Gaybet-i Suğrayı 74 yıl olarak kabul etmiş ve onun başlangıcını İmam Mehdi’nin doğumundan hesaplamıştır. (c.4, 3. kısım, s.15).

(55) - el-Mehdi, s. 182.

(56) - A'yan'uş-Şiâ, c.4 üçüncü bölüm s. 21.

(57) - Muntehe-l Makal, El-Mehdi, s.181.

(58) - A’yan-uş Ehl-i Beyt, c.4, 3. bölüm, s.16.

(59) - A'yan'uş- Şiâ, c.3 3. bölüm s. 16.

(60) - Bihar-ul Envar, c. 51. s. 344.

(61) - Bihar-ul Envar, c. 51. s. 344.

(62) - el-Mehdi, s. 181- Bihar-ul Envar, c.51 s. 346.

(63) - Envar'ul Behiyye, c. 324.

(64) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 345-346. Şeyh Tusi’nin “Gaybet” kitabı, s.216. ve 219 El Kunye vel -Elkab c.3. s. 230 Tevkiy" yani bir şeyin kenarına yazma ve istılahta padişah ve halifelerin emir ve fermanlarına da denir. Şiâ alimlerinin kitaplarında gaybet zamanında İmam-ı Zaman -af- tarafından şiâlara ulaşan mektup ve fermanlara "Tevkiyat" denir.

(65) - Bihar-ul Envar, c.51, s.349. Kemal-ud Din, c.2, s.188. 38. Hadis. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 219-220.

(66) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 349.

(67) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 349-350. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 220, Keşf-ul Gumme, c. 3, s. 457.

(68) - Bihar, c. 51 s. 351.

* Mustacar, Rukn'u Yemaniye yakın Ka'be'nin kapısının karşısında, günahkarların af dilemek için sığındıkları bir yerdir.

(69) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 351.

(70) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 351.

(71) - el-Kuna ve’l Elkab, Necef baskısı, c. 3, s. 267-268.

(72) - el-Kuna ve’l Elkab, c. 3, s. 268.

(73) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 354-355. Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 326-327.

(74) - Bihar-ul Envar, c.51, s.352.

(75) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 353-354.

(76) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 354.

(77) - Bihar-ul Envar, c.51, s. 351; Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 227.

(78) - Bihar-ul Envar, c. 51 s. 359; el-Kûnye vel Elkab, c.1, s. 91.

(79) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 358 - 360.

(80) - Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 242-243.

(81) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 360

(82) - “Süfyani’nin çıkışı” ve “yüksek ses” İmam-ı Zaman aleyhi’s-selâm zuhurlarına yakın gerçekleşecek iki alamettir.

(83) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 361, Gaybet-i Şeyh Tusi, s. 242-243 merhum Şeyh Saduk’un Kemal-ud Din’i, c. 2, s. 193.

(84) - A’yan-uş Ehl-i Beyt, c. 4, 3. cüz, s. 21, Kamus-ur Rical, c. 7, s. 512.

(85) - Bihar-ul Envar, c. 51, s. 362.

(86) - el-Mehdi, s. 182- 183.

(87) - İhticac, s. 283.

(88) - el-Mehdi, s. 182-183.