Hacı Muhammed Bilal Nadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hacı Muhammed Bilal Nadir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2016 Salı

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Yecüc ve Mecüc Hakkında

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Yecüc ve Mecüc Hakkında


YE'CÜC VE ME'CÜC

Zaman, âhir zamandır, bir kimsenin söylemediği sözü söyledi, yapmadığı işi yaptı diye söylemek; sen bu partiden ben bu partiden diye o hırsla, onun söylemediği sözü diğerine, diğerinin söylemediği sözü ona götürür. Peygamberimiz (sav)'in söylemediği sözü söyledi, yapmadığını yaptı deyip, esas sevdiklerini söylemeyip, sevmediklerini seviyor, göstermek (kitabımızda açıkladık) bunların hepsi fitnedir. Bu da deccalın fitnesinden daha korkunçtur, diye buyuruyor.

Peygamberimiz (sav)'in sözleri, yeri ve zamanı gelmeden anlaşılmaz. 1400 sene evvelki insanların anlayabileceği şekilde söylemiş, hem de Allahu Teâlâ, Peygamberimiz (sav)'e öyle gösteriyor, öyle söylettiriyor. "Âhir zamanda uzaklar yakın olur" hadîsinin açıklamasını yaptım. Peygamberimiz (sav) ancak "uzaklar yakın olur" diye anlatıyor. "Âhir zamanda ölüler konuşur" dediği; video bandına ve normal ses kasetlerine alınan (verilen) ses ve görüntü, kendisi öldü ve kabirde ama konuşuyor. Bunların hepsi muammalı, ancak zamanı, yeri geldiği zaman anlaşılıyor. Ye'cüc-Me'cüc'ün duvarı delmesi olayı da aynıdır. Zamanı gelirse anlaşılır

Peygamberimiz (sav); insan ölünce, gözünün ölmeyeceğini anlatıyor. Şimdi göz nakli olunca anlaşılıyor ki, insan ölür, göz ölmez, devam edermiş. Peygamberimiz (sav); "Berzah âlemini ve ruhu görür" diyor. Şimdi göz nakli ile, adam kabirde, gözü dünyada. İşte hem muammalı, hem rumuzlu, açıklanmasına ihtiyaç vardır.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 948, sayfa 505)

"İbn-i Mâce ile ondan başka hadisçilerin rivâyet ettikleri hadîs-i şerîf'le Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki Ye'cûc ve Me'cûc her gün (seddi delmek için devamlı) kazı yapmaktadır. Nihayet (delik açılarak) güneşin ışığını görmeleri yaklaşınca başlarındaki reisleri:

– Geri dönün, geri kalan kısmı yarın kazarsınız, diye emir verir (Kazı yapan amele de işi bırakıp geri dönerler). Allahu Teâlâ da orasını eski bulunduğu vaziyetten daha sağlam bir hale çevirir. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'ün orada kalma müddetleri sona erip Allahu Teâlâ onları insanların üzerine (bir musibet olarak) göndermesini istediği zaman (gelince) tekrar kazı yaparlar. Fakat güneşin ışığını görmelerine (yani tünelin açılmasına) çok az bir mesafe kalınca başlarındaki zat:

– Geri dönünüz inşallah geri kalan kısmı yarın kaz(ıp aç)arsınız diyerek istisna (yani inşallah) kelimesini söyler. Onlar ertesi günü tünelin bulunduğu yere geldiklerinde orasını bıraktıkları zamanki halinde (yani kapanmamış vaziyette) bulurlar. Hemen geri kalan kısmı delip, çıkarak insanlara saldırırlar ve bütün suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan kurtulmak için kalelerine barınaklarına kapanırlar. Bu sefer Ye'cûc ve Me'cûc orduları oklarını gökyüzüne doğru çevirerek havaya atarlar. Fakat atılan oklar üzerinde kan lekeleri olarak geri dönerler. Bunun üzerine:

(Bir hoca babama Ye'cûc ile Me'cûc oklarını havaya atarlar diye yazıyor, oklarını havaya atmaları şimdiki havaya atılan füze değil mi? dedi ve devam etti. Bilâl Babam tebessümle güldü, o adamın sözünü kesmedi. Yani düşündüğün doğrudur manasına da gelir sen bize asıl gerekli olanı söyle manasına da gelir.)

– Yeryüzü ahalisinin hakkından geldik. (Şimdi de) gökyüzü halkının yanına yükseldik, (yani gökyüzünü) de fethettik derler. Müteakiben yüce Allah onların başlarına (belâ olarak) boyunlarına ve kafa taslarına koyun ve deve kısmının burun kurtlarını gönderir de bu kurtlar onların hepsini (bir anda) öldürüp helak eder.

Resûl-i Ekrem devamla:

– Hayatım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünün hayvan ve haşaratları onların etlerini (yiyip) kanlarını (içmelerinden) ötürü muhakkak semizleşir ve çok çok şükrederler", buyurdu (Kurtubi Tefsiri, C. 11/57. Kitabü'n-Nihaye, İbn-i Kesir, C. 1/148-149.).

Şimdi teleskoplarla, elektronik cihazlarla bütün her yanı keşfettiler, yıldızlara da füze, uzay mekiği gönderiyorlar. Maymunları hayvanları beraber gönderiyorlar. En iyi bilen biziz diyorlar. Bir tahsilli adam bu zamana kadar söylenilen kitaptaki yazılan dini görüşler efsane imiş asılsızmış, esas şimdi fen ile bütün yıldızlar her yer keşfediliyor. Adamlar aya füze attı. Dünya yüzünde ay ilk defa insanoğlunun attığı füze ile yaralandı, dedi. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de biz dünya semasını ziynetlendirdik (Sûre-i Mülk, Âyet 5.), yıldızlar, ay, güneş, dünya semasının ziynetidir. Hepsi dünyaya aittir. Bunların hepsinden dünyaya binlerce defa daha yakın olan aya bir füze attılar. Ayı da, güneşi de, yıldızları da hepsini geçerse o zaman dünya semasından çıkarlar. Şimdi zamanımızda gözümüz ile gördüğümüz ay, güneş, yıldızlar, hepsinin dışında aynı bu ay, güneş, yıldızlar gibi güneş sistemleri meydana çıkıyor. Yani bu gördüğümüz güneş gibi bir çok güneşler her güneşin etrafında aynı ay, yıldızlar var. Her birisine bir güneş sistemi deniliyor. Birinden ne kadar bakılırsa öbür güneş sistemleri görülmüyor. Bunlar 18 bin alemin olmasına büyük delildir. Alemleri kitabımızda açıkladık. Onu bana soran adama dedim ki; füze ile aya çıkma şöyledir: Okyanus denizinin ortasında bu zamana kadar bulunmayan bir adayı keşfetmek, bulmak ile aya çıkma arasında bir fark yoktur. O dünya semasındaki aya çıktı. Bu da dünya denizinin ortasındaki adayı buldu. İmam Gazali Hz. bundan 800 sene evvel ayın güneşin, yıldızların hepsinin kendilerini yaratanı arayarak kendi mihvilleri etrafında sarhoş ile ayık, uyku ile uyanık arasında dönmektedirler. Kur'ân-ı Kerim'de "ben sizin rabbınız değil miyim" (Sûre-i A'raf, Âyet 172.) deyince bu saydıklarımızın o sesin sahibini arayarak hepsi de dönmeye başladı. Bu dönüş kıyamete kadar devam eder. Astronomi ilmini en geniş, en çok tafsilatı ile ayın, güneşin, yıldızların etrafında dönenlerin, yörüngelerin, mihvillerin hepsini şimdiki 20. asrın fen âlimlerinin de bulamadığı bir şekilde kitap olarak yazıp yayınlandı. 250 sene evvel İbrahim Hakkı Hz.'nin Mağfiretname isimli eserinde bunu yeni yazı ile neşrettiler (Kitabımızda  geniş açıkladık, oraya bakınız).

Peygamberimiz (sav)'in Ye'cüc ve Me'cüc oklarını gözyüzüne çevirirler, havaya atarlar, dediği Hadîs-i Şerîf'de dünya yüzündeki süper devletlerin ve diğer gelişmiş devletlerin havanın yüzüne attıkları füze, uydu aracı, uzay mekiği gibi isimleri var. Peygamberimiz (sav) o zamanda bu isimlerle söylese kimse bilmezdi. Ancak oklarını havaya çevirirler, atarlar, diyor. Onu atacak füze rampasının yönü havaya çevrilmiş, hazır bekliyor. Halen havaya atılan bunlardan bu zamana kadar olanların sayısı beşbin küsur olmuştur. Biz hâlâ bayağı bildiğimiz okları havaya atacaklar diye bekliyoruz.

Bilâl Babam buyurdu ki:

Peygamberimiz (sav)'in âhir zamanda Ye'cüc ve Me'cüc harbi olur, dediğini yanlış anlıyorlar. Yani Ye'cüc ve Me'cüc ikisi bir olup, dünya ile harb edecek diye anlıyorlar. Ye'cüc ve Me'cüc kelimesinin ikisinin manasını küçük adamlar diye yorumlamışlar. Halbuki Ye'cüc; büyük, Me'cüc; küçük manasınadır. Âhir zamanda büyük adamlar dünya ile harb edecek, küçük adamlar dünya ile harb edecek demektir. Dünyanın en uzun, en büyük, iri gövdeli adamları Almanlardır. Yine en uzun, en büyük Ruslar, İngilizler, Almanlar bunlarla harb etti. En büyük adamlar birbiri ile harb etti. Bu Peygamberimiz (sav)'in dediği Ye'cüc harbi idi. Bir de Me'cüc, küçük adamlar dünya ile harb edecek, bu küçük adamların sayısı çok fazla olacak. Kırk sual kitabında Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki; Ye'cüc ve Me'cüc Peygamberimiz (sav)'in Nuh (as)'ın ham evladındandır. Bir kulağını döşek eder, bir kulağını yorgan eder, kışın karın içinde yatar, üşümez. Bu nedir diye sorduk. Bilâl Babam buyurdu: Şimdiki uyku tulumudur. İki parçadır, fermuarlıdır, karın içinde onun içine girer, yatar, üşümez. Yine Peygamberimiz (sav): Onlar bir batmanlık taşı bir fersah mesafeye atar. Bilâl Babam: Fersah altı saatlik yola denir, buyurdu. Yani 30 km. Bu nedir diye sorduk; Bilâl Babam:

– Bu da top mermisidir, dedi. Yine denizin suyunu içerler, buyurdu. Biz:

– Denizin acı suyunu insan nasıl içer, dedik. Bilâl Babam:

– Denizin suyunu tatlı su yapacak fabrika kurarlar, acı deniz suyunu tatlı olarak içerler. Şimdi bu fabrika Yahudilerde vardır. Denizin suyunu tatlı su yapıp, hem içiyor, hem de ağaç, meyva, sebzeleri suluyorlar. Me'cüc küçük dediğine göre Çin'dir. Onlarda bütün dünya ile harb edecek. Ye'cüc harbi Alman harbi idi, o oldu. Me'cüc harbi Çin'dir, o olmadı, diye buyurdu. Kitabımızda Bilâl Babamın gördüğü rüyada dünyayı bir yaşlı kadın olarak mahkeme yaptıklarını, hakimin kadına:

– Senin boynuna mücevher taktık onu ne yaptın?

Kadın Hakime:

– Yuttum.

Hakim en son ameliyatla mücevherin çıkmasına karar verdi. Onun için ameliyat yapılması için üç büyük doktara teslim ettiğini yazmıştık. Bilâl Babam üç doktor üç büyük devlettir, üç büyük devlet harb edecek, boynuna takılı mücevher, dindir. Din şimdi dünyanın karnında üç büyük devlet harb neticesinde dünyanın karnında olan din-i mübini aşikare çıkartacaklar. Şimdi din dünyanın karnındadır, yaşlı kadın da dünyadır, buyurdu. Üç büyük devlet harb neticesinde bu din-i mübini açığa çıkartacaklar. İnşallahu Teâlâ.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 949, sayfa 506)

"İbn-i Mâce'nin Ebu Said el-Hudri'den (ra) tahriç ettiği Hadîs-i şerîf'te Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Ye'cûc ile Me'cûc'ün seddi açılarak çıkacaklar ve yüce Allah'ın onlar her tepeden saldıracaklardır, buyurduğu gibi (Sûre-i Enbiya, Âyet 96.) onlar yeryüzünün her tarafına yayılacaklardır. Müslümanlar onların önlerinden çekilip uzaklaşacaklar. Nihayet geri kalan Müslümanlar da şehirlerinin içinde kalelerine hayvanlarını toplayarak çekilecekler ve oralara kapanacaklar. Hatta bu Ye'cûc ile Me'cûc makûlesi o derece obur kimseler ki, bir ırmağa varınca muhakkak orada hiçbir şey yani su bırakmayacak derecede içerek kurutacaklar. Onların herhangi biri öbürünün arkalarını takip ederek geçerler ve sözcüleri:

– Yemin olsun ki (vaktiyle) bu yerde su varmış, diyecekler.

Ye'cûc ve Me'cûc orduları yeryüzünü istila ederek sözcüleri (yani içlerinden biri):

– İşte bunlar, yeryüzü ahalisidir, biz onların işini bitirdik. Artık gökyüzü ahalisine de el atalım diyecek. Hatta onların biri muhakkak mızrağını gökyüzü tarafına doğru kıpırdatarak hareket ettirecek de mızrak kana boyanmış olarak geri dönecek. Bunun üzerine:

– Muhakkak gökyüzü ahalisini de öldürdük, diye övünecekler. İşte onlar böyle davrandıkları bir sırada yüce Allah çekirge kurdu gibi bir takım canlı mikroplar göndererek onların boyunlarından, enselerinden yaklaşacaklar. Ye'cûc ve Me'cûc orduları da kimi kiminin üstüne bindirilmiş halde çekirge ölümü gibi öleceklerdir.

– Artık kalelerine kapanmış bulunan Müslümanlar onlardan hiç bir haber ve hareket işitmez olacaklar. Sonra (birbirlerine):

– Canını (cehennemden) satın alacak, Ye'cûc ve Me'cûc ordularının ne durumda oldukları ve ne yaptıklarını gör(üp bize haber ver)ecek baba yiğit bir kimse var mı? diye soracaklar.

Bunun üzerine canını Ye'cûc ve Me'cûc'ün öldürmelerine hedef yapan fedai bir kimse (kaleden) çıkarak onların ordugahına inerek onları ölmüş vaziyette bulunca (geri dönüp) müslümanlara:

Sevinmez misiniz? Düşmanlarınızın hepsi birden ölmüşler, diye nida edecek. Bunun üzerine Müslümanlar kaleden dışarı çıkacaklar ve hayvanlarını da salıverecekler. Fakat Ye'cûc ve Me' cûc'ün leşlerinin bulunmadığı hiç bir meraları kalmayacak. Fakat hayvanlar bitkilere, yeşilliklere nail olacaklar da hiçbir zaman elde edemediği sütün en güzeli kadar sütü bu ölüler arasında elde edecekler (Kitabü'n-Nihaye, İbn-i Kesir, 1/149-150 değişik şekilde.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 971, s 523-524)

"Hadîs-i Şerîfte Peygamber (sav) Efendimiz:

– Hz. İsa yeryüzüne inince Mesih Deccal'i öldürerek (arkasından) Ye'cûc ile Me'cûc çıkarak onlar da ölecekler. İsa ile (yalnız) islam dini kalacak. (O zamanda) yeryüzünde Allah'tan başka hiç bir şeye ibadet edilmeyecek. Hz. İsa haccedecek, beraberinde Ashâb-ı Kehf de haccedecekler", buyurmuştur.

(Âhir zamanda İsa (as) indiği zaman hem mehdi hem de Ashâb-ı Kehf İsa (as) ile beraber olacak. Bu hadîste de Ashâb-ı Kehf'i söylüyor)

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Deccal Hakkında

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Deccal Hakkında


DECCAL

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 105 (2934))

Manâ'sı: "Huzeyfe (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: Muhakak ki, ben Deccâl'ın beraberinde bulunan şeyleri ondan daha iyi bilmekteyim. Onun beraberinde akmakta olan bir nehir vardır. Onlardan biri gözü görünüşü ile beyaz bir sudur. Diğeri de göz görüşü ile kendi kendine tutuşup alevlenen bir ateştir. Eğer herhangi bir kimse ona erişirse ateş olarak gördüğü (yahut zannettiği) nehre gelsin, sonra başını daldırsın. Sonra başını aşağıya indirip ondan içsin. Çünkü o soğuk bir sudur. Deccâl'de gözü silik bir kimsedir. Gözü üzerinde kalın bir deri perde vardır. Onun iki gözü arasında kâfirdir yazılıdır ki, onu yazı yazan ve yazı yazmayan her mü'min okur." (Hadîs-i Şerif, REH No: 1337, 6289.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 4466)

Manâ'sı: "Deccâl, sizin gibi ya da sizden iyi olan bir kavme erişecektir. Allah önü ben, sonu Meryem oğlu İsa olan bir ümmeti katiyyen rûsvay etmez."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5928)

Manâ'sı: "Davaları aynı olan iki büyük fırka çarpışmadıkça kıyâmet kopmaz. Aralarında büyük bir çatışma olacak. Hepsi de Allah'ın Resûlü olduklarını iddia eden otuza yakın yalancı deccâl gönderilmedikçe, kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1812)

Manâ'sı: "Benden önce gelen hiçbir peygamber yoktur ki, ümmetini Deccâla karşı uyarmış olmasın. O Deccâl ki sol gözü şaşıdır, sağ gözünde kalın bir perde vardır ki gözünün ortasında (kâfir) yazılıdır. İki vadi gösterir, biri Cennet, diğeri cehennem. Onun cenneti gerçekte cehennem, cehennemi de gerçekte cennettir. Beraberinde iki peygamberi andıran iki melek bulunur, biri sağında, diğeri solunda oturur. İşte bu insanlar için bir imtihandır. O der ki: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diriltiyorum, öldürüyorum!" Meleklerden biri (yalan söyledin!) diye bağırır, fakat bunu kimse duymaz, yalnız arkadaşı duyar; diğeri arkadaşına (doğru söyledin) diye hitab eder. İnsanlar bunu duyar ama, bu sözü Deccâl'a söylediğini sanırlar. Deccâl büyük bir fitnedir! Sonra yürür. Nihayet Medine'ye gelir, fakat içeriye alınmaz! "Bu O'nun (sav) ülkesidir" der, sonra Şam'a gelinceye kadar yürür ve Allah Azze ve Celle Afîk Akabesinin yanında onu helâk eder." (Hadîs-i Şerif, REH No: 2470.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1609)

Manâ'sı: "Kıyâmetten önce Deccâl vardı, Deccâl'dan önce de otuz veya daha çok yalancılar vardır. (Zuhur edecektir). Sahâbelerden biri tarafından:

– Bunların alâmetleri nedir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– Ey (Sahâbilerim) sizin içinde bulunmadığınız bir yol (din ve şeriat) onlar size getirecekler. Ve o bid'atlerle yolunuzu ve dininizi değiştirecekler. Onları gördüğünüz zaman onlardan uzak ve onlara düşman olunuz."

Otuz tane yalancı deccâl, deccâlden evvel zuhur eder. Bunların alâmetleri sizin içinizde bulunmadığınız din ve şeriatı, size şeriâtmış gibi getirirler. Yani benim sevmediğim, beğenmediğim, benimsemediğim bir şeriat getirirler. Meselâ; Kur'ân-ı Kerim'de Peygamberimiz (sav)'i bir çok âyetlerde över, onun üzerine melekler salâvat getirir, siz de salâvat getirin der, (Sûre-i Ahzab, âyet 56). Allahu Teâlâ böyle deyince en azından bize salâvatı şerîfe getirmek vacip olur ki, muhakkak getirmemiz lazım. Bu kadar büyük emri ilahiyi bid'atmış, iyi değilmiş gibi gösterir; bid'attir der. Bid'at ise camide hoparlör, lamba, elektrik, mikrofon, teyp bunlar bid'at değil mi? O kimsenin evine girsen, giyim, yeme, içme, yaşam ve yaşantısında sünnete uygun bir şey bulamazsın. Hepsi bid'attır. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de övdüğü halde Peygamberimiz (sav)'i övmeyi yasaklar. Mevlid okumayın, camide salâvatı şerîfe getirilmez, der. Ezanda, kamette Muhammed Resûlullah diye bağırılmıyor mu? İmam hutbede sağına soluna her dönüşünce Allahümme Salli, Allahümme barik, salâvatı şerîfe okumuyor mu? Namazda Ettehiyyati'de Allahümme Salli, Allahümme barik okunmuyor mu? Bunların hepsi Salâvat-ı Şerîfe değil mi? Bu vacip olan salâvatı şerîfe camide getirilmez de nerde getirilir? Kendisi bid'atın içine gömüldüğü halde salâvatı şerîfede bid'at arıyor. Elbise, elbisedeki yaka, gömlek, pantolon, yemek yerken masa, çatal, kaşık, sofrada bıçak bunların hepsi bid'at değil mi? İşte vacip olan Salâvat-ı Şerîfeyi camide yasaklar. Peygamberimiz(sav)'i fazla översen canı sıkılır. Kendisi bid'atların içine de gömülüdür. Onları iyi gösterir, salâvatı şerifeyi kötü gösterir. Onlar yapılmasın, giyilmesin, kullanılmasın demek istemiyorum. Onların yapılması iyi, dine ve İslamiyete faydası var. Ama bid'atsa o bid'at, onu bid'at olarak söylemiyor. Vacibi bid'at olarak söylüyor. Sünnetse, onun aksi bunları söylemez. Salâvatı şerîfe, musafaha bunları yasaklar. Peygamberimiz (sav)'e de "medet ya Resûlullah" dersen canı sıkılır. Vehhabi mezhebindendir herif. Nafile namazı, sünneti inkar eder. Bid'atmış gibi gösterir.

Yine en müslüman görülenler İmam Hüseyin'i Kerbelâ'da susuz bırakıp şehid eden Yezid'e, "Yezid Hazretleri" diye söylerler. Peygamberimiz (sav) karşıdan geliyor yanında Hz. Hasan (ra), Hz. Hüseyin (ra) ve senin yanında da Yezid var, onu övüyor onu seviyorsun. Peygamberimiz (sav) sana ümmetim diye sahip çıkar mı? Sünnet, farz, vacip olan ise Peygamberimiz (sav)'i ve evlatlarını övmek değil mi? Kur'ân'da övmüyor mu? Yezid'i övmek, bid'at, haram değil mi? Diğer şiiler Hz. Ebûbekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra)'a kâfir deyip, buğz ediyor. Hz. Aişe (ra) validemize fahişe diyor. En sofu, en müslüman adamlar da onları içlerinde, toplumlarında barındırıyor. Onların o sözlerine müsamaha ediyor. Hatta ve hatta Peygamberimiz (sav)'i översen ifrattır, bid'attır diyor. Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de defalarca birçok âyetlerde Peygamberimiz (sav)'i bizim mevlidde övdüğümüzden fazla övüyor. Allah'ın övdüğünü övmek farzdır. İşte sünnet farz, vacip, Hutbe, minber Peygamberimiz (sav)'in makamı mı, o minber Peygamberimiz (sav)'in makamı mı yoksa Yezid'in makamı mı? Soruyorum size. Övülmeye Yezid mi, Peygamberimiz (sav) mi layık? Orda Yezid ve evlatları mı övülür, Peygamberimiz (sav) ve evlatları mı övülür? Tam aksini konuşmuyorlar mı? Bu gibileri içine alanlar bunları bid'atmış gibi gösteriyor, bid'at olan saydıklarımızı da sünnetmiş gibi gösteriyor. Peygamberimiz (sav)'de hadîs-i şerîfte aynısını söylüyor. "Bid'atlerle yolunuzu ve dininizi değiştirecekler" diye buyuruyor.

Kur'ân-ı Kerim'de "Cuma ezanı okununca işini bırak camiye koş" (Sûre-i Cum'a, Âyet 9.) diyor. Hadis-i Şerîfte Peygamberimiz (sav): Benim şu zamanımdan, bu günümden kıyâmete kadar bu ümmete Allahu Teâlâ cuma namazını farz kıldı. Her kim başında adil ve zalim bir hükümdar olduğu halde kasden cuma namazını terkederse ona işinde bereket verme." (Sûnen-i İbn-i Mâce, Cild 3, Hadîs No: 1081.) ve daha birçok beddualar ediyor. Bu biçarede cum'a namazını terkettim, cihad yapıyorum diyor. Hadîs-i Şerîfte: "Bid'at sahipleri cehennem ehlinin köpekleridir, buyuruyor. (Hadîs-i Şerif, REH No: 995.)

Diğer bir gurup mezhebe ne lüzum var. Biz mezhepsiz olmaz mıyız? diyorlar. İmam-ı Azam'ın 54 sefer hacca gitmesi 17 sene Hadîs-i Şerîf toplaması, 40 sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılması, birçok gayri müslim kâfirleri müslüman  etmesi, daha sayma ile bitmez. Din meselesinde 500 bin din ûleması din meselesini çözmüştür. Ben mezhepsiz olmaz mıyım diyen adama 495 binini bırakalım, sadece 5 bin din meselesini fetva verip bir kitap yazsın. İmkan yok eğer bir tane din meselesini yazacak kapasitede bir âlim olsa İmam-ı Azam'ın büyüklüğüne hak verip onun işine karışmaz. Hadîs-i Şerîf'te Peygamberimi (sav): "el cahili cesurun" (cahiller cesurdur) diye buyuruyor. Sana da o cesareti veren cahilliktir. Sanki mezhep sahibi kendi olmuş, mezhebe hiç ihtiyacı kalmamış her şeyi bilen kendi imiş, böylelikle zındık olup, İslâmiyetten uzaklaşmıştır, haberi yok. Sorarsan da ben mezhepsiz olmaz mıyım? der. Kur'ân-ı Kerim'in âyetleri altıbin altıyüz, altmış altı (6666)'dır. Bunun yarsından çoğu Peygamberlerin hayatı fenni bakımdan bilgiler vs. Din, iman, itikat meselesine bunun yarısı ve daha azı kalır. İmam-ı Âzam'ın çözdüğü mesele 500 bindir. Kur'ân-ı Kerim'in hepsi 6666'dır. Bu dini meselenin hepsinin çözülmesi âyetlerle, hadîslerle çok zordur. İmam-ı Âzam'a bütün dünya müslümanları bin küsûr seneden beri çok beğenip, İmam-ı Âzam ismini vermişler. En büyük imam demektir. Seni de ancak sen beğeniyorsun. İmam-ı Âzam bin cildden fazla kitap yazmış. Sen de bir cild yaz bakalım. Yazamazsın, yazsan da sapıtırsın. (İmam-ı Âzam'ı kitabımızda açıkladık. Bakınız.) Peygamberimiz (sav); "Benden sonra benim ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Hepsi cehennemlik birisi kurtulur". "O kurtulan fırka hangisidir. Yâ Resûlullah?" dediler. "Ben ve benim ashâbım ne yolda, ne itikatta isek ondan ayrılmayandır." buyurdu. (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 3992.)

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebi sünnetten milim ayrılmadığı için ehl-i sünnet demişler. Sen bir kitap yaz millet mü'minler toplumu ölçsün. Hadîs-i Şerîfte, "(mâre ahül mü'minune hasen fehuve indallâhi Hasen)", Mü'minler toplumu yanında iyi görülen Allah'ın yanında da iyidir".

Yine cenaze geçerken ashâb iyi deyince cennetlik, kötü deyince cehennemlik olduğunu Peygamberimiz (sav) haber veriyor. İşte mü'minler toplumu seçiyor. Seni de mü'minler toplumu seçsin. Yetmiş üç mezhebin hepsinin kitabı, görüşü mezhep imamları hepsi var. Yetmiş ikisi bâtıl birisi doğru, sen yetmiş iki bâtıl mezhepten birine mi sapacaksın, ehli sünnetten ayrılmayacak mısın? İslâm toplumu seni ölçsün. İmam-ı Âzam'ı, dört mezhep imamlarını beğenmeyip, kendiliğinden mezhepsiz gideceğim dediğine göre; muhakkak sapkınsın.

Yine ibâdet devri geçti, iman kurtarma devri başladı, biz Kur'ân-ı 20. Asra göre aklın kabul edeceği şekilde tefsir edeceğiz, diyenler var. Bu sözde yanlıştır. Kur'ân akıl işi değil, iman işidir. Akıl bir dereceye kadar varır, stop eder, durur. İman kabul eder. Senin aklın bir kuyumcu terazisine benzer, beşyüz gramdan fazlasını tartmaz. Kur'ân-ı Kerim'de olanlar vapur, tren yüküne benzer. Onbeş tonluk bir balyayı bu kuyumcu terazisinde tartacağım dersen, terazi kırılır, masa parçalanır. Yine o tartılmaz. Senin de aklın zayi olur, yine tartamaz.

Ashâb-ı Kehf, 309 sene uyudu, köpekleri 309 sene uyumadı. Kendilerini bekledi. Bir köpek on sene de yaşlanır. 309 sene nasıl yaşadı, hiç yaşlanmadı. Ashâb-ı Kehf 309 sene nasıl uyuyup aynı yaşta kalktı. Niçin acından ölmedi? İşte bunu akıl kabul etmez. İman kabul eder. Akıl, bir insan yemeden dört ay uyusa acından ölür, der.

Peygamberimiz (sav)'in mi'râcını kâfirler kabul etmez. Akıl ile edilse etmeleri lazımdı. Onu kabul edemeyenler kâfir, edenler müslüman oldu. Bir gecede bir kaç dakikanın içinde     Peygamberimiz (sav) evinden Kudüs'e geldi. Peygamberlerin ruhlarına imam olup iki rekat namaz kıldırdı. Gök ehli ile konuştu. Cehennemin içine baktı. Başka âlemlere uğradı, onlarla konuştu. Onları kendine ümmet edindi, daha bir çok şeyler yaptı. Bunlar Mevlid-i Şerîf'te çok kısa geçer. Allahu Teâlâ ile sorulu cevaplı 90 bin kelam, 90 bin soru, 90 bin cevap konuştu. Geri geldim, yatağımı sıcak buldum, buyurdu. Aradan beş dakika geçmiyor, Arş-ı A'lâ'da yüz sene gibi uzuyor. Kâfirler bunu aklen ölçmeye kalktılar, iman olmadığı için akıl ile ölçemediler, kâfir oldular. Çünkü yüz seneye zor sığacak iş beş dakikaya nasıl sığsın, bu olamaz dediler. Allahu Teâlâ dilerse bir saati bin saat, bin saati de bir saat eder. Dilerse bir milyon seneyi bir saat eder, bir saati bir milyon sene eder. Buna akıl yetmez, iman kabul eder. Ben de aklın kabul ettiğini kabul ederim. Aklın kabul etmediğini kabul etmem diyen Kur'ân-ı Kerim'i inkar etmiş olur, imandan da çıkar. Şimdi kâfirler elektronik cihaz yapıyor, akıl yetmiyor. Kulun yaptığı işe akıl yetiremiyorsunuz da Allah'ın yaptığı işe nasıl akıl yetirirsin? Hem "akıl ereceği yok, akıl işi değil, aklım kafam tan dedi" der. Kulun yaptığı işlere böyle der de, Allah (cc)'ın yaptığı işlere nasıl akıl yetirir. Daha saysak Kur'ân-ı Kerim'de böyle aklın kabul edemeyip, imanın kabul edeceği şeyler çoktur. Bu gibilerde delâlettedir. Kâfirlerin hepsi deli değildir. Akıl var, iman yok, onun için kabul edemiyorlar. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar. İman etmekten başka çare yoktur. İşte Hadîs-i Şerîf'te:

"Âhir zamanda benim üzerinde olmadığım, sevmediğim, benimsemediğim bir çok sünnetlerle gelirler. Çok âlim görünürler", dediği bunlardır. Ve bu gibilerdir. İmanınız, itikadınız sağlam olsun. Hadîs-i Şerîf'te Peygamberimiz (sav): "Kişi akşam müslüman yatar, sabah kâfir kalkar." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 669, Sayfa No: 367.) Çünkü akşam gelip konuşup beynini çaldılar, itikadını sapıttılar. Sabahtan evinden müslüman çıkar, akşam evine kâfir olarak gelir, dediği; kendisi gündüz bâtıl fikir ile aşılanır, akşam evine kâfir döner. Yani akşam konuşurlar, zihni karışır, gece yatar, yattığı yerde düşünür, onun fikrini benimser. Akşam müslüman olarak yatar, sabahtan bâtıl fikri benimser, itikadını bozar, kalktığında kâfir olarak kalkar dediği bunlardır. Allah esirgesin (âmin). Peygamberimiz (sav)'in sünneti şudur, şu da sünnettir, şu da sünnettir derler. Kendileri âlim, hoca, okumuş olup Peygamberimiz (sav)'in sevmediği, beğenmediği, benimsemediği şeyleri size Peygamberimiz (sav)'in sünnetidir diye getirirler. Şimdi bu zamanede bu mevcuttur. En yüksek düzeyde bazı din adamlarımızın söylediği ve yaptığı Peygamberimiz (sav)'in sünnetidir, dediği esas sünnetin zıddıdır. Kâfirlerin yaptıklarını, söylediklerini, sözlerini sünnetmiş gibi kabul ederler. Müslümanları İslâmiyet din yolu ile kandırırlar. Size geldikleri zaman zamanın en hayırlısı gibi konuşurlar.

Bir Hadîs-i Şerîf'te de: "onlar size Kur'ân okurlar. Okudukları Kur'ân nuru gırtlaklarından aşağı inmez" buyuruyor. Fesagatlı, belagatlı size beğendirecek şekilde islamiyetten konuşur. Kendileri yapmaz. Yine hadîs'te, "Şarktan bir kavim çıkar, başlarını usturaya verirler. Ağızlarında şiddetli Kur'ân okurlar. Onlar dinden ok yaydan çıkar gibi çıkmışlardır" buyuruyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 2471)

Manâ'sı: "Deccâl doğrudan, Horasan denilen yerden çıkacaktır, kendisine gözleri büyük kalkanlara benzeyen kavimler tabi olacaktır." (Hadîs-i Şerif, REH No: 6293.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6392)

Manâ'sı: "Deccâl'ın çıkışından önce yetmiş küsûr deccâl çıkacak."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6042)

Manâ'sı: "Mü'min canından bezmedikçe, deccal çıkmayacaktır."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6044)

Manâ'sı: "İnsanlar Deccâl'den gafil bulunmadıkça imamlarda minberlerde onun şerrinden insanları sakındırmayı terk etmedikçe deccâl çıkmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1607)

Manâ'sı: "Muhakkak kıyâmetin önünde (deccâl ve benzeri gibi bir takım) yalancılar vardır ki, onlar (ın şerlerin) den sakının."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1336)

Manâ'sı: "Deccâl muhakkak çıkacaktır, onun sol gözü şaşıdır. Sol gözü sakattır, körleri ve abras hastasını iyileştirecek, ölüyü de diriltecek ve insanlara: (Ben sizin Rabbinizim!" diyecek. Kim sen benim rabbimsin derse hüsrana uğrayacak! Kim de (Rabbim Allah'tır!) derse ve bu hal üzere ölürse Deccâl'in fitnesinden kurtulmuş olacak. Ne işkence ve ne de azab görmeyecek. Deccâl yeryüzünde Allah'ın dilediği zamana kadar kalacak, sonra Meryem oğlu Hz. İsa, Hz. Muhammed'i (sav) tasdik edici ve onun şeriatı üzere olduğunu ilan edici olduğu halde Hûd denilen kapıdan ve Batı tarafından girip Kudüs'e ulaşacaktır. Müteakibinde Deccâl'i öldürecektir. İşte ondan sonra kıyâmetin kopması an meselesi olacaktır".

Körleri iyileştirmesi: Okuma ile Kur'ân şifası, dua ile değil; göz nakli ile ölen adamın gözünü sağlam adama takıyorlar. Deccâl bunu fazlalaştıracak.

Ölüyü diriltmesi: Her adam sesi teyblerde, kasetlerde olacak, sesi aynen devam edecek. Hatta Bilâl Babam dedi ki: İnsan konuştuğunda teybe verdiğin ses zayi olmuyor, duruyor. Ölü veya sağ olsun herhangi bir adamın söylediği o sözü fezada kaybolmuyor. Kabirde yatan bir ölünün hayatta iken konuştuğu sesini bulacaklar. Onu banta alacaklar, konuşturacaklar, deccâl bunu geliştirecek.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6289)

Manâ'sı: "Deccâl çıkacak, beraberinde bir nehir, bir de ateş (cehennem) olacak. (Göstermelik olan) Nehrine giren, günahını yüklenmiş ve ecri düşürülmüştür. Ateşine giren ise ecri sabit olup günahı düşmüştür. Sonra hemen ardından kıyâmet kopacak." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 892, sayfa no: 480. Değişik şekilde rivâyet edilmiştir.)

Bilâl Babam buyurdu ki: Hadîs-i Şerif:

Deccâl beraberinde cennet cehennem gezdirecek, cennetine girenler cehenneme, cehennemine girenler cennete girecek. Yani bar, pavyon, eğlence, fuhuş yerleri kendinin cenneti ve oraya giren cehennemi kazanacak. Cehennemine giren cennete girecek dediği de Peygamberimiz (sav) âhir zamanda benim sünnetim ateş olur, tutanı yakar diye buyuruyor. Sünneti yapmak o kadar benimsenmeyecek, o kadar hor görülecek. O adama söz vurmalar, kınamalar, ayıplamalar gerici, yobaz, örümcek kafalı gibi sözler söylemek gayet çok olacaktır. Her nereye gitse kendisine söz vuracaklar, sakal bırakırsa bu ne? Saç bırakırsa bu da ne? Misvak kullanırsan fırça var yetmiyor mu, bu gericilik de ne? diyecekler. Ama bunlardan uzak durup aksini yaparsan Avrupa-i, ilericiliği tam benimsemiş iyi adamdır, derler.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 3038)

Manâ'sı: "Beklenen şu yedi şey gelmeden amellere koşuşun, her şeyi unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, kişinin bünyesini bozan hastalık, tüketici (eritici) ihtiyarlık, yakaya yapışan ölüm ve Deccâl. Bu beklenenlerin en kötüsüdür. Kıyâmet ise daha dehşetli ve daha acıdır".

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 110 (2937))

Manâ'sı: "Nevvâs ibn-i Sem'ân (Sim'ân şekli de sahîhdir) (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) bir sabah vakti Deccâl'ı zikretti ve onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptı ki artık bizler onu bir hurmalık içinde zannettik. Biz kendisine doğru yürüdüğümüzde Resûlullah bizdeki bu vaziyeti anladı ve:

– Sizin haliniz nedir? dedi. Biz:

– Yâ Resûlullah! Sabahleyin Deccâl'ı zikrettin ve onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptın ki nihayet bizler onu bir hurmalık içindedir, zannettik dedik. Resûlullah:

– Beni sizin üzerinizde en çok korku ve endişeye düşüren Deccâl bu sizin düşündüğünüz Deccâl'den başkadır. Eğer o, ben henüz sizin içinizde bulunurken meydana çıkarsa ben sizin önünüzde ona karşı durup sizleri müdafaa eder ve ona hiç bir yardımcıya muhtaç olmadan tek başıma ve burhanla galebe edeceğim. Eğer ben içinizde yok iken çıkarsa, o zaman her bir kişi bizzat kendi nefsinin müdâfiî durumunda olacaktır. Allah da her bir müslüman üzerine benim halefimdir. Şüphesiz o, sevilmeyecek neviden gayet kıvırcık saçlı bir gençtir. Onun bir gözü (salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm danesi gibi) dışarı fırlamıştır. Sanki ben onu Abdu'l-Uzza ibn-i Katan'a benzetiyorum. Sizlerden her kim ona erişirse hemen ona karşı Kehf sûresinin baş taraflarını okusun. Muhakak o, Şam ile Irak arasında kayalık bir mevkide (yahut o semtte) çıkacaktır da sağ tarafta ve şimâl tarafta (yani her tarafta) en sür'atli şekilde şiddetli fesâdlar yapacaktır. Ey Allah'ın kulları! Sizler sebât ediniz" buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Onun yeryüzünde kalması ne kadar sürer? diye sorduk. Resûlullah:

– Kırk gün. Bir gün bir sene gibidir. Bir gün, bir ay gibidir. Bir gün de bir cum'a (yani bir hafta) gibidir. Onun geri kalan günleri ise sizin günleriniz gibidir, buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Bir sene gibi uzun olan o gün içinde bizlere bir günün namazı kâfi gelir mi? dedik. Resûlullah:

– Hayır (kâfi gelmez.). Sizler o uzun günde, normal günlerinizdeki her namaz vakti kadar zamanı takdir edin (de namaz kılın) buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Onun yeryüzündeki sür'ati ne kadardır? diye sorduk. Resûlullah:

– Rüzgarın yöneltip sevk ettiği yağmur(un sür'ati) gibidir. Deccâl bir kavmin üzerine gelir ve onları davet eder. Onlar da ona iman edip kendisine icâbet ederler. Müteâkiben o, semaya emreder, semâ yağmur yağdırır (suni yağmurlama odur. Ziraatten toprağa toprak gübresi atılıyor, ot, ekin, her türlü bitki çok kuvvet buluyor. Deccâl bunu daha da geliştirecek). Yere emreder o da her türlü bitkiyi bitirir. O kavmin otlamaya çıkarılmış olan hayvanları akşam üzeri kendilerine en yüksek en güzel halde, memeleri de sütün çokluğundan ötürü en dolgun vaziyette, boş bögürlerinin çevreleri ise iyice doyduklarından dolayı en uzun olmuş durumda dönerler. Sonra diğer bir kavme gelip onları da davet eder. Fakat o kavim onun sözünü kabul etmeyip red ederler. Bunun üzerine Deccâl o kavimden geri döner ve gider. Müteâkiben o kavim az yağmurlu bir kıtlık musîbetine çatarlar. Ellerinde mallarından hiçbir şey kalmaz. Deccâl, bir harabeliğe uğrar da ona hitaben: Hazineleri meydana çıkar! der. Akibinde o harabeliğin hazineleri bal arısı cemaatlarının kendi arı beyleri arkasına tabi olup gitmeleri gibi onun arkasından giderler. Sonra o, yetişkin, gençlik dolu bir civanmerd çağırır, onu kılıçla vurup iki parça halinde keser de parçaları bir ok atımı mesafesi kadar birbirinden ayırır. Sonra Deccâl, parçaladığı genci çağırır, o da hemen yüzü parıldayarak ve güler halde yönelir, gelir. Deccâl bu işle meşgul bulunduğu sırada birdenbire Allah Mesih ibn-i Meryem'i gönderir. O da Dımışk'ın doğu tarafındaki Beyaz Minâre yanına herd boyası ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş vaziyette iner. Başını aşağıya eğince su damlatır, yukarıya kaldırdığı zaman da ondan iri inci danesi gibi duru ve güzel bir su iner. Artık hiçbir kâfir için onu nefesinin rüzgarını diri olduğu halde bulması mümkün olmaz. Onun nefesi de gözünün göreceği yere kadar ulaşır. Müteâkiben İsâ, Deccâl'ı arar ve nihayet onu Beytu'l Makdis'e yakın bir yer olan Bâbu Ludd denilen mevkide yetişerek öldürür. Sonra Meryem oğlu İsa Aleyhisselam'a Allah'ın Deccâl'ın şerrinden korumuş olduğu bir kavm gelir. İsa onların yüzlerine eliyle dokunup mesh eder. Ve onlara cennetteki derecelerini söyler. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada birdenbire Allah İsa'ya: Ben şimdi bana ait olan birtakım kullar çıkardım ki, hiçbir kimsenin onlarla harb etmeye kudret ve kuvveti yoktur. Binâenaleyh sen civarında bulunan kullarımı Tûr'da iyice muhafaza et, orası kendileri için muhkem bir sığınak ve kal'a yap! diye vahyetti. Ve Allah Ye'cûc ve Me'cûc'u gönderir. Halbuki onlar her bir tepeden sür'atle yürür geçerler (el-Enbiyâ: 96) Onların ilk kafileleri Taberiyye gölüne uğrarlar da onda bulunan suyun hepsini içiverirler. Ye'cûc ve Me'cûc kalabalığının sonu oraya uğrar da: Yemin olsun ki bir defasında burada bir su vardı derler. Allah'ın Peygamberi İsa ile onun yardımcıları çepçevre ihâta olunurlar. Nihayet onlardan herhangi birine bir öküz başı, bugün birinizin yüz dinarından daha hayırlı olur. Müteâkiben Allah'ın peygamberi İsa ve arkadaşları Allah'a rağbet (yahut dua) ederler. Allah, düşman askerleri içine, deve ve davarların burunlarında olan bir burun kurdu gönderir de neticede hepsi, bir tek nefesin ölümü gibi ölüp helâk olurlar. Sonra Allah'ın Peygamberi de onun sahâbileri yere inerler. Artık onlar arz üzerinde Ye'cûc ve Me'cûc fertlerinin yağlarının ve pis kokularının doldurmadığı bir karış yer bulamazlar. Allah'ın peygamberi İsa ile onun sahâbeleri Allah'a rağbet ve dua ederler. Allah, Horasan develerinin uzun boyunları gibi olan bir takım kuşlar gönderir. O kuşlar o kokmuş cesedleri yüklenirler de Allah'ın dilediği bir yere atarlar. Sonra Allah öyle bir yağmur gönderir ki, kuru ve sağlam balçıktan yapılmış olsun, kıldan yapılmış olsun hiç bir ev o yağmurun inmesine mâni olamaz. İşte bu yağmur, bütün yer yüzünü yıkar da nihayet yer yüzünü cilâlı kaygan bir ayna yüzü gibi bırakır. Sonra arza hitaben, meyveleri bitir, bereketlerini geri ver! denilir. Artık o gün (on ile kırk kişi arasındaki) bir cemaat bir tek nar meyvesinden yerler ve o nar kabuğunun çanağı ile de gölgelenirler. Sütlere de o derece bereket ihsan olunur ki, bir tek sağmal devenin sütü büyük bir insan topluluğuna muhakkak kâfi gelir. Bir sağmal sığırın sütü insanlardan bir kabileye muhakkak kâfi gelir. Bir sağmal koyunun sütü akrabalardan meydana gelmiş bir soy topluluğuna muhakkak kâfi gelir. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada Allah hoş bir rüzgar gönderip estirir. İşte bu rüzgar onları koltuk altlarından yakalar da her mü'min ve her bir müslüman ruhunu kabzeder. İnsanların şerli olanları da yer yüzünde kalırlar. O şerli insanlar meydanda alanî olarak eşeklerin birbirleri ile cimâ ettikleri gibi kadın erkek birbirleri ile cimâ edişirler. İşte kıyâmet onların üzerine kopar." (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 911, 919.)

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 700, sayfa 382)

"Ebû Davud'un rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Huzeyfe:

... Yâ Resûlullah, zuhur edecek korkunç şer ve fitneden sonra ne olacak? diye sordu: Resûl-i Ekrem Efendimiz:

– Deccal çıkacak, beraberinde de bir su ırmağı, birde ateş çukuru vardır. Her kim (Deccal'a uymadığından dolayı) ateşinin içine atılırsa ecri sabit olur, geçen günahları da mağfiret olunur. Her kim Deccal'a uyarak onun ırmağına atılırsa günahı sabit olur, geçen amelleri de bâtıl olur. Huzeyfe:

– Ondan sonra ne olacak? dedi. Resûl-ü Ekrem de:

– Ondan sonrası kıyâmetin kopmasıdır", buyurdu.

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 708, sayfa 384)

"Ebû Davûd'un rivâyetindeki Hadîs-i şerîfte Resûlullah şunu ziyade etmiştir:

– Ben, ancak ümmetimin başına, onları yollarından saptıran bir takım sapık amir ve valilerin geçmelerinden korkuyorum. (Zira) ümmetimin arasına (bir defa) kılıç girince artık kıyâmet gününe kadar kaldırılmaz. (Yine) ümmetimden bir takım kabileler müşriklere katılmadıkça kıyâmet kopmayacaktır Ve şu da muhakkak ki ümmetimin arasında hepsi de kendilerinin Peygamber olduklarını iddia eden otuz kadar çok yalancı (Deccal) lar ortaya çıkacaktır. Halbuki peygamberlerin sonuncusu benim ve benden sonra Peygamber yoktur. (Keza) ümmetimden bir grup halk, hak (yol) üzerinde galip ve zahir olarak devamlı bulunacaktır da, Allah'ın (kıyâmet) emri gelinceye kadar onlara muhalif olanlar kendilerine hiçbir zarar veremeyecekler."

(İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 715,

"Ebû Davûd'un rivâyet ettiği Hadîs-i şerifte Abdullah bin Ömer (ra) şöyle demiştir:

Bir defa biz peygamberimiz (sav)'in yanında oturuyorduk. O sırada Allah'ın Resûlü fitneleri zikretti ve onların zikrinde de çok ileri gitti. Nihayet AHLAS fitnesini zikir buyurdu. Orada bulunan sahabeler:

– Ey Allah'ın Resûlü, AHLAS fitnesi nedir? diye sordular.

Resûlü Ekrem Efendimiz:

– Kaçışmak,  –yani insanlar arasındaki aşırı düşmanlıklardan dolayı birbirlerine güvenemedikleri için birbirlerinden kaçışmaları– ve insanların mallarının yağma edilmesidir, buyurdu. Sonra da gizli fitneyi zikretti. O gizli fitnenin ateşi ve dumanı benim ev halkımdan bir kimsenin ayaklarının altından zuhur edip, çıkar. Aynı zamanda o zat ben (im soyum)dan olduğunu iddia eder. Fakat o benden (ve benim yolumdan olanlardan) değildir. Benim dostlarım ancak, takvalı olanlardır, buyurdu. (Resûl-i Ekrem o devirde cereyan edecek durumu şöyle izah etti:)

– Sonra insanları bir kimsenin uyluğu üzerindeki eğri eğe kemiği gibi (işinde istikâmet olmayan) bir kimseye biat ederler (buyurdu). Sonra büyük fitneyi zikretti. O öyle bir fitne ki bu ümmetten hiç bir kimseyi bırakmayıp sıkıntısı, belâsı herkese isabet eder. Ne zaman fitne geçti, nihayete erdi denilirse o uğursuz fitne ardı arkası kesilmeyip devam eder durur. Fitne zamanında kişi mü'min olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşam eder. Nihayet insanlar iki gruba ayrılırlar:

a) İçlerinde nifak bulunmayan halis imanlılar grubu,

b) İçlerinde iman bulunmayan sırf münafıklar grubudur. İşte o zaman olunca artık o günde yahut da ertesi günde Deccal'(ın çıkmasını) bekleyiniz", buyurdu. (Miştakü'l-Mesabih, C. 3, şehri Aliyyül-Kaari, 5/149-150.)

Şark vilayetlerinde aşiret düşmanlığını sulh barış olmayıp ecdattan beri süregelen kan davası düşmanlık. (Kitabımızda geniş açıkladık.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 824, sayfa 444)

"İbn-i Mâce'nin Amr bin Avf'ın dedesinden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

– Müslümanların (düşmana karşı) en yakın gözetleme yerleri (Hicaz'daki) Beylâ mevkii olmadıkça kıyâmet kopmaz, buyurdu. Sonra üç defa:

– Yâ Ali, yâ Ali, yâ Ali diye hitap etti. Bunun üzerine Ali:

– Babam, anam sana feda olsun (buyur) yâ Resûlullah, dedi. Arkasından Allah'ın Resûlü:

– Muhakkak ki sizler yakında Ben-i Esfer'le harp edeceksiniz. Sizden sonra onlarla harp etmek için müslümanların en hayırlıları çıkar ki onlar Allah yolunda hiç bir kınayanın, kınamasından, dedikodusundan, korkmayan islâm ahalisi (Hicaz ehli) dir. Bu islamın hayırlılarını ordusu Kostantiniyye'yi (İstanbul'u) tesbihlerle, tekbirlerle fethederler. Gaziler (orada ondan önce) mislini hiçbir ordunun ele geçiremediği ganimet mallarına nail olurlar da kalkanlarla paylaşırlar. İşte o sırada biri gelerek:

– Muhakkak ki Mesih Deccal memleketinizde çıkmıştır. (ne duruyorsunuz?) diye nida eder. Haberiniz olsun ki o yalan bir haberdir. Bunun üzerine ganimet malını alan da pişman olucudur, bırakıp terkeden de pişman olucudur", buyurdu.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 889, sayfa 479)

"İmam Müslim'in Ebû'd Derda'dan (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Her kim Kehf sûresinin evvelinden on ayet ezber ederse Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur." (Sahîh-i Müslim, c. 1/555.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 890, sayfa 479)

"Başka rivâyetteki Hadîs-i şerîfte:

– Her kim Kehf sûresinin sonundan on âyet okursa Deccal'ın fitnesinden korunmuş olur, buyurulmuştur" (Feyzü'l-Kadir, C. 6/199.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 891, sayfa 479)

"Huzeyfe'den (ra) rivâyet edilen Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem efendimiz:

– Deccal sol gözü sakat, bol saçlı bir kimsedir. Onun yanında bir cennet ve bir ateş (cehennemi) vardır. Onun ateşi bir cennettir, cenneti de bir cehennemdir", buyurmuştur. (Sahîh-i Müslim, C. 4/2249.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 893, sayfa 480)

"Abdullah bin Ömer (ra) der ki:

– Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz insanların arasında Deccal'i zikretti de şöyle buyurdu:

– Allah Teâlâ şaşı (ve sakat) gözlü değildir. Haberiniz olsun ki Mesih Deccal'in sağ gözü sakattır ve börtlektir. Sanki onun gözü salkımdaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesidir". (Sahîh-i Müslim, C. 4/2247.) Sonra Resûlullah devamla şöyle buyurdu:

– Ben geceleyin uykuda iken kendimi (rüyada) Kâ'be'nin yanında gördüm. Derken birdenbire bir zatla karşılaştım. Sanki o göreceğin esmer erkeklerin en güzelidir. Başının saçı iki omuzu arasında sarkıyordu, saçları taranıp arınmıştı ve başı su damlatıyordu. İki elini iki kişinin (O iki kişinin, Hz. İsa'nın arkadaşlarından, kumandanlarından Hızır ile İmam Mehdi olması ihtimali vardır. (Mirkat, 5/209).) omuzlarına koyarak o iki kişi arasında olduğu halde Beyt'i (Kâ'be'yi) tavaf ediyordu. Ben:

– Bu zat kimdir? diye sordum. Oradakiler:

– Meryem oğlu Mesih İsa'dır, dediler (Sahih-i Müslim'deki hadisin asıl metninde olduğu halde herhalde zûhulen olacak ki buraya geçmemiştir.). Onun arkasından gayet kıvırcık saçlı, sağ gözü sakat ve börtlek gördüğüm insanlar arasında (Huzâa kabilesinden) ibn-i Katan'a (Adı Abduluzza bin Katan olup, cahiliyet devrinde ölmüştür. (Tâc, 5/318).) en çok benzeyen birisini gördüm. Bu da iki elini iki kişinin omuzlarına koyarak Beyt'i tavaf ediyordu. Bu da kimdir? diye tekrar sordum. Oradakiler:

– Bu Mesih Deccal'dir, diye cevap verdiler." (Sahîh-i Müslim, C. 1/155.)

Meryem oğlu İsa (as)'ın saçı iki omuzundan sarkacak kadar uzundu. İşte Peygamberlerin hepsi saçlıdır. Onlardan kalan sünnettir.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 897, sayfa 481)

"Tirmizi'nin Ebû Bekir Sıddık'tan (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Deccal maşrik (yani doğu) arazisinden, Horasan denilen mevkiiden çıkacak ve sanki yüzleri üzerine deri kaplanmış, kalkanlar gibi etli olan bir takım kavimler ona iltihak edeceklerdir". (Mişkatü'l-Mesabih, C. 3/38.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 900, sayfa 482)

"Taberani şöyle rivâyet etmiştir:

Peygamber (sav)'in yanında Deccal'i zikrettiler de Allah'ın Resûlü şöyle buyurdu:

– Deccal'in çıkmasından önce gökyüzü üç sene yağmurunu tutar. (yani yağmur yağdırmaz)

a) Birinci senede normal yağmurun üçte birini tutup üçte ikisini yağdırır. Yeryüzü (sun'i tesislerle sulansa bile) bitkisinin üçte birini bitirmez. (Normal bitkisinin ancak üçte ikisini bitirir.)

b) İkinci yılda gökyüzü normal yağmurunun üçte ikisini yağdırmaz. Yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini bitirmez.

c) Üçüncü yılda ise gökyüzü yağmurunun tamamını keser, yeryüzü de bitkisinin hiçbirini bitirmez. Hatta yeryüzünde (öyle bir kıtlık başgösterir ki) azı dişi olan ve tırnağı bulunan hiçbir canlı kalmayıp muhakkak ölürler," buyurdu (Mişkatü'l Mesabih C. 3/39 Hadisin tamamı şöyledir: Allah'ın diledikleri müstesnadır, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

- O zamanda insanları ne yaşatır? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz:

- Tehlil, tekbir, tesbih ve tahmid getirmeleri yaşatır. O zamanda bunlar (insanlara) yemek yerine geçer, buyurdu. En-Nihaye, ibn-i Kesir 1/88.).

Keza bu hadîs-i  Ebû Davud et-Tayalisi ile İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. (İmam-ı Şa'râni "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 929.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 901, sayfa 482)

"Başka rivâyetteki Hadîs-i şerîfte:

– Üçüncü yılda ise Allah Teâlâ yağmuru ve (yeryüzündeki) bitkilerin hepsini tutup vermez. Artık semadan bir damla su düşmez, yerde tek bir yeşilliği ve tek bir bitkiyi bitirmez. O derece kuraklık olur ki yeryüzü bakır, gökyüzü de cam gibi olur. Müteakiben insanlar açlık ve sıkıntıdan ötürü (toptan) ölüm halleriyle karşı karşıya kalır. (O sırada) fitneler, karışıklıklar, ihtilaller çok olur da insanlar birbirlerini öldürürler, insanlar kendi canlarına kıyarlar ve yeryüzünü belâ (lar) kaplar. İşte öyle sıkıntılı bir zamanda İsbahan'ın Yahudiler köyü denilen bucağında mel'un Deccal katıra benzeyen ve kuyruğu kesik olan bir eşek üzerinde binekli olarak çıkar ve eşeğin iki kulağı arasında kırk arşın mesafe vardır (Bir ayağından diğer ayağına kadar olan aradaki mesafede dört konaklık yoldur. Deccal eli ile gökyüzünü (yani bulutları) tutar. Önünde dumandan bir dağ, arkasında da diğer bir dağ vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Deccal (halka hitaben):

- Ben sizin en büyük Rabbinizim, diye ilan eder, Deccal'e uyan kimseler faiz parası yiyenlerle, zinadan olan çocuklardır.

Bu hadisi Ebû Amr ed-Dani "Ahbaru'd-Deccal" adındaki kitapda rivâyet etmiştir. Kitabü'n Nihaye, ibn-i Kesir, 1.).

Deccal'in sıfatlarından bazıları:

1. Yaratılmış şekli büyüktür.

2. Boyu uzundur.

3. Cesametlidir.

4. Saçı çok kıvırcıktır.

5. Sağ gözü hiç yaratılmamış gibi kördür.

6. Öbür gözü kanla karıştırılmıştır.

7. İki gözü arasında kâfirdir diye yazılmıştır ki, o yazıyı aziz ve celil olan Allah'a inanan her mü'min okuyabilir.

8. Deccal çıktığı zaman üç defa öyle bağırışla nara atar ki onun sesini maşrik ile mağrib (yani doğu ile batı) halkının hepsi işitir", buyurulmuştur.

Hadîs-i Şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur (Sef'ine (ra) şöyle demiştir: Haberiniz olsun... En-Nihaye ibn-i Kesir 1/96.):

"– Şüphesiz ki benden önceki her peygamber milletini muhakkak Mesih Deccal (in fitnesin)den korkutmuştu. Deccal:

1. Sağ gözü kördür (Sol gözü kördür, sağ gözünde kalın bir deri perde vardır, şeklindedir. Ramuzu'l Ehadis 141.).

2. Sol gözünde kalın bir deri perde vardır.

3. İki gözünün arasında kâfir kelimesi yazılıdır.

4. Beraberinde iki vadi vardır ki onların biri cennet, öbürü cehennemdir.

5. Yanında (meleklerden) peygamberlerden iki peygambere benzeyen iki melek vardır. Eğer istesem o peygamberleri kendi isimleri ve babalarının adlarıyla birlikte isimlerini söyleyebilirim.

6. Meleklerin biri Deccal'in sağ tarafında öbürü de sol tarafındadırlar. (Deccal'in yanında iki meleğin bulunması Allah Teâlâ' nın insanları imtihan etmesidir) Müteakiben Deccal insanlara:

– Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Ben hem diriltir, hem de öldürürüm, diye hitap eder. Bunun üzerine meleklerden biri Deccal'e:

– Yalan söylüyorsun, der. Fakat bu sözü insanlardan hiçbir kimse işitmez. Ancak arkadaşı öbür melek işiterek birinci meleğe:

– Doğru söylüyorsun, diye cevap verir. İnsanlar (ikinci) meleğin bu cevabını işitirler de onun, Deccal'i tasdik ettiğini sanırlar. İşte bundan dolayı Deccal, Allah tarafından büyük bir fitnedir.

Sonra Deccal yola çıkarak Medine-i Münevvere'ye (yani yakınına) kadar gelir. Fakat onun Medine'ye girmesine izin verilmez. Bunun üzerine Deccal:

– Burası o zatın (yani Muhammed (as)'in) mahallesidir, der.

Sonra (geri dönüp) tekrar yola çıkar ve nihayet Şam'a gelir. Sonra Aziz ve Celil olan Allah Deccal'i (Şam ile Taberiye arasındaki mevkii olan) Efik (Efik, Şam beldelerinden Havran ile Gür arasında bir köydür. En-Nihaye, İbn-i Kesir, dipnot 1/97.) yokuşu yanında öldürüp helâk eder" (Bu hadîs-i İmam Ahmed rivâyet etmiştir. En-Nihaye, İbn-i Kesir 1/97, Ramuzu'l-Ehadis 141.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 903, sayfa 485)

"Başka bir Hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilmiştir:

... Ancak Deccal, Mekke ve Medine'den başka kırk gece içinde kendisine varmadığı hiç bir karye bırakmaz. Fakat Mekke ile Medine'nin her ikisi Deccal'e haram edilmiştir. (Sahih-i Müslim, Fatıma binti-Kays'ın uzun Cessase hadisi, C. 4/2264.)

Diğer bir rivâyette de:

"Kâ'be-i Şerif, Beytü'l-Makdis ve Tûr (i Sinâ) dağı müstesnâdır" buyurulmuştur.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 906, sayfa 485)

"İbn-i Ebi Şeybe'nin Semüre bin Cündüb'ten (ra) rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîfte Peygamber (sav) efendimiz Deccal Hadîsinde şöyle buyurmuştur:

– Deccal ne zaman çıkarsa muhakkak kendisinin Allah olduğunu iddia eder. Her kim ona iman eder, onu tasdik eder ve ona iltihak ederse, onun geçmişteki iyi amelleri artık kendisine fayda verir olmaz. Her kim de Deccal'e küfreder, onu yalancı kabul ederse o da geçmişteki (kötü) amellerinden ötürü ceza görecek değildir.

Deccal yeryüzünün her  tarafını istila eder, ancak (Mekke ile Medine'deki) Harem-i Şerif ile Beytü'l Makdis müstesnâdır.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 907, sayfa 485)

"İmam Müslim'in rivâyet ettiği Hadîs-i şerîfte İmran bin Hüsayn (ra) der ki: Ben Resûlullah'tan işittim, şöyle buyuruyordu:

– Adem'in yaratılmması ile kıyâmetin kopması arasında Deccal'den daha büyük (fitneci) hiçbir mahluk yoktur. (Müslim, C. 4/2267.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 915, sayfa 487)

"İmam Müslim'in Ebû Said'den (ra) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

– Deccal çıkınca ona karşı mü'minlerden bir kimse yönelir. Derken o mü'min zata bir çok silahlılar, Deccal'ın (merkezlerde gözetleme yapan) silahlıları karşı çıkarlar ve kendisine:

– Nereye gitmeyi kasdediyorsun? diye sorarlar. O zat:

– Şu çıkan kimseye (yani Deccal'e) karşı gitmeyi kasdediyorum, der.

Deccal'in taraftarı olanlar da o zata:

– Sen bizim Rabbimize iman etmiyor musun? derler. O zat da:

– Bizim Rabbimizde hiç bir gizlilik yoktur, der. Ötekiler:

– Bunu öldürün derler. Bu söz üzerine Deccal'in adamlarının bir kısmı diğerlerine:

– Sizin Rabbiniz, kendisinin izni olmadan herhangi bir kimseyi öldürmekten sizleri men etmiş değil midir? der. Müteakiben o mü'min zatı Deccal'ın yanına götürürler. Mü'min Deccal'i görünce:

– Ey insanlar, Resûlullah'ın (âhir zamanda çıkacağını hadislerinde) zikretmiş olduğu Deccal işte budur, der. Deccal hemen onunla ilgili emrini verir de o zat (yüzü koyun) uzatılır. Müteakiben Deccal:

– Onu sıkı sıkı tutun da yaralayın, der. Artık o zatın sırtı ve karnı dövüle dövüle (şişerek) genişletilir. Sonra Deccal:

– Sen bana iman etmiyor musun? diye sorar, Mü'min zat da:

– Sen sadece pek yalancı olan Mesih (Deccal)sin der. Bu sefer Deccal emreder de o mü'min kişi, büyük bir bıçkı ile başının ortasından başlayarak ta iki ayağının arasına varıncaya kadar, iki parçaya ayrılır. Sonra Deccal, bu iki parçanın arasından yürür geçer. Sonra Deccal bu iki parça halinde bulunan mü'minin cesedine hitaben:

– Kalk bakalım, diyerek hitap eder. Bunun üzerine o iki parça halindeki mü'minin cesedi düzelip dikilerek eski vaziyetine döner. Sonra Deccal ona:

– Artık bana iman ediyor musun? der. Bu sefer o mü'min de:

– Ben, senin yalancı Mesih (Deccal) olduğuna dair eski kanaat ve inancımı daha da arrtırmaktan başka birşey yapmadım, diye cevap verdikten sonra, ahaliye hitaben:

– Ey insanlar, muhakkak ki bu Deccal bana yaptığı bu işi artık insanlardan hiç bir kimseye yapamayacaktır, diye ilan eder. Akabinde Deccal o mü'min kulu kesmek için yakalar, fakat bu sırada onun boynu ile köprücük kemiği arası (Allah tarafından) bir bakır levha haline getirilir de artık Deccal onu kesmeye hiçbir yol bulamaz. Bu sefer Deccal onu iki eli ve iki ayağı ile yakalayarak fırlatır, atar. İnsanlar, Deccal onu bir ateş içine attı sanırlar. Halbuki o mü'min bir cennet içine atılmıştır (Bu cennetin, dünya bahçelerinden bir bahçe olması, yahutta onu, yanında bulunan ateş içine atması, Allah'ın o ateşi mü'mine bir bahçe yapıvermesi bu suretle de o ateşin bir bahçe ve cennet olması mümkündür. Her iki takdire göre o mü'min için birinci defa geçenden başka Deccal'in elinde ölüm hasıl olmayacaktır (A. Kaari, 5/2027).).

– Resûl-i Ekrem (sav) "İşte o mü'min kişi âlemlerin Rabbi olan Allah'ın katında insanların şahadet bakımından en büyük ve en yüce olanıdır." buyurdu (Sahih-i Müslim, C. 4/2256.).

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 916, sayfa 489)

"Başka rivâyetteki Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur:

– Deccal, Medine'ye gelecektir. Fakat onun yollarından içeriye girmek ona haram kılındığı için oraya girmeye muktedir olamayacaktır. Lâkin Medine etrafındaki bazı çorak ve çakıllı araziye kadar sokulacaktır. Derken o gün (Medine) halkının en hayırlı bir siması yahut da insanların en hayırlılarından bir zat Deccal'e karşı çıkar ve:

– Şehadet ederim ki, muhakkak sen, Allah'ın Resûlü'nün bize sıfatını haber vermiş olduğu Deccal'in ta kendisisin, der: Bunun üzerine Deccal yanında bulunan eşkiya zümresine hitaben:

– Ne dersiniz, şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem, artık benim (uluhiyet yani ilâhlık) iddiamda şüphe eder misiniz? diye sorar. Yanındakiler:

– Hayır asla şüphe etmeyiz, derler. Müteakiben Deccal o kimseyi öldürür, sonra da onu diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse:

– Vallahi benim senin (yalancı) Deccal olduğun hakkındaki şimdiki kanaatim bundan evvelki imanımdan daha kuvvetlidir, der. Bunun üzerine Deccal o zatı tekrar öldürmek ister. Fakat artık onu (ikinci defa) öldürmeye muktedir olamaz." (Buhari, C. 2/223, Müslim, C. 4/2256.)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 923, s. 493-494)

"Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

– Şu muhakak ki, Allahu Teâlâ'nın Adem'i yarattığından beri yeryüzünde Deccal'in fitnesinden daha büyük hiç bir fitne olmamıştır. Aziz ve Celil olan Allah'ın gönderdiği her Peygamber muhakkak ümmetini Deccal (in fitnesin) den sakındırmıştır. Ben Peygamberlerin âhiri, sizler de ümmetlerin sonuncusunuz. Şüphesiz ki, Deccal size karşı çıkacaktır. Eğer o, henüz ben sizin aranızda bulunurken meydana çıkarsa ben her müslümanın müdafaacısıyım ve burhanlarla ona galebe eder, müslümanları korurum. Eğer o benden sonra çıkarsa o zaman her müslüman bizzat kendi nefsinin müdafii durumunda olacaktır. Allahu Teâlâ'da her müslüman üzerine benim vekilimdir. Şüphesiz ki Şam ile Irak arasındaki kayalık bir mevkiden (yahut o semtten) çıkacaktır, da sağ tarafa ve sol tarafa (yani her tarafa ordular göndermek suretiyle) en süratli şekilde şiddetli fesatlar yapacaktır. Ey Allah'ın (o zamandaki mü'min) kulları, sizler (dininiz üzerinde) sebat ediniz. Çünkü ben, size benden önce hiçbir peygamberin beyan etmediği bir sıfatı beyan ediyorum. Deccal meydana çıkınca:

–  Ben Peygamberim, diye ilan eder. Halbuki benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Sonra o kendisini metheder ve:

– Ben Rabbinizim diyerek, ilahlık iddia eder. Oysaki sizler ölmedikçe Rabbinizi göremeyeceksiniz. Şüphesiz ki, Deccal'ın gözü sakattır. Rabbinizin ise sakat değildir. Onun iki gözü arasında kâfir diye yazılmıştır ki, yazmak bilen ve yazma bilmeyen her mü'min o yazıyı okuyabilir. Deccal'ın fitnesinden bazısı da onun yanında bir cennet ve bir ateş (yani cehennem) vardır. Onun ateşi cennet, cenneti de ateştir. Her kim onun ateşi ile ibtilâ ve imtihan edilirse Allah'tan yardım istesin ve Kehf sûresinin, baş tarafındaki âyetleri okusun. Bu suretle Deccal'in ateşi ona karşı soğuk ve selâmet olur. Hz. İbrahim'e karşı ateş soğuk ve selamet olduğu gibi.

Keza Deccal'in fitnesinden bazısı da onun, köylü Arab'a:

– Ne dersin, sana babanı ananı diriltsem ben senin Rabbın olduğuma şehadet eder misin? diye sorar. Köylü Arap'da Deccal'e:

– Evet şehadet ederim, diye cevap verir. Müteakiben iki şeytan onun babasının, anasının  suretlerine girerler ve:

– Ey oğulcağızım bun (un sözün)e uy. Çünkü bu senin Rabb'indir, der.

Yine onun fitnesinden biri de bir zata musallat olup onu öldürür ve testere ile biçip iki parçaya ayırır (ve bu parçaların herbirini bir ok atımı kadar uzak mesafelere atarak arasından geçer.) Sonra:

– Bu kuluma bakınız, şimdi ben onu diriltirim, sonra o da kendinin benden başka bir Rabbi olduğunu iddia eder, der. Arkasından Allahu Teâlâ o iki parçaya bölünmüş kulu diriltir. Müteakiben Deccal ona:

– Rabb'in kimdir? diye sorar. O dirilen zatta:

– Rabb'im Allah'tır. Sen Allah'ın düşmanısın, sen Deccalsın, vallahi ben senin Deccal olduğuna dair bugünkü kanaat ve imanım bundan sonra daha kuvvetli olmuştur", der. (Bu hadis-i şerifi İbn-i Mâce rivâyet etmiştir. (En-Nihaye, ibn-i Kesir, 1/851)

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 925, sayfa 495)

"Keza Deccal'ın, gök yüzüne yağmur yağdırmasını emredince, gökyüzünün yağmur yağdırması, yeryüzüne bitirmesini emredince de yer yüzü (bütün) bitkilerini bitirmesi onun fitnesindendir.

Yine Deccal'ın fitnesinden, o bir kabileye uğrayıp halkını kendi (ilâhlığına) davet eder, onlar da kendisini yalan sayıp sözünü kendisine red ve iade edince Deccal onların yanından dönüp gider.

Sonra o kabile halkının malları Deccal'ın arkasına takılıp gider de halk, ellerinde hiçbir şey bulunmaz bir vaziyette sabaha çıkarlar.

Sonra Deccal bir topluluğun yanına gelir ve onları davet eder. Onlar kendisini tasdik edince semaya yağmur yağdırmasını emreder. Sema da yağdırır. Yere bitirmesini emreder yer de yeşilliklerini bitirir. O kavmin o gün otlamaya çıkmış olan hayvanları olduklarından daha yağlı, daha büyük olarak akşamleyin yanlarına dönerler.

Deccal'in ordularının muhakkak Mekke ile Medine'den başka yeryüzünde çiğnemediği, istila etmediği hiç bir yer kalmaz. Deccal Mekke ile Medine'ye gelince muhakkak onun yollarından her birinde melekler parıldayan kılıçları ile karşılarlar. Nihayet Deccal, çorak ve çakıllı arazinin bitimindeki kırmızı sivri taşcıkların yanında konaklar. Sonra meleklerin muhafazasında bulunan Medine şehri, ahalisi ile beraber üç defa (zelzele ile) sarsılır ve bu suretle Medine'de hiçbir münafık erkek ve kadın kalmayıp muhakkak onlar Medine dışına çıkarak Deccal ordusuna iltihak ederler. Medine şehri, demirci, körüğünün demir pisliğini dışarı atıp temizlediği gibi (kirlerini, paslarını ocakta kızınca eridip yok ettiği gibi). kötü olanları oradan dışarı atıp temizler. O gün kurtuluş günü diye isimlendirilir.

Bunun üzerine Şüreyk'in annesi:

– O gün Arap halkı nerede olacaktır? diye sordu. Resûl-i Ekrem:

– O gün Arap halkı azdır, yerleri de Beytü'l-Makdis'dir, imamları da salih bir kişi (yani Mehdi) dir, buyurdu.

İmam Mehdi'nin halka sabah namazını kıldırması için ileri geçmiş olduğu sırada Meryem oğlu İsa sabah namazı vaktinde inip yanlarına gelince o imam, Hz İsa'nın ileri geçip namaz kıldırması için arka arka yürüyerek geri çekilir. Bunun üzerine Hz. İsa elini o imamın omuzu başındaki iki kürek kemiği arasına koyar, sonra ona (İmam namaz kıldıracağı zaman Mehdi'yi tanır. Ona namaz kıldırmasını söyler). Mehdi:

– Sen Peygambersin, ben bir evliyâyım, ben sana nasıl  namaz kıldırayım, der. İsa (as) da:

– Ben Allah'tan Muhammed ümmetinden olmamı istedim. O da duamı kabul etti, beni semaya çekti, semadan yere indim. Şimdi Muhammed (sav) ümmetine tabi olabilmem için ben senin arkanda namaz kılmam lazımdır. Ben size namaz kıldırırsam siz bana tabi olmanız lazım, onun için ben Muhammed (sav) ümmetine tabi olup senin arkanda namaz kılacağım der ve kılar. Peygamberimiz (sav) sünneti, Allah'ın Kur'ân'daki farz emirleri ile amel eder ve Muhammed ümmetine tabi olur):

– İleri geç sen kıldır, çünkü senin için ikamet getirildi, der. Müteakiben o İslâm ahalisi imamları (yani Mehdi sabah) namazını kıldırır. Namazı bitirip dönünce Hz. İsa:

– Mescidin kapısını açınız, der. Kapı açılınca arkasında hepsi (başları) taylasanlı ve süslü kılıçlı yetmiş bin Yahudi ile birlikte Deccal'in beklemekte olduğu görülür. Deccal Hz. İsa'yı görünce su içinde tuzun erimesi gibi erir ve koşarak kaçıp gider. Hz. İsa (Deccal'in arkasından):

– Benim sana indireceğim bir darbe var, sen bu darbeden hiç kurtulamazsın, der ona (Filistin'deki Bab~ü Lûdd denilen mevkide yani) Babû Lûdd'ün şark tarafındaki Bab-ü Remle yanında yetişerek Deccal'i öldürür. Müteakiben Allahu Teâlâ Yahudileri bozguna uğratır. Artık Allah'ın yarattıklarından Yahudilerin gizlenecekleri hiçbir şey kalmayıp muhakkak Allah o şeyleri konuşturur".

Bir hadîs-i şerîf'te: "Âhir zamanda siz yahudilerle öyle harp edersiniz ki taşlar, ağaçlar lisana gelir, Ey müslüman benim arkamda bir yahudi saklı, gel bunu da öldür", der. O müslüman o yahudiyi de öldürür. Bunda da aynısını söylüyor. İşte muhakkak Allahu Teâlâ ağaçları, taşları konuşturur, dediği odur.

(İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 926, sayfa 496)

"Bir Hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilmiştir.

– Hiçbir taş, hiçbir ağaç, hiç bir duvar ve hiç bir hayvan kalmaz ve muhakkak onlar:

– Ey Allah'ın müslüman kulu, işte Yahudi (saklanmıştır) gel onu öldür, diye dile gelip konuşur. Ancak (sincan dikeninin büyüğü olan) Garkad ağacı müstesnadır. Çünkü  Garkad onların ağacıdır.

Resûlullah (sav) Efendimiz devamla:

– Deccal'ın (dünyada kalacağı) günleri kırk senedir. Sene(nin müddeti) yarım sene yani altı ay gibidir. Sene ay gibidir, sene hafta gibidir, diğer günleri de ateş(den uçan) kıvılcımlar gibi kısadır.

Herhangi biriniz Medine'nin bir kapısında sabaha çıkar da akşam oluncaya kadar öbür kapısına varamaz, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

– Yâ Resûlullah o kısa günlerde namazı nasıl kılarız? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– Sizler bu uzun günlerde namaz vakitlerini takdir ettiğiniz gibi o kısa günlerde de namaz vakitlerini takdir eder, sonra kılarsınız, buyurdu.

Resûl-ü Ekrem (sav) Efendimiz devamla:

– İsa (as) ümmetim içinde, adil bir hakem, tam adaletli bir imam (hükümdar) olarak bulunur. (Hıristiyanların) haçını kırar, domuzu öldürür, (yiyecekleri domuzları öldürür, vergileri bütün kaldırır), cizye vergisini kaldırır, (sadakayı verir de alacak bulunmaz) sadakayı terk eder de ne koyuna ne de deveye karşı itibar edilmez. Bütün düşmanlıklar, buğuz etmeler zail olup kalkar, her zehirli hayvanın zehiri çekilip alınır (yani insanları sokamaz). Hatta çocuk elini yılanın ağzına sokar da yılan çocuğa zarar vermez.

Kız çocuğu aslanı (severek) sıkar da aslanın çocuğa zararı dokunmaz. Kurt-koyun sürüsünün arasında sanki onları koruyan köpekler gibi olur. Yeryüzü, kap su ile doldurulduğu gibi sulh ve barış ile doldurulur (o zamanda). Tek bir kelime (yani tevhid kelimesi) olur ve yalnız Allah'a ibadet edilir. Harp (erbabı) ağırlıklarını (yani silah ve saireyi) bırakır. Kureyş kavmi mülkünü saltanatını kâfirlerin ellerinden geri alır. Yeryüzü gümüş tabak gibi olur ve Hz. Adem zamanındaki gibi (bol) bitkilerini bitirir.

Nihayet bir cemaat insan bir üzüm salkımının başına toplanırlar da bu salkım onları doyurur. Bir narın başına toplanan bir topluluğu da tek bir nar doyurur. Öküzün fiyatı şöyle şöyle ucuz bir mal olur, atın fiyatı da bir kaç dirhemcik olur, buyurdu. Oradakilerden biri tarafından:

– Ey Allah'ın Resûlü, atı ucuzlatan nedir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem:

– At artık ebedi olarak harp için binilmez, buyurdu. Resûlullah:

– Öküzün fiyatını artıran nedir? diye sorulunca Resûl-i Ekrem,

– Yeryüzünün ekin ve ziraat işinin hepsini öküz yapar, buyurdu.

Muhakkak ki, Deccal'in çıkmasından önce üç adet (arka arkaya) şiddetli kıtlık seneleri olur ki, o senelerde insanlara şiddetli açlık isabet eder. Şöyle ki:

Allahu Teâlâ birinci senede yağmurunun üçte birini tutmasını gökyüzüne emreder, bitkisinin üçte birini vermemesini de yeryüzüne emreder. Sonra ikinci senede semaya emreder de yağmurun üçte ikisi kesilir, arza emreder de bitkisinin üçte ikisini keser (yani bitirmez). Sonra Allahu Teâlâ üçüncü senede emreder de sema suyunun hepsini tutup bir damla yağmur damlatmaz. Yere de bitkilerinin hepsini tutmasını emreder, yeryüzü de hiçbir yeşillik bitirmez. Artık Allah'ın yaşamasını dilediğinden başka hiçbir tırnaklı ve azı dişli canlı kalmayıp hepsi ölürler, buyurdu. Bunun üzerine:

– (Yâ Resûlullah) O zamanda insanlar ne ile yaşarlar? diye soruldu. Resûlullah:

– Tehlil (yani lâ ilâhe illallah demek), tekbir, tesbih ve tahmid getirmekle yaşarlar. Ve bunlar yemek yerine geçer", buyurdu (Bu hadis 900-901 numaralı hadiste de geçmiştir.)

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Kıyamet Alametleri Hakkında

Şeyh Hacı Muhammed Bilal Nadir Kıyamet Alametleri Hakkında


KIYÂMET ALAMETLERİ

(Sûre-i Araf, Âyet 187)

Meâl'i: "Senden kıyâmetin ne zaman sübut bulacağını sual ederler. De ki:

– Ona ait bilgi ancak Rabb'imin indindedir (yanındadır). Onun vaktini ondan başkası açıklayamaz. (Bu) göklerde ve yerde ağır; muazzam bir keyfiyettir. O sizlere ansızın geliverir, senden sorarlar, sanki sen ondan bi hakkın haberdar imişsin gibi de ki:

– Ona ait bilgi ancak Allahu Teâlâ'nın nezdindedir. Fakat insanların çoğu bilmezler".

(Sûre-i Kehf, Âyet 21)

Meâl'i: "Ve böylece onların ahvaline başkalarına muttali kıldık ki, vaadi ilâhinin şüphesiz bir hak olduğunu ve kıyâmetin vuku bulacağında da bir şüphe bulunmadığını bilsinler. O sırada ki, (o şehir ahalisi) aralarında onların işlerine ait münazaada bulunuyorlardı. Binaenaleyh dediler ki:

– Onların üzerlerine bir bina yapınız. Onları Rabb'leri daha ziyade bilicidir. Onların işine malûmatları gelip olanlar da dedi ki:

– Elbette onların yanlarında bir mescid ittihaz edineceğizdir".

(Sûre-i Hac, Âyet 1, 2)

Meâl'i: "Ey insanlar!... Rabbinizden korkunuz. Şüphe yok ki, kıyâmetin zelzelesi, pek büyük bir şeydir.

Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın, emzirdiğinden gaflet eder (onu) unutur ve yüklü kadın, yükünü düşürür ve insanları sarhoşlar görürsün ve halbuki, onlar sarhoş değildirler velâkin Allah' ın azabı şiddetlidir".

Bir insan çok korkunca bağırır, daha fazla korkarsa nutku kurudu derler. Nutk; konuşmadır. Konuşması gitti derler. Nemrud'un binlerce metre yüksekliğindeki kulesi yıkılınca herkesin korkudan nutku kuruduğunu kitabımızda yazmıştık. Burda birkaç köy, birkaç kasaba bir şehir öyle olmuştu. Kıyâmette bütün insanlar öyle olacak. Korkudan nutkuları kuruyacak, hiç kimsede konuşma kalmayacak. Herkeste akıl gitmiş, sarhoş gibi gittiği, geldiği yeri, ne yaptığını, nasıl olduğunu bilmeyecekler.

Kıyâmetin şiddeti

Ol günün felaketi

İsterim sen Hazreti

Şefaat ya Muhammed!



Birgün kıyâmet kopar

Düz ola dere tepe

Niceler yoldan sapa

Şefaat ya Muhammed!



(Sûre-i Hac, Âyet 7)

Meâl'i: "Ve muhakkak ki, kıyâmet gelicidir, onda şüphe yoktur. Ve muhakkak ki, Allah kabirlerde onları diriltip kaldıracaktır"

(Sûre-i Ahzab, Âyet 63)

Meâl'i: "İnsanlar sana (kıyâmetin) zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah'ın yanındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır".



Beni nefsim esir etdi medet kıl Ya Rasulûllah

Günahlarla hakir etdi medet kıl Ya Rasulûllah



Çıkardı doğru yolumdan beni dûr etdi halimden

Giderme zikri dilimden medet kıl Ya Rasulûllah



İbadette kusurum çok, gönül mülkünde nûr'um yok

Bu nefs ile huzurum yok, medet kıl Ya Rasulûllah.



Tutar iblisin iğvasın, bıraktı zühd'ü takvasın,

Siliver gönlümün pasın medet kıl Ya Rasulûllah.



Nizâmî oğlu Al indir Velî bir âsî kulundur,

Şefaat eyle yolundur, medet kıl Ya Rasulûllah.



Seyyid   NİZAMOĞLU



(Sûre-i Rahman, Âyet 31)

Meâl'i: "Ey ins ve cin ileride sizin hesabınızı görmeye yöneleceğiz".

(Sûre-i Enbiya, Âyet 1)

Meâl'i: "İnsanların hesap günleri yaklaştı. Hal böyle iken onlar gaflet içinde yüz çevirmektedirler".

(Sûre-i Kamer, Âyet 46)

Meâl'i: "Bilakis kıyâmet onlara vaad edilen asıl saattir. O saat ciddin çok feci ve acıdır".

(Sûre-i Zuhruf, Âyet 66)

Meâl'i: "Onlar kendileri farkında olmayarak başlarına gelen o saatten başkasını mı bekliyorlar?"

(Sûre-i Hûd, Âyet 103)

Meâl'i: "İşte bunda ahiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür. Ve o gün (bütün mahlûkatın) hazır bulunduğu bir gündür."

(Sûre-i Lokman, Âyet 33)

Meâl'i: "Ey insanlar!... Rabbinizden korkunuz ve bir günde de endişe ediniz ki, bir baba evlâdından bir şey ödeyemez, evlâd da atasından birşey ödeyecek değildir. Şüphe yok ki, Allah'ın vaadi haktır. Artık sizi dünya hayatı sakın aldatmasın ve sizi o çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında şaşırtmasın."

(Sûre-i Kehf, Âyet 97-98)

Meâl'i: "Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti.

Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vâd'i geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin vâd'i, bir hak olmuştur."

(Sûre-i Kıyâmet, Âyet 1-4)

Meâl'i: "Kıyâmet gününe yemin ederim ki, kendini kınayan (haddini bilen, nedâmet çeken) nefse yemin ederim ki, insan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanır öyle mi?"

(Sûre-i Kıyâmet, Âyet 6-12)

Meâl'i: "Kıyâmet günü ne zamanmış? diye sorar. Gelgelelim, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! (İşte) o gün insan, "Kaçacak yer neresi?" diyecektir. Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur."

(Sûre-i Muhammed, Âyet 18)

Meâl'i: "Onlar, kıyâmetin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şeye muntazır bulunmuyorlar. İşte muhakkak ki, onun alâmetleri gelmiştir. Artık onlara geldiği vakit düşünmeleri (anlamaları) kendilerine ne fâide verecektir."

(Sûre-i İbrahim, Âyet 48)

Meâl'i: "O günde, bu yer başka bir yere tebeddûl eder, göklerde vahit ve kahhar olan Allahu Teâlâ'nın huzuruna çıkmış olurlar."

Kıyâmet koptuğunda insanlar geri dirileceği zaman, dirileceğimiz yer tebdil olup bu dünya değil başka bir alem, başka bir dünyadır. Bu yer başka bir yere tebeddül eder demek; değişmiş dağlar, denizler, havada toz-duman olup savrulacak. Bu dünya çok büyümüş olacak. Yoksa bu insanların hepsi bu dünyaya sığmaz.

(Sûre-i Tur, Âyet 9-10)

Meâl'i: "O günde gök bir çalkanış çalkalanır. Ve dağlar bir yürüyüş yürüyüverir."

(Sûre-i Nebe, Âyet 20)

Meâl'i: "Dağlar yürütülmüşte, su gibi görünen bir hayal (serap) olmuştur."

(Sûre-i Mürselat, Âyet 7)

Meâl'i: "Şüphe yok ki, o va'd olduğumuz şey, elbette vukuu bulacaktır."

(Sûre-i Mürsalat, Âyet 14-15)

Meâl'i: "(Resûl'üm) Ayırım gününün ne olup ne olmadığını sen nerden bileceksin! O gün (Peygamberi ve ahireti) yalanlayanların vay haline!"

(Sûre-i Vakıa, Âyet 1-12)

Meâl'i: "Kıyâmet hâdisesi vâki olduğu zaman

Onun vukuu için bir yalan yoktur.

O –kıyâmet– alçaltıcıdır, yükselticidir.

O zaman yer, şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmıştır.

Ve dağlar parçalanmakla parçalanmıştır.

Artık –dağlar– dağılmış, toz haline gelmiştir.

Ve –o gün– sizde üç sınıf olmuşsunuzdur.

İmdi –biri– Ashâb-ı Meymene'dir, nedir Ashâb-ı Meymene?

Ve ikincisi Ashâb-ı Meş'emedir. Nedir Ashâb-ı Meş'eme?

Ve üçüncüsü de –ileri geçenlerdir, ileri geçenlerdir. İşte mukarreb olanlar, onlardır.

Naim cennetlerinde mütene'im olacaklardır."

İnsanlar mahşere üç sınıf olarak gelirler. Ashab-ı Meymene, Ashab-ı Meş'eme, cennetlik, cehennemlik ayrılır. Üçüncü fırka sabikûnlar da ayrılır. Sabikunlar demek; fazla çalışan, dervişlerdir. Cennetlikler beş vakit namaz kılmış bir ay oruç tutmuş kendini cennete götürecek kadar amel yapmıştır. Sabikûnlar beş vakit namazdan fazla namaz, bir ay oruçtan fazla oruç, gece kalkıp namaz ile zikir ile istiğfarla zikrullah meclislerine devam etmiş, çok çalışmış ve sabikûn olmuştur. Derler ki: Tarikatta bu kadar çok çalışmanın ne lüzumu var, halbuki bu âyette çok çalışanları az çalışanlardan ayırıp, ona gurbiyyet yakınlık hasıl edeceğini söylüyor. Cemalullah, didar-ı ilahiyye en yüksek makamdır. İşte çok çalışıp bu mukarrebliği kazananlaradır. Cenneti naimde onlaradır. Cenneti naimin hurilerine kadar ayırıyor. Hur'il-iyn diye söylüyor. Yemekte, sofra duasında ve zevvicna bi hur'il-iyn diye dua ediliyor. Ya rabbi sen bize zevce hanım olarak hur'il-iynleri nasip eyle demektir. Âyette, zerre kadar hayır zerre kadar şer araya gitmez (Sûre-i Zilzâl, Âyet 8.). O günde diye söylüyor. Eğer az çalışan ile çok çalışan aynı cennete konulsa çok çalışanın çok çalıştığı araya gider. Aynı cennet, aynı makam biri çok çalışmış, biri az çalışmış, az çalışana 5 vakit namaz, bir ay oruç, hacc, zekat ile çalışana cennet vardır. Gurbiyyet(yakınlık), cemalullah didar-ı ilahiyye yoktur. Çok çalışana hem cennet hem gurbiyyet, Allah'a yakınlık, hem cemal hem cemalullah hem didar-ı ilahiyye hem de cenneti naim en yüksek makamlar vardır. Allah cümlemize nasip etsin (amin). Onlar ancak kurbiyet ve yakınlık hasıl ederler. Didar da Allah'a yakınlıktır. (Fi cennâtin naim) diye buyuruyor. Cennetlik ayrıldı, cehennemlik ayrıldı. Bir de mukarrebler ayrıldı. (Sabikûnlar) Allah'a yakınlık hasıl edenlerdir. İşte çok çalışıp, Allah'a yakınlık kazanın. Cemalullaha kavuşun, demektir.

(Sûre-i İnfitar, Âyet 1-5)

Meâl'i:

"Göğün yarıldığında,

Ve yıldızların dökülüp dağıldığında,

Ve denizlerin kaynayıp aktığında,

Ve mezarların alt üst olduğu zaman,

İnsanoğlu yapıp gönderdiklerini ve yapamayıp geride bıraktıklarını bir bir anlar."

(Sûre-i İnşikak, Âyet 1-6)

Meâl'i:

"Gök yarıldığı zaman,

Ve Rabbini dinlediği ve layık kılındığı zaman,

Ve yer uzatılıp dümdüz olduğu zaman,

Ve içinde ne var ise atıp boşaldığı zaman,

Ve Rabbini dinlediği ve ona hakkıyla itaat ettiği zaman,

Ey insan! Muhakkak ki: Sen Rabbine doğru bir çaba göstermektesin ve ona varacaksın."

Kıyâmet kopunca yerdeki gizli saklı hazineler hepsi dünya yüzüne çıkacak. Dünya yüzü kırk gün (hâli) insansız olarak geçecek. Ondan sonra Allahu Teâlâ hani nerde mal benim, mülk benim, altın, paralar, servetler benim diyenler? Kalkın! Sahip çıksanıza buyuracak. Hiç kimsede ses olmayacak. Allahu Teâlâ en sonunda mülk herşey benimdir, diyecek.

Sen yarattın bu cihanı,

Sen yarattın cismi canı,

Mülk senindir, kerem kâni,

Kimsenin olmaz Allahum.

Daha sonra mahşer kurulacak bu âyette de aynısını söylüyor. İçinde kıymetli olan insanların heveslendiği ne var ise hepsini dışarı atacak. İşte Allahu Teâlâ dilerse istediğine dışarı atıp verebilir, her şeye kadirdir. Kıyâmet kopunca da hepsi dışarı atılacaktır.

(Sûre-i Zilzâl, Âyet 1-6)

Meâl'i: "Vaktaki; yer kendisine ait şiddetli bir zelzele ile sarsılır.

Ve toprak ağırlıklarını dışarıya çıkardığı,

Ve insan, buna ne oluyor dediği vakit,

O gün (yeryüzü) bütün haberlerini anlatır.

Çünkü, şüphe yok, Rabb'in ona vahyetmiştir.

O gün insanlar, amellerini kendilerine gösterilmek için geri dönüp gelirler."

(Sûre-i Nisa, Âyet 157)

Meâl'i: "Ve: "Allah elçisi Meryem oğlu, İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden... Halbuki onu ne öldürdüle, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiç bir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler."

İsa (as)'yı öldürmek için geldiler. Onların aşiretlerinin en ileri gelen en kıymetli adamları önde İsa (as)'yı öldürmek için o geliyordu. Cebrail (as) İsa (as)'nın elinden tutup 4. kat semaya çekti. Allahu Teâlâ, İsa (as)'ı öldürmek için en önde gelen kâfir beyinin yüzünü İsa (as)'ın yüzüne benzetti. Onlar da bu İsa'dır diye öldürdüler. Ölünce Allahu Teâlâ onun yüzünü eskisi gibi yaptı. Ölüsünü tekrar o beyin yüzüne benzetti. Öldürenlerle beyin adamları harb etti, birbirlerini kırdılar.

Hadîs-i Şerîfte;

"Kıyâmet kopmazdan evvel İsa (as) yer yüzüne inecek Peygamber (sav)'in şeriatı ile onun ümmeti olarak yeryüzünde ibadet edecek buna sebep de İsa (as) Peygamber (sav)'in ümmetinin çok büyük mükafat derece aldıklarını gözleri ile gördü.

Hadîs-i Şerîfte;

"Bu dünyada Allah için sevişenler yarın mahşerde nurdan minberler üzerinde olurlar. Onların makamlarına Peygamberler, şehidler, sıddıklar imrenirler."

İşte İsa (as) da o makamı gördü, imrendi.

– Ya Rabbi benim niçin öyle bir makamım yok dedi. Allahu Teâlâ:

– Onu Muhammed ümmetine nasip ettim. Onlara ben namaz, oruç, hacc, zekat emredeceğim onların içinden bazıları benim emrettiğimden fazla namaz, oruç tutup, dudakları kuruyacak, gece kalkıp ibadet edecek. O Muhammed hürmetine bu makamları bir tek onlara nasip ettim, buyurdu. O zaman İsa (as) dedi ki;

– Yâ Rabbi! Keşke ben de Muhammed ümmetinden olup öyle çalışıp bu makamları kazansaydım, dedi. Allahu Teâlâ duasını kabul etti. O sebeple kâfirler kendini öldürmeye geldiler. Allahu Teâlâ kendini semaya çekti, kıyâmet yaklaşınca yeryüzüne inip Peygamber (sav)'in ümmeti olarak çok çok namaz, oruç, hacc zekat, gece ibadeti ile çalışıp ondan sonra ancak o makamı kazanacak.

(Sûre-i Nisa, Âyet 158-159)

Meâl'i: "Bilakis Allah, onu (İsa'yı) kendi (nezdi)'ne kaldırmıştır. Allah büyük izzet ve hikmet sahibidir.

Ehl-i Kitâb'tan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyâmet gününde de o, onlara şâhid olacaktır."

Hadis-i Şerif:

İsa (as)'nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Hepsi cehennemlik olur, birisi kurtulur. O kurtulan fırka Allahu Teâlâ'yı bir bilir. Peygamberimizi (sav) ahir zaman peygamberi olarak bilir. Kur'ân-ı Kerim'i, hepsini tasdik eder. Hasılı inanılacak her şeye bizim inandığımız gibi inanır. Allahu Teâlâ'nın şeriki, ortağı, oğlu, kızı yok der, aynı bizim inandığımız gibi inanır. O inananlara hem İsa (as), hem Peygamberimiz (sav) şahid olup, onları cehennemden kurtaracaktır. En çok cehennemde cezası miktarınca yanar, sonra cennete girer. Yalnız ehli kitap İsa (as)'nın dinindeniz der. Onlar da itikat var, amel yok, ahirette amel noksanlığı yüzünden ceza çeker. İnancı düzgün olduğu için en sonunda cennete girer. Hadis-i Şerif'te "Lâ ilâhe ilâllah diyen ebedi cehennemde kalmaz" buyuruyor.

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild  10, Hadîs no: 4040)

Manâ'sı: "... Ebu Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre:

Resûlullah (sav) iki parmağını (ki şehâdet parmağı ve orta parmağıdır) birleştirerek:

– Ben ve kıyâmet günü şu iki parmak gibi ba'solundum (yâni) peygamber olarak gönderildim." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" kitabı, Hadîs No: 830, Sayfa No: 453.)

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 64)

Manâ'sı: "... Ebû Hüreyre (ra)'den:

Demiştir ki: Birgün Resûlullah (sav) halk (ın yararlanması) için açık bir yere çıktıydı. Bir adam O'na gelerek:

– Yâ Resûlullah! İman nedir? diye sordu. Resûlullah (sav):

– "İman: Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, Allah'a kavuşmaya inanman, bir de son dirilmeye inanmandır." buyurdu. Adam:

– Yâ Resûlullah! İslâm nedir? diye sordu. Resûlullah (sav):

– "İslâm, Allah'a ibadet etmen. O'na hiç birşeyi ortak etmemen farz namazını dosdoğru kılman, farz kılınan zekâtı eda etmen ve Ramazan orucunu tutmandır." cevabını verdi. Adam:

– Yâ Resûlullah! İhsan nedir? dedi. Resûlullah (sav):

– İhsan, Allah'a O'nu görüyorsun gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu görmüyorsun da, O, şüphesiz seni görür" buyurdu. Adam:

– Yâ Resûlullah! Kıyâmet ne zaman kopacaktır? sorusunu sordu.

– Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir. Ve lâkin ben sana kıyâmetin alâmetlerinden haber vereyim:

Câriye, kendi sahibesini doğurduğu zaman işte kıyâmetin alâmetlerinden birisi budur. (Kim oldukları belirsiz) Koyun çobanları yüksek bina yapmakla yek diğeri ile yarıştığı zaman işte bu da kıyâmetin alâmetlerindendir. Kıyâmetin kopma zamanı Allah'tan başka kimsenin bilmediği beş şeye dahildir." buyurduktan sonra şu âyeti (Lokman Sûresi'nin 34. âyetini) okudu:

"Kıyâmetin kopma zamanı hakkındaki ilim, şüphesiz Allah indindedir. Gerçekten, yağmuru (dilediği vakit ve istediği yere) O, yağdırır. Kadınların rahimlerindeki yavruları (tüm durumlarıyla) O, bilir, hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez, hiç bir kimse nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah hakkiyle bilen ve hakkı ile haberdar olandır." (Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadis No: 4044; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2305; Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarîh, Cild 1, Hadîs No: 47; İmam Şa'râni, Ölüm, Kıyâmet, Ahiret, Hadîs No: 827, 859, 860, sayfa 449.)

(Sünen-i Tirmizi Cild 4, Hadîs No: 2303)

Manâ'sı: "Enes (ra)'den rivâyet edilmiştir; dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. "Yeryüzünde Allah Allah denilmeyinceye kadar kıyâmet kopmayacaktır" (Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 967; Hadis-i Şerif, REH No: 5922, 1723.).

Yeryüzünde Allah Allah diye zikrullah eden olduğu müddetçe kıyâmet kopmaz. Hiç zikreden ve Kâbe'yi tavaf eden kalmazsa kıyâmet kopar.

(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 51 (2906)

Manâ'sı: "... Ebû Hüreyre (ra) şöyle dedi: Resûlullah (sav) devs kabilesi kadınlarının kıçları (tekrar) Zu'l-Halasa puthanesinin etrafında (tavâf ederek) çalkalanmadıkça kıyâmet kopmaz" buyurdu.

Zu'l-Halasa, Yemen'in Tebâle mevkiinde, cahiliyet devrinde Devs kabilesinin ibadet edegeldiği bir put idi.

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 53 (157), s. 444)

Manâ'sı: "... Ebû Hüreyre (ra)'den Resûlullah (sav): "İnsan, diğer bir insanın kabrine uğrayıp da: "Keşke ben bu ölünün yerinde olsaydım!" diye temenni etmedikçe kıyâmet kopmaz" buyurdu.

( Ramuz’ul Ehadis, hadîs-i Şerif,  No: 5933, ve 5691; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm, Kıyâmet, Ahiret, Hadîs No: 738, sayfa No: 396.)

Kıyâmet yaklaştığı zaman sağ olan insanlar ölen insanlara imrenecek keşke ben de ölmüş olsaydım veya hiç olmasaydım, diye canından bezecek. Bu da günümüzde oluyor. Canından bezip intihar edenlerin sayısı gittikçe artıyor. Bilhassa Avrupa'da en zengin ailelerde de intihar ederek ölenlerin sayısı gittikçe artıyor. Bu da kıyâmet alâmetlerindendir.

(Sahîh-i Buharî, Tecrid-i Sarîh, Cild 1, Hadîs No: 54)

Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den:

Şöyle demiştir: Meclisin birinde Resûlullah (sav) huzurundakilere söz söylerken nâgehan bir a'rabî gelip "Kıyâmet ne zamandır?" diye sordu. Resûlullah (sav) (sözünü kesmeyip A'râbinin) "ne dediğini işitti, ama sualinden hoşlanmadı." Kimi de: "Belki işitmedi" diye hükmetti. Nihayet [Resûlullah (sav)] sözünü bitirince galiba "O kıyâmeti soran nerede?" diye (yani bunun gibi bir lafz ile) sual buyurdu. (A'râbi): "İşte ben, yâ Resûlullah" buyurdu. (Bunun üzerine) "Emânet zâyi edildi mi, kıyâmete intizâr et." buyurdu. Yine (A'râbi): "Emaneti zâyi etmek nasıl olur?" diye (tekrar) sorunca: "İş, nâ ehle tevcîh edildi mi, kıyâmet'e intizâr et." buyurdu. (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" Hadîs No: 858, Sayfa No: 465.)

Emanet olarak para, mal, eşya verdiğin adam emanete hıyanet eder, inkâr eder. Bu çoğalır, kıyâmet alâmetidir. Şimdi mahkemede suçu işleyen kendisine para verilip inkar eden, herhangi bir şeyi emanet verip alamayan, emaneti inkar eden gayet çoğalmıştır. Hatta bu öyle olacak ki, emanet verecek adamı bulamayacak dereceye geleceksin.

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 136 (2952))

Manâ'sı: "Aişe (ra) şöyle dedi: Bedevi Arablar Resûlullah'ın yanına geldikleri zaman ondan: Kıyâmet ne zaman kopacak diye kıyâmeti sorarlardı. Resûlullah da onlardan en genç olan bir insana bakar ve: "Eğer şu yaşarsa ona ihtiyarlık erişmeden üzerinize kıyâmetiniz kopabilir" buyururdu.

Peygamberimiz (sav) kıyâmetiniz diye ayırıyor. Kıyâmet kopma herkese ait. Kıyâmetiniz demek o gelenlere ikaz için söylenilen sözdür.

Nasreddin Hoca'ya kıyâmet ne zaman kopar dediler.

– Hangi kıyâmet buyurdu. Hoca da onların öğrenip amel etmek maksadıyla değil, latife maksadıyla sorduklarını biliyordu. Nasreddin Hoca:

– Karın ölürse küçük kıyâmet koptu, sen ölürsen büyük kıyamet koptu. Sen öldün, çocuklar yetim kaldı, ocağın söndü, elinin altındakilere baktığın kimselere kıyâmet koptu, demektir.

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 140 (2954))

Manâ'sı: "Ebû Hureyre (ra) hadîs-i Peygamber'e isnad ederek rivâyet etti ki: Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kişi sağmal devesini sağarken sağılan süt, süt kabının ağzına ulaşmadan kıyâmet kopar. İki kimse elbise alışverişi yaparlarken alışverişi henüz bitirmemiş vaziyetteler iken kıyâmet kopar. Kişi kendi su havuzunu düzeltirken henüz oradan çıkmadan kıyâmet kopar."

Deve sağarken, süt kabı dolmadan alışveriş yapılırken, su havuzu yaparken yani herkes işinde gücünde çalışırken kıyâmet ansızın kopar.

Ağlarım kati kati,

Kıyâmetin şiddeti,

Ol günün felâketi,

Şefâat ya Muhammed...



(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5594)

Manâ'sı: "Kıyâmet alâmetlerinin birisi de arabın helâk olmasıdır."

(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 968)

Manâ'sı: "Kur'ân ve Hacer-i Esved, yeryüzünden kalkmadıkça kıyâmet kaim olmaz (kopmaz)."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5937)

Manâ'sı: "Rükn ve Kur'ân (ortadan) kaldırılıncaya kadar kıyâmet kopmaz."

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4045)

Manâ'sı: "Enes ibn-i Mâlik (ra)'den şöyle demiştir:

Dikkat ediniz, ben size Resûlullah (sav)'den işittiğim öyle bir hadîs rivâyet edeceğim ki benden sonra hiçbir kimse onu [Resûlullah (sav)'dan işitmiş olarak] size rivâyet etmeyecektir. Ben o hadîsi (bizzat) Resûlullah (sav)'den kulağımla işittim.

(Âlimlerin ölmesi suretiyle) ilmin kaldırılması, cehaletin ortaya çıkıp çoğalması, zinânın yaygınlaşması, içkinin (alenî olarak) içilmesi ve elli kadının birtek erkek bakanı olacak derecede erkeklerin (sayısının azalıp) gitmesi ve kadınların (çoğunlukta) kalması şüphesiz kıyâmetin alâmetlerindendir."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4597)

Manâ'sı: "Dine önem verilmediği, kan akıtıldığı, zina zahir olduğu güzel yapılar inşa edildiği, kardeşler anlaşmazlığa düştüğü, Beyt-i Atik (Kâ'be) yandığı zaman sizin haliniz ne olacaktır."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4451)

Manâ'sı: "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, gökten taş yağsa mutlaka bir fahişe kadın veya münâfık bir adamın başına düşecek."

Demek ki: Münâfık ve fahişe (zina eden kadın) gayet çok olacak. Yine hadiste, âhir zamanda o kadar münâfık ve âlim çok olacak ki, yeryüzündeki insanların birisini geçersen o biri âlim çıkar. Âlimlerin birisi kâmil ise o biri münâfık çıkar. Yani Âlimlerin yarısı münâfık çıkar.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5943)

Manâ'sı: "Lût kavminin amelini helâl saymaları yüzünden, kavimlerin başları gökten (düşen) yıldızlarla ezilmedikçe kıyâmet kopmaz. (Bu onların üzerine gökten azap ineceğine kinayedir.)"

Yani Lût kavminin yaptığı zinâyı kendileri de yapacak, fakat o hiç ayıp olmayacak. Bu günümüzde var. İngiltere'de erkek erkek ile evlenebilir diye Avam Kamarasında hususi kanun çıktı. Hadîste de Lût kavminin amelini helâl, normal sayıp ayıplık, gizli-saklılık ortadan kalkacak demektir. Bu da günümüzde dediğimiz gibi olmuştur.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5710)

Manâ'sı: Nefsim yed-i kudretinden olana yemin ederim ki, fuhuş, cimrilik su yüzüne çıkmadıkça, emin olan hain, hain olan da emin sayılmadıkça (iyileriniz) vu'ul helâk olmadıkça tuhût (fakir ve cahilleriniz) görülmedikçe kıyâmet kopmaz.

– Vu'ul ve tuhut nedir? diye sordular.

– Vu'ul; insanların şereflileridir. Tuhut; insanların ayaklarının altındadır, onların kıymet verdiği  bayağı insanlardır. (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 864, Sayfa No: 466.)

Peygamberimiz (sav)'in okumuşluğu yok. Hiç bir âlim, hoca, bilgin adamdan en ufak bir ders görmemiştir. Arapçanın tümü çok geniş, çok lûgatlı ve en zengin bir lisandır. Onun için arapçada okumuşların bilginlerin lisanı, bir de avam lisanı vardır. Avam lisanı çok zayıf, basittir. Her çocuğun, çobanın ve herkesin konuştuğu lisandır. Okumuş kişilerin milyonda biri bile o geniş lûgat lisanını tam olarak bilemez. Lûgatları, arapça gramerinin tümünü bilmesi, çok büyük bir arabi ilme, çok büyük zekâya, çok uzun müddet onunla çalışması lazımdır. Peygamberimiz (sav)'in de hiç okumuşluğu yok, ömründe hocaya hiç gitmemiş. Kendinin konuştuğu adamlar normal arapça, avam lisanı biliyor. Peygamberimiz(sav) ashaba söylüyor, onlar anlamıyor.

– Ya Resûlullah bu ne demektir, diye soruyorlar. Peygamberimiz (sav) onun manasını onlara anlatıyor, onlar başka yerdeki adamlara söylüyor. En alim, en zengin, dil bilen adamlar duyunca hayret ediyorlar. Bunun hiç okumuşluğu yok, hiç bir hocadan ders almamış, bu kadar zengin lisanı nasıl biliyor, derlerdi. "Muhammed bu sözleri bilmez, gizliden ona bir öğreten var, dediler. Buna kim öğretir konuştuğu adamların hepsi avam, hepsi bilgisiz. Her bilginde bunları bilmeyeceğine göre buna hiç kimsenin öğretmediği kanaatına vardılar. Ayrıca yaşantısı edep, erkan, söz söyleme usulü yerinde ve zamanında hareket, söz, ilgi, bunlarda hiç kimsenin, hiç bir okumuşun, bilginlerin bilmediği yapamadığı incelikte yapıyor, derler. Yine de hayrete düşerlerdi. İşte tarikatın en büyük meyvası budur. Yunus Emre Hz. okumuşluğu yok, buluşları, kasidelerindeki nükteli sözlerini, hiç kimse söyleyemez. Veysel Karani Hz.leri, Ümmü Sinan Hz.'nin hiç okumuşluğu yoktu. Kendisi büyük meşayıh idi. Peygamberimiz (sav)'in hadiseleri çok büyüktür. Bunlara da bütün dünya hayret ediyor.

Bu hadîste ve bir çok bu gibi hadisleri de, Peygamberimiz(sav) söylüyor, ashap anlamıyor. Çünkü arapçanın lûgatı doksan bin kelam üzeredir. Onların bilgisi tahminen ancak yirmi, otuz bin kelam üzeredir. Doksan bin kelamı da ancak çok fazla okumuşların, çok az bir kimsesi bilebiliyor. Peygamberimiz (sav)'in bunu bilmesine bütün küffar alemi şaşırıyor. İşte bu hadîste de vuul ve tuhul nedir? diye soruyorlar. Peygamberimiz (sav) onlara cevap veriyor. Kur'ân'da en az zengin, en güzel, en kibar konuşmalar konuşulmuş, bunu Muhammed'in konuşmasına imkan yoktur, derler. Hadîs-i Şeriflerde yine aynı, onun için hayrete düşer, içinden çıkamazlardı. Kur'ân'ın ve hadîslerin misli onun için gelmez... Ahmed-i Ştak der ki:



Var ise Kur'ân'ın misli getirin,

Başınıza kül elende oturun, diyor.



(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2306)

Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edilmiştir; dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. "Yeryüzü, altın ve gümüş üstüvaneler şeklinde ciğer pare (define ve maden) lerini kusacaktır. (İşte şimdi madenleri, altın madenlerini çıkarıyorlar. Yer onları kusmuş oluyor.) Hırsız gelip "bunun yüzünden elim kesildi" diyecek, katil gelip "bunun yüzünden idam edildim" diyecek; akrabası ile alâkasını kesen gelip "bunun yüzünden akrabam ile alâkamı kestim" diyecek ve sonra o (yeryüzünün maden veya definesi)nden hiçbir şey almadan bırakıp geçecekler." (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 856, Sayfa No: 454.)

Yeryüzü define ve madenleri kusup dışarı çıkaracak. Bu maden ve defineler yeryüzüne çıkınca herkes haksız olarak ona sahip olmak isteyecekler. O yüzden de cezalandırılacaklar. Cezalanmayanlar da haksız olarak yine ona sahip olacaklar.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4452)

Manâ'sı: "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, kazandığı mala, helâlden mi, yoksa haramdan mıdır aldırış etmeyecek."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4453)

Manâ'sı: "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, fâiz yiyenden başka hiç kimse kalmayacak, fâiz yemezse bile tozundan kendisine isabet edecek."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 916)

Manâ'sı: "(Kıyâmet yaklaştığında) çok şiddetli harp ve dehşet vaki olduğu zaman Allah, Dımışk'tan arabların en şerefli ve en güzel ata binen ve silah kullanan Mevâli (adındaki) İshak (as) neslinden ve Şam (kürtlerinden) kabilesini gönderip onlarla bu dini teyid eder; zafere kavuşturur!"

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4454)

Manâ'sı: "İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, akılsızlardan söz sahibi emirler (kral, padişah) olacak iyi kimseleri seviyor gözüküp, kötülüklerine öncelik tanıyacaklar. Namazı vaktinde kılmayacaklar. Kim bu zamana erişirse, sakın insanların reisi, memur (vergi) toplayıcısı, hâzin (sultan vekili) olmasın."

Bilâl Babamın vaaz band’ından alınan hadîsler:

Hadîs-i Şerîf:

"Âhir zamanda ümmetimin hayırlısı üç dört evli köylerde kalır".

Yine Hadîs-i Şerîf:

"Âhir zamanda ümmetimin hayırlısı bir bölük mal ile dağ başında kalandır".

Yine Hadîs-i Şerîf:

"Âhir zamanda çarşıda gezen kadınların başları deve hörgücü gibi olur. Yolda giderken aynı devenin baktığı gibi bir sağına, bir soluna döner bakar. Siz o zamanda olursanız onların olduğu bölgede oturmayın." (Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretleri'nin vaaz bandından alınmıştır.)

Bu hadîslerin hepsinden anlaşılıyor ki bunların olduğu yerden uzakta olup bir bölük mal ile dağ başında kalan hakiki mü'mindir.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5596)

Manâ'sı: "Haine güvenilip doğruya ihanet edilmesi de kıyâmet alâmetlerindendir."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5936)

Manâ'sı: "Ehli beytimden bir adam yeryüzüne hakim oluncaya kadar kıyâmet kopmaz. Tam manasıyla hakim olacak, önceden zulûmle dolu olduğu gibi, dünyanın her tarafını adaletle dolduracak. Hükmü tam yedi yıl sürecek."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5920)

Manâ'sı: "İnsanlar, mescidlerde, birbirlerine karşı övünmedikçe kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5921)

Manâ'sı: "İnsanlar bol rahmete kavuştukları halde yerleri hiç bir şey vermeyecek. (Böyle bir vakte kadar) kıyamet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5595)

Manâ'sı: "Kişinin mescidin yanından geçtiği halde içinde iki rek'at namaz kılmaması, tanıdıklarından başkasına selam vermemesi, delikanlının yaşlıyı işlerinde koşturması kıyâmet alâmetlerindendir."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5600)

Manâ'sı: "Minberlerinizin hatibleri çoğaldığı, âlimlerinizin idarecilere meyil ettikleri zaman, haram olan şeyleri onlara helâl, helâl olanları da haram ederek arzularına göre fetva verdikleri zaman (yine) âlimleriniz sırf dinar ve dirhemleriniz için öğrettikleri zaman, bir de Kur'ân-ı ticaret vesilesi edindiğiniz zaman (bilin ki) kıyâmet yaklaşmıştır."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5685)

Manâ'sı: "Beni gerçekte gönderene yemin olsun ki, benden sonra ümmetim öyle bir zamanla karşılacak ki, o zamanda haram para kazanılacak, kanlar dökülecek, Kur'ân yerine şiirler okunacak."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5945)

Manâ'sı: "Kıyâmetten önce yüzyıl Allah'a, ibadet edilmeyecek de ancak ondan sonra kıyâmet kopacak."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 1610)

Manâ'sı: "Kıyâmet öncesi selamlaşmak hususi kişilerle olacak. Ticaret yaygın hal alacak, o kadar ki kadın bile ticarette kocasına yardım edecek. Akraba ile ilgi kesilecek, yalan şahitlik zuhur edecek, gerçek şehadette bulunulmayacak, kalem zahir olacak, katipler çoğalacak da eline kalem alan kitap yazacak." (Hadîs-i Şerif, REH No: 409, İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 845, Sayfa No: 461'de az değişiklikle rivayet edilmiştir.)

Onun için her kitab okunmaz, bâtıl mezhebler dediğimiz 72 mezheb İslâm'dan uzak ama kendilerine sorarsan en müslümanı, en iyisi onlardır. Âyete, hadîse uygun olarak yazılan kitap makbuldür, diğerleri bâtıldır. Ne kadar dini kitap olursa olsun, âyetle hadîsle yazılmamışsa bâtıldır.

İnsan zenginledikçe yaşlandıkça dünya hırsı, dünya sevgisi artar. O hırs ister ki hiç yapmasın asgariye düşürsün. Halbuki fitre, zekat sadakanın dışında infak, yedirmek, içirmek, dağıtmak. O da Allah'ın emridir. Malının fazlasını dağıtmanızı Allah emrediyor (Sûre-i Bakara, Âyet 267.) kendisi normalini yerine getirmeden kaçınıyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 4450)

Manâ'sı: "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kalbleri acem kalbleri olacak (riya ve kibirle dolu olacak.)

– Acem kalbleri ne demektir? diye sordular.

– Dünya sevgisi! buyurdu.

Adetleri ve gidişatları da Arap (bedevî) adeti olacak, ellerine bir rızık geçince onu hemen hayvana yedirecekler. Onlar cihadı zararlı, zekâtı da altından kalkılamayacak bir vergi kabul edecekler."

Ahlak-ı Zemime'nin en sonu ve hepsinin başı da dünya sevgisidir.

Şimdi apartmanın mâli değeri (satış kıymeti) üzerinden zekât verilmezmiş. Aylık geliri, senede ne tutuyorsa ondan zekât verilirmiş, öyle söylüyorlar. Çünkü apartman sahipleri dairenin(apartmanın) değerinden verirse çok para tutacak o da altından kalkılamayacak bir yükmüş gibi ağır geliyor. Hiç düşünmez ki, hepsini dünyada bırakıp kendine nasip oldu ise bir kefen ile gidecek; nasip değilse o da eline geçmeyecek. Allahu Teâlâ'ya hesap verecek. Zekatı çok verirsen cezası yok, mükafatı çok, az verirsen, hiç vermezsen mesuliyeti çok, cezası çok.

Peygamberimiz (sav) her şeyi Allahu Teâlâ on'a ayırdı. Dokuzu şundadır: Birisi diğer nastadır buyurdu. Cimrilik ondur, dünya sevgisi ondur, dokuzu acemde birisi sair nasta; hasetlik ondur, dokuzu ulemada birisi sair nastadır. Cömertlik ondur, dokuzu Afrika'da bir devlet ismi olacak (Sudan olsa gerek) onda birisi diğer bir nasta. Böyle on on devam ediyor. Bu hadîste de (acemlerin İran'lıların dünyayı çok sevip dünya malını Allah yolunda harcamayıp nekes, cimri, mıhrız olurlar diye buyuruyor.)

İnsanın yiyeceği şeyi hayvana yedirmesi harb zamanında harpten geri durup, kaçması, zekâtı da çok zor, altından kalkamayacak olarak kabul etmesi ve zekâtı verirken koyun veya keçiden koca, ihtiyar olanları zekât vermesidir. Malının hepsini böyle hesap eder. Karşısındaki bir adammış onu da kandırıyor zannı ile tam vereceğine az vermeyi gözü açıklık sayar. Bu da Allah'ın (cc) ağrına gelir. Fitresini, zekatını tamı tamına hesap edip, eksik vermeyen cimri, (mıhrız) sayılmaz, cömert de sayılmaz. Cömert, Allah'ın dediğinden kat kat fazlasını defalarca verendir. Cimri; Allah'ın dediğinden noksana düşürecek şekilde kısar, kısar, kısar. Herkes ilk bakışta bunun çok az olduğunu bilir. Tam veren cimrilikten kurtulur.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 1724)

Manâ'sı: "Ma'murelerin harab edilmesi, harabelerin tamir edilmesi, cihadın terk edilmesi, kişinin emanetleri devenin ağacı kemirdiği gibi kemirmesi; emanete hainlik etmesi kıyâmet alâmetlerindendir."

İyi yapılmış binaların şehirlerin harap olması, harbte bomba atıldığı zaman bu oluyor. Harabelerin tamir edilmesi, yıkılmış veya yıkılmaya yüz tutmuş binaları, eski eserleri koruma dernekleri turist çekmek için tamir ettiriyorlar. O zaman harb terk  edilir, dilde cihad olur, fiilen olmaz. Emanete hıyanet edenler çoğalır, bunların hepsi kıyâmet alâmetidir.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5941)

Manâ'sı: "Kalpler birbirini tanımaz, sözler birbirini tutmaz; aynı baba ve anneden olan kardeşler dinde anlaşamaz (hale) gelinceye kadar kıyâmet kopmaz."

Peygamberimiz (sav) buyuruyor. Kalpten kalbe yol gider. (Kitabımızda açıkladık.) Peygamberimiz (sav)'in kalbine Cebrail (as)' ın bildirmesini Hz. Ali (ra) kalbinde bildi. Bu nasıl oluyor diye Peygamberimiz (sav)'ye sordular. Peygamberimiz (sav): Bu hadîsi okudu. "Kalpten kalbe yol gider", Cebrail (as) benim kalbime söyledi. Benim kalbimdekini senin kalbin aldı.  Âhir zamanda ise bu böyle olmaz. Kalpler birbirini tanımadığı gibi birbirlerinin arkasında namazı kılmaz. Camilerini ayırır, sözleri birbirini tutmaz. Çünkü parti ayrı, görüş ayrı karşıdakinin görüşü âyete, hadîse ne kadar uygun gelse haklı, doğru olsa kendi görüşüne ters ise kabul edilmez. O biri de buna karşı öyledir. Aynı baba ve anneden olan kardeşler partisi ayrı islâmi görüşü ayrı oluyor. Vehhabî, Şii, Dar'ül harpçi gibi her kardeş bir fikir benimsemiş, anne ve babadan kardeş hem de müslüman. Ama görüşler birbirine ters oluyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5940)

Manâ'sı: "Zûhd (ve takvâ) kuru sözden, Vera (şüpheli olan şeylerden sakınmak) (bunlar basit) yapmacıktan ibaret oluncaya kadar kıyâmet kopmaz."

Allah için dünyayı terk edip herşeyi inceleyip tam çalışan zühd ve takva sahibi bunu yapmacıktan yapıyor, görünür. Kula beğendirir, Allahu Teâlâ'ya beğendirmez. Çünkü tam yapmıyor riya ve gösteriş dolu. Verada aynı şüpheliden sakınacağı yerde kesinlikle nehyedilenden, Allahu Teâlâ'nın yasakladığından sakınmıyor. O da yapmacık, o da uydurmadır. Halka müslümanlara gösteriştir. En iyisini yapıyor görünür en ufak şüpheliden sakınıyormuş gibi yapar, ama en büyüğünden sakınmaz.

(Ramuz’ul  Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5923)

Manâ'sı: "Zaman(lar) kısalıncaya kadar (yani) bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi, bir gün bir saat gibi, bir saat bir ateş tutuşması (gibi) kısalmadıkça kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif,  No: 411, İmam Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 682, Sayfa No: 374.)

Şimdiki fen zamanı kısaltıyor. Gideceği yolu otobüs, taksi, teyyare ile gidiyor. Zamanın mekana, mekanın zamana tebdil olması değilde, fen uzun zamanda yapılacak şeyi kısaltıyor. Telefon, telsiz, televizyon, radyo bunlar da aynıdır. Peygamberimiz (sav) bunların çıkacağını uzun zamanı kısaltacağını söylüyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 410)

Manâ'sı: "Kıyâmet yaklaştığında, müslümanın rüyası yalana çıkmayacaktır; en doğru rüyayı en doğru konuşanınız görecektir! Gerçek müslümanın rüyası, nübüvvetin kırk beş parçasından bir parçasıdır. Rüya üç kısımdır. Salih rüya; bu Allah'tan bir müjdedir. Hüzün veren rüya ki, bu da şeytandandır. Bir de kişinin kendi kuruntularından gördüğü rüya. Kişi hoşlanmadığı bir rüya görürse, kalksın okuyup üflesin, kimseye onu anlatmasın. Rüyada kendini bağlı görmeği sev, boyundaki bağdan hoşlanma. Rüyada ayaktaki bağ dinde sebattır. (Hadîs-i Şerif, REH No: 408.)

(Ramuz’ul Ehadis , Hadîs-i Şerîf,  No: 497)

Manâ'sı: "Kıyâmet yaklaşınca ölüm, ümmetimin iyilerini, sizin hurma tabağından iyilerini seçtiğiniz gibi seçer."

Kıyâmet yaklaşınca ümmetin içindeki iyiler ölmeye başlar. Seçilir. Seçile seçile yeryüzünde Ka'be'yi tavaf eden kalmaz. Zikrullah tamamen kesilir, unutulur. Hiç bir toplum halakayı zikir yapmaz. Allahu Teâlâ başlarına çeşitli müsibetler verir, yine ayıkmazlar. En sonunda Allahu Teâlä bir rüzgar estirir. Yaşlı ve ihtiyarların akıl baliğ olmamış çocukların hepsi ölür. Bir de "Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah" diyenlerin hepsi ölür, imanlı bir tek kişi kalmaz. Rüzgar hepsini öldürür. Yeryüzündeki insanlardan hiç bir mü'min müslüman kalmayınca sadece o kâfirler kalınca kıyâmet onların üzerine kopar. (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 689, 692, Sayfa No: 378.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1077)

Manâ'sı: "Kıyâmet kopması yaklaştığı halde insanların dünyaya karşı olan hırsları gitgide daha da artmaktadır. Allah'tan (her gün) biraz daha uzaklaşmaktadırlar."

Dünya malı, kazancı, sevgisi gittikçe artacak o artınca haliyle Allah sevgisi azalacaktır.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 6308)

Manâ'sı: "Salihler bir bir gidecek, geride arpa veya hurma molozları gibi yaramayanlar kalacak. Allah onlara kıymet verip aldırmayacaktır" (Hadîs-i Şerif, REH No: 6309.).

İyiler, ameli salih işleyenler, Allah'a sevgili olanlar, dünya yüzünden gidecek, geride seçile seçile yiyecek ekecek işe yarayacak hurma arpa (molozları) döküntüleri, işe yaramayanları gibileri kalacak. Onlara da Allahu Teâlâ acımaz. Kıyâmet onların başına kopar demektir.

(Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerîf, No: 3468)

Manâ'sı: "Kıyâmet alâmetleri birbiri ardınca çıkacak, tıpkı kopan boncuk dizisi gibi. Kıyâmet alâmetleri birbirini takip edecek ardı arası kesilmeden." (İmam Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 866, Sayfa No: 467.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5924)

Manâ'sı: "Kıyâmete kadar ümmetimden bir taife devamlı olarak herkese karşı galip bir durumda olacak; kendilerine dolap çevirenlere de yardım edenlere de aldırmayacaklar."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5935)

Manâ'sı: "Sığırlar gibi dilleri ile yiyen obur bir kavim gelinceye kadar kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5938)

Manâ'sı: "Yetmiş yalancı (peygamber) çıkıncaya kadar kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5939)

Manâ'sı: "Kişi elli kadının işini görünceye kadar kıyâmet kopmaz."

Büyük fabrika ve iş yerlerinde bulaşık yıkama, çamaşır yıkama gibi şeyler elektronik olarak yapılıyor. Bir kişi elli kadının yaptığı işi yapabiliyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5942)

Manâ'sı: "Kadına karşı olan kıskançlık (nefsâni yönden) aynı şekilde çocuk (lara) da duyulmadıkça kıyâmet kopmaz."

Kötü kadınlara karşı herkes birbirini kıskanır, zina ederler. Çocuklara karşı da aynı zinayı yaparlar demektir. Bu zamanemizde çok vardır.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 5601)

Manâ'sı: "Yağmurun çok bitkinin az, okuyucuların çok , fakihlerin az, emirlerin çok, eminlerin az olması da kıyâmet alâmetlerindendir."

Yağmur çok oluyor, bitkilerde hastalık oluyor, ilaçla zor kurtuluyor, Kur'ân okuyanlar çok; üzerinde durup onunla amel eden, sünneti Resûlullahı yapan, öğreten, gösteren az, padişahların ve cumhurreislerinin çok; onların içinde emniyet edilecek az olur. Bunlar kıyâmet alâmetlerindendir.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 6068)

Manâ'sı: "Hırsızlıktan beri olup malı çalınan kişi; töhmet içinde olacak, hatta bu hırsızdan daha suçlu sayılacaktır. (Kıyametin bir alâmetidir)"

Hırsız iftira edip adamı suçlu çıkaracak yalancı şahitleri ile malı çalınan hırsızdan daha fazla hakaret görecek. O da kıyâmet alâmetidir.

[Sahîh-i Müslîm, Cild: 8, Hadîs No: 39 (2901)]

Manâ'sı: "Bize Sufyân ibn-i Uyeyne, Fırât el Kazzâz'dan, o da Ebu'l Tufeyl'den tahdis etti. Huzeyfetu'bnu Esîd el-Gıffârî (ra) şöyle dedi: Bizler (kıyâmet hakkında) müzakere eder halde iken Peygamberimiz (sav) apansızın üzerimize çıkageldi ve: "Neyi müzakere ediyorsunuz?" diye sordu. Orada bulunan sahâbiler: "Kıyâmeti müzakere ediyoruz" dediler. Peygamberimiz (sav): "Sizler daha evvel on alâmet müşahede etmedikçe asla kıyâmet kopmayacaktır." buyurdu. Ve şunları zikretti: "Duhan (duman), Deccal, Dâbbe-tül-ard, güneşin mağribden (batıdan) doğması, İsâ Aleyhisselamın nuzûlü (yere inmesi), Ye'cûc ve Me'cüc'ûn çıkması, biri şarkta, biri garbta, biri de Arap yarım adasında olmak üzere üç husûf ya'ni arzın çöküntüsü. Bu alâmetlerin sonuncusu ise Yemen'den çıkıp da insanları toplantı yerlerine doğru önüne katarak süren bir ateştir. (Hadîs-i Şerif, REH No: 1371, REH No: 5932, REH No: 3040, Sünen-i İbn-i Mâce, Cild: 10, Hadîs No: 4055, İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 839, Sayfa No: 459.)

Duman, Deccal, Dâbbe-tül-ard (yer canavarı) güneşin batıdan doğması, İsa (as)'ın inmesi, Ye'cûc-Me'cûc (ufak ve gayet çok adamların çıkması), doğuda, batıda, Arabistan'da üç yer, yere çöküp kaybolacak, Yemen'den çıkıp insanları sürükleyip götüren bir ateş o da harptir. Yemen'den çıkan harp ilerleyip çok yere yayılacak.

(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4042)

Manâ'sı: "Avf ibn-i Malik el-Eşeai (ra) şöyle demiştir: Resûlullah (sav) Tebük savaşında deriden (mâmul) bir çadırda iken yanına gittim ve kapısının önünde durdum. Resûlullah (sav):

– (Çadıra) gir Yâ Avf buyurdu. Ben:

– Vücudumun tümüyle mi (gireyim)? Yâ Resûlullah, dedim O:

– Vücudunun tümüyle gir, buyurdu. Sonra:

– Yâ Avf kıyâmetin kopması yaklaştığı sıralarda (onun alâmetleri olmak üzere şu) aralıklı meydana gelecek altı şeyi belle:

1. Birisi benim  ölümüm buyurdu.

Avf, demiştir ki:

– O öyle söyleyince ben şiddetli üzüntümden perişan oldum. Sonra O, De ki:

Bu bir sonra (ikincisi)

2. Kudüs'ün fethi

3. Sonra (üçüncüsü) içinizde meydana gelecek ve Allah'ın onunla sizin  çoluk çocuklarınızı ve nefislerinizi şehid edip amellerinizi temizle-

leyeceği bir hastalıktır.

4. Sonra (dördüncü) içinizde (çokça) mallar olur. Hatta bir adama (karşılıksız) yüz dinar (altın) verilir de o (bunu az görüp) öfkelenmeye başlayacaktır.

5. (Beşincisi) aranızda meydana gelecek öyle bir fitne ki, içine girmediği bir müslüman evi kalmayacaktır.

6. (Altıncısı) Sonra sizinle Ben-î Esfer arasında sulh olacak. Bilahare onlar barış andlaşmasını bozarak size hıyânet edecek ve her bayrağın altında oniki bin kişilik kuvvet olmak üzere seksen kumandan bayrakları altında üzerinize yürüyeceklerdir", buyurdu

(Sahîh-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 8, Hadîs No: 1313, Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerif, No: 1017, 3695, 3696, İmam Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 761, Sayfa No: 417.)

(Sahîh-i Müslîm, Cild 8, Hadîs No: 8 (2884))

Manâ'sı: "Aişe (ra): Resûlullah (sav) uykusu içinde irkilip sıçradı. Biz:

– Yâ Resûlullah sen uykun içinde şimdiye kadar yapar olmadığın bir şey yaptın dedik. Bunun üzerine kendisi:

– "Hayret verici bir hadise gördüm. Ümmetimden bir takım insanlar Kâ'be'ye sığınmış bir adam sebebiyle Kâ'be'yi kasdederek geliyorlar. Nihayet onlar Beydâ'ya ulaştıkları zaman yere batırıldılar." buyurdu. Biz:

– Yâ Resûlullah! Şüphesiz ki yol bir çok insanları bir araya toplayabilir. (Onlar ne olacak?) dedik. Resûlullah:

– "Evet, onların arasında bilerek bu işe kasdedip gelenler, icbar edilerek götürülenler ve onların kafilesinden olmayan diğer yolcular da vardır. Bunların hepsi bir helâk ile helâk olacaklar da kıyâmet gününde çeşit çeşit çıkış yerlerinden çıkacaklar. Allah onları niyetlerine göre diriltecektir." buyurdu.

(Sahîh-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 9 (2885)

Manâ'sı: "Usâme (ra)'den (şöyle demiştir): Peygamberimiz(sav) yüksek bir mahalden Medine evleri arasında yükselen köşklere baktı da sonra: "Benim görmekte olduğum helâk yerlerini sizler görebiliyor musunuz? Ben evlerinizin aralarına dökülen fitne ve felaket mahallerini, şiddetli yağmur sellerinin açdığı yaralar gibi görüyorum." buyurdu. (İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 671, Sayfa No: 368.)

(Sahîh-i Buharî, Tecrid-i Sarih, Cild 5, Hadis No: 696)

Manâ'sı: "Adiyy İbn-i Hatêm (i Tâî) (ra)'den şu haber rivâyet edilmiştir:

(Bir kere) ben, Resûlullah (sav)'in yanında iken Huzûru Saâdete iki kişi geldi. Bunun birisi (ortalığın) fakr-û ihtiyâcından yana yakıla bahsediyordu. Öbürüsü de yol kesildiğinden (emniyet ve asayiş bulunmadığından) şikayet etmişti. Resûlullah (sav) (bunlara cevap verip) buyurdu ki:

– Amma kat'-ı tarîk mes'elesi: (çok sürmez), az sonra sana bir zaman gelir ki, o vakit ticaret kervanı kimsenin himaye ve kefâletine muhtaç olmayacak ta Mekke'ye kadar çıkar (gider). Ortalığın müzayakasına gelince: Sizin biriniz (elinde) sadakasıyla (kapı kapı) dolaşıp da kendisinden bu sadakayı kabul edecek bir kimse bulamayacak bir halde müreffeh günler gelmedikçe kıyâmet kopmaz. Sonra sizden biriniz (âhirette) Allahu Teâlâ'nın Divân-ı Sübhânîsinde muhakkak durur. Hem de Allah ile kendi arasında ne bir hicab, ne de Allah kelâmını tercüme edecek bir tercüman bulunmayarak duracaktır. sonra Cenâb-ı Mevlâ o kula:

– Sana ben mal vermedim mi? diye her halde sorar. O kul da:

– Evet, (verdin Allah'ım) diye muhakkak cevap verir. Sonra Hakk Teâlâ:

– Sana ben Peygamber göndermedim mi? diye elbette sorar. O kul da:

– Evet (gönderdin Rabbim) diye şüphesiz cevab verir. Bu halde o kimse sağına bakar, Cehennem ateşinden başka birşey göremez. Sonra soluna bakar, cehennem ateşinden başka bir şey göremez.

Ashâbım! Şimdi sizin her biriniz tek bir hurmanın yarısı ile bunu da bulamazsa güzel sözle olsun kendisini cehennem ateşinden korusun!" (İhyau Ulumi'd-din, Cild 4, Hadîs No: 658, Sayfa No: 932, Hadis-i Şerif, REH No: 5927.)

(Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarîh, Cild 9 Hadîs No: 1468)

Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyete göre, Resûlullah (sav):

"Kıyâmet kopmaz, ta ki siz Arablar yabancı milletlerden Hüz ve Kirman halkı ile mühârebe etmedikçe" demiş (ve bu iki iklim halkını) yüzleri kırmızı, burunları basık, gözleri küçük, yüzleri –deri üstüne deri kaplanmış kalkanlar gibi– kalın etli, ayakkabıları da yün (keçe-çarık) diye tavsif buyurmuştur." (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 5930-5931, İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" Hadîs No: 769, Sayfa No: 423.)

(Kenzü'l-İrfan, Hadîs No: 969)

Manâ'sı: "Ahirzamanda bir takım âbid (ibadetçi) zuhur eder ki, faraiz-i diniyyesini (dini farzların) olsun öğrenmemiştir. Kezalık (aynı şekilde) bazı kurraya (ilimle uğraşanlara) tesadüf olunur ki fısk ile âlûdedir (bulaşık haldedir) (fasık alim olur)." (Hâkim, müstedrek, IV, 315.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5929)

Manâ'sı: "Yahudilerle çarpışmadıkça, hatta taş "İşte Yahudi arkamdadır, öldür onu!" demedikçe, kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerîf,  No: 5944)

Manâ'sı: "Çocuk isyankar, yağmur sıcak olmadıkça, kötüler yaygın hale gelmedikçe, iyilere kızılmadıkça, küçük büyüğe saygısız olmadıkça, kötü kişi namuslu kişiye karşı cüretkar olmadıkça kıyâmet kopmaz." (İmam-ı Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 862, Sayfa No: 466.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5947)

Manâ'sı: "İblis, âlimlerin kılığına girerek; falanoğlu falan bana Allah'ın Resûlünden şöyle şöyle nakletti, deyip yolda dolaşıncaya kadar kıyâmet kopmaz."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 751)

Manâ'sı: "Şamlılar fesada uğrayınca artık sizde hayır yoktur. Kıyâmet kopuncaya kadar, ümmetimden bir taife (daima) muzaffer olacaktır, onlara entrika ve hile dolapları çevirmek isteyenler onlara bir zarar veremeyeceklerdir."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf, No: 1608)

Manâ'sı: "Kıyâmetten önce bir takım kıtlık yılları vardır. O yıllarda, emin (doğru) olan kişi itham edilecek, hain kişi emin kabul edilecek, yalancı kişi doğrulanacak, doğru söyleyen yalanlanacak, o devirde Ruveybize söz sahibi olacak. O taraftakilerden biri tarafından:

– Ey Allah'ın Resûlü, Ruveybize nedir? diye soruldu. Allah'ın Resûlü:

– Âmmenin (yani devlet) işinde konuşma yetkisi olan beyinsiz kişidir, buyurdular." (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1577, İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 669 Sayfa No: 367.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1611)

Manâ'sı: "Kıyâmetten önce karanlık geceler gibi fitneler zuhur edecek, o devirde kişi sabahleyin mü'min kalkacak, akşamleyin kâfir olacak, akşam mü'min olarak yatacak sabahleyin kâfir olarak kalkacak. O fitneler zamanında oturan, ayakta durandan, fitne zamanında ayakta duran yürüyenden: fitne hengâmesi sırasında yürüyen koşandan hayırlı olacak. Binâenaleyh, yaylarınızı kırınız; okun kirişlerini koparınız, kılıçlarınızı taşa çarpınız. O fitnecilerden biri herhangi birinizin evine girerse o Adem oğlunun iki çocuğunun en iyisi olmaya çalışsın. (yani o zamanda evinizin köşesinden ayrılmasın) (Hadîs-i Şerif, REH No: 5740, İmam-ı Şa'râni, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Hadîs No: 684 Sayfa No: 375.)

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 5597)

Manâ'sı: "Kötü komşuluk, akrabadan alâkayı kesmek, cihâd etmemek, dinle dünyalık edinmek, kıyâmet alâmetlerindendir."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 3727)

Manâ'sı: "Benden sonra bir çok fitneler zuhur edecek, onlardan biri de Ehlâs fitnesidir. O fitnede harp (ve) kaçış olacak. Ondan sonra daha şiddetli bir fitne baş gösterecek. Sonra bir fitne daha... İşte fitne bitti, dendikçe, bitmeyecek, yine devam edecek. İçine girmedik ev kalmayacak; bulaşmadık hiç bir müslüman da görülmeyecek. Bu fitne Ehl-i beytimden bir müslüman (Mehdî) nın çıkmasına kadar devam edecek."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 3093)

Manâ'sı: "Benden sonra size dört fitne gelecektir, dördüncüsü sağırlık ve körlüktür! Bu ümmetime öyle bir belâ getirecekki, (bu belâ) onları yılan gibi kıvrandıracak; dine uygun olan prensipler inkâr edilecek, uygun olmayanlar kabul görecek. Kalbleri aynı bedenlerin öldüğü gibi ölecek."

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerîf,  No: 1431)

Manâ'sı: "Bir fitne gelecek (tüm) kulları berhava edecek, ancak âlim ilmi sayesinde ondan kurtulacak."