Hz. Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz. Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2016 Cumartesi

Hz. İsa ve Mehdi Geldimi Onları Nasıl Tanıyacağız

Hz. İsa ve Mehdi Geldimi Onları Nasıl Tanıyacağız


Kırkıncı hocaefendi, sık sık gündeme gelen ve polemiklere konu olan her iki meseleyi Kur'an-ı Kerim, Hadis ve Risale-i Nur'dan yaptığı izahlarla açıkladı.

Hz. Meryem’in oğlu olan ve Allah’ın bir mucizesi olarak babasız dünyaya gelen Hz. İsa, (a.s) Cenab-ı Hakk’ın seçkin kıldığı, dört büyük kitaptan biri olan İncil-i Şerif sahibi ulu’l-azim bir peygamberdir.

Hz. İsa Allah’ın Resulü, mahlûku ve memlüküdür. Allah, ona mevhibelerin en âlisi olan risaleti bahşetmiştir. O da diğer insanlar gibi ibadetle mükellef kılınmış, bunu en büyük bir şeref telakki etmiş, Cenab-ı Hakk’ı büyük bir iştiyak, muhabbet ve hayretle tazim ve tebcil etmiştir.

Geçmiş bütün peygamberlerin yaptığı gibi, Hz. İsa da ümmetini, Cenab-ı Hakk’a iman etmeye, O’nun rızasını kazanmaya, sevip sevdirmeye, O’ndan korkup günahlardan ve kötülüklerden sakındırmaya ve salih amellerde bulunmaya davet etmiş, dünya hayatının fani olduğunu hatırlatmış, ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarından hesaba çekileceğini bildirmiştir.

Hıristiyanlar Allah’ın varlığına inanmakla beraber, Papazları Allah’ın yeryüzündeki vekilleri olarak görür ve onun günahları bağışlayabileceklerine inanırlar.

Hıristiyanların bir kısmı teslis gibi batıl inanışlara sapmış, kimisi Hz. İsa’yı hâşâ, Allah’ın oğlu olarak görmüş, bir kısmı da ona ulûhiyet sıfatı vererek dalalete düşmüşlerdir. Halbuki Hz. İsa da bir beşerdi, yerdi, içerdi ve uyurdu. Yiyip içen, doğup ölüme ve zevale mahkûm olan, hâşâ, ilah olur mu? Bu husus bir ayette şöyle ifade edilir: “Meryem oğlu İsa Mesih sadece bir Resuldür. Nitekim ondan önce de birçok elçi gelip geçmiştir. Onun annesi de çok dürüst, son derece iffetli bir hanımdı. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi.”[1]

Aynı şekilde Yahudiler de “Hz. Üzeyir’e Allah’ın oğlu” diyerek sapıklığa düşmüşlerdir. Böyle bir Allah inancı olur mu hiç? Böyle bir iman nasıl makbul olabilir? Demek ki, onlar Cenab-ı Hakk’ı Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gibi bilemediler ve hakiki manada tanıyamadılar. “İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.” Allah’a Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav.)’in ders verdiği gibi inanmak ve öyle itikat etmek lazımdır ki, makbul ve kâmil bir iman olsun. Zira “Allah’ı bilmek, O’nun varlığını bilmenin gayrısıdır.”

Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu veciz ifadeleriyle şöyle ifade etmektedir:

“Hâlbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve "Lâ ilahe illallah" kelime-i kudsiyesine, hakikatlarına iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikatı onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.”[2]

Hz. İsa’nın (a.s) doğumu, hayatı ve Allah katına yükseltilmesi hep mucizevî bir şekilde olmuştur. Bu büyük peygamberin hayatı Kur’an'da ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı('ol' emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur.”[3]

Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır: “Hani Melekler, şöyle demişti "Ey Meryem! Doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”[4]

Diğer bir ayette de şöyle buyrulur: "Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu (yaratılışı bakımından) Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol” dedi. O da hemen oluverdi.”[5]

Bu ayette iki peygamber arasındaki bazı benzerliklere dikkat çekilmiştir. Allah Hz. Âdem’e "Ol" demiş ve O da yaratılmıştır. İşte Hz. İsa'nın ilk yaratılışı da Allah'ın "Ol" demesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Âdem (a.s) anne ve babasız, Hz. İsa ise babasız olarak yaratılmıştır. Evet, her şeye kadir olan Cenab-ı Hak, insanı isterse Hz Âdem gibi ana- babasız yaratır, isterse Hz. İsa’yı yarattığı gibi babasız yaratır, isterse anne ve babayı vesile ederek yaratır. Zira“O, yaratmanın her çeşidini bilir.”[6]

Bu iki peygamber arasındaki diğer bir benzerlik ise, Hz. Adem'in cennetten yeryüzüne indirilmesi, Hz. İsa'nın da ahir zamanda semavattan tekrar yeryüzüne indirilmesidir.

Hz. İsa Vefat etmedi mi? Eğer vefat etmediyse o tekrar yeryüzüne inecek mi?

Kur’an-ı Kerim'de Hz. İsa'nın Allah katına yükseltildiği ve bir benzerinin, o zannedilerek öldürüldüğü haber verilmiştir. Bu hakikat bir ayette mealen şöyle ifade buyrulur: “Ey İsa! Şüphesiz, seni ben vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim…”[7]

Başka bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır: “Oysa O’nu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. O’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. O’nu kesin olarak öldürmediler.”[8]

Bir başka bir ayette de şöyle buyrulur: “İnkarcılar onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır, ama Allah bu tuzağı bozmuştur.”[9]

Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. İsa hayattadır, ruhu henüz kabzedilmemiş ve eceli gelmemiştir. O’nun dünyada göreceği daha birçok hayırlı ve mühim işleri vardır. Yeryüzüne inecek ve vazifesini ifa ettikten sonra o da her nefis gibi vefat edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri hayat tabakalarını anlatırken Hz. İsa’nın vefat etmediğini, O’nun üçüncü tabaka-i hayatta bulunduğunu şöyle ifade eder: “Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar.” [10]

Hz. İsa'nın ahir zamanda ikinci kez bir mucize olarak yeniden dünyaya geleceğine dair ayet ve hadisler mevcuttur. Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inecek olmasından dolayı O, gerek Müslümanlar ve gerekse Hıristiyanlar tarafından büyük bir merakla ve heyecanla beklenmektedir.

Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi ahir zamanın ikinci devresi ve kıyametin büyük bir alameti olacaktır.

Peygamber Efendimiz (sav.) bir hadis-i şeriflerinde; “On büyük alamet vuku bulmadıkça kıyamet kopmayacaktır…buyurmuş ve bunlardan birisinin de “İsa bin Meryem’in çıkması…”[11] olduğunu ifade etmiştir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise, “Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır.”[12] buyurmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Hadîs-i sahihte rivayet edilen: Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini imanı zaîf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz.” buyurarak, şöyle izahta bulunur:

“Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.”[13]

Hz İsa Niçin Gelecek?

Peygamber Efendimiz (sav)’den sonra peygamberlik kapısı kapandığından Hz. İsa (a.s), yeni bir şeriat getirmeyecek, Kur’an'a ve sünnete tabi olacak, onlarla insanlığı irşad edecek, Kur’an ve imanın ulvi hakikatlerinin ve eşsiz güzelliklerinin tüm dünyaya yayılmasına vesile olacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri ahir zamanda yeryüzüne ikinci defa gelecek olan Hz. İsa’nın (as) vazifesini şöyle ifade eder:

“Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi’ olur.” diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”[14]

Hz. İsa’nın namazda Mehdi’ye tabi olması, O’nun koyduğu düsturları kendine rehber edip, onlar ile irşadını yapmasıdır. “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür. Yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.”[15]

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Hz. İsa ile Hz. Mehdi ortak fikrî mücadeleleri ile Deccalı ortadan kaldıracaklar, iman hakikatlerini dünyaya yayacak ve tüm inananların huzur ve saadetlerine vesile olacaklardır. Bugün Avru’panın birçok yerinde Müslüman olanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Müslüman olanlar da genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta birçok Papaz’ın da Müslüman oldukları bilinen bir hakikattir. Artık Hz. İsa’ın da ayak sesleri duyulmak üzeredir.

Hz. İsa Nasıl Tanınacak? Herkes onu tanıyabilecek mi?

Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi şöyle izah etmektedir: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. O’nun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” [16]

Demek ki, Hz. İsa'nın yeryüzüne indiğini herkes değil, yakınında bulunan bazı kimseler 'imanın nuru' ile bileceklerdir.

Allah’ın seçip gönderdiği her mübarek peygamber gibi, Hz. İsa da üstün ahlakın bütün vasıflarını taşır. Onu diğer insanlardan ayıran en belirgin özellik, onun yüksek şahsiyeti olacaktır. O’nun sahip olduğu kuvvetli imanının nuru yüzüne yansıyacaktır. Onu görenler müstesna bir insanla karşılaştıklarını anlayacaklardır.

Allah, diğer tüm elçilerine olduğu gibi, Hz. İsa'ya da yardım edecek ve onun ne kadar emin bir insan olduğunu zamanı geldiğinde insanlara gösterecektir. Allah'ın elçisi Hz. İsa'yı bekleyen müminler için yol gösterici bir başka işaret de onun her işinde muvaffak olmasıdır.

Bazı kimseler; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifini delil göstererek Hz. İsa’nın Mehdi olduğunu söylüyorlar. Mehdi ile Hz. İsa aynı kişiler mi?

Hz. İsa ile Mehdi ayrı ayrı zatlardır. Mehdi, Hz. Peygamber’in (sav.) neslinden gelecek, İslam âlemi içinde bulunacak, iman hakikatlerinin ve sünneti seniyyenin ihyasına çalışacaktır. Hz. İsa ise, Hıristiyanlık âlemi içinde bulunacak, dinsizlik cereyanları ile mücadele edip, onları mağlup edecektir.

Her asırda büyük mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da mehdi-i azam gelecek ve en büyük bir tecdit hareketinde bulunacaktır.

İbn-i Macede yer alan; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifine muhaddisler şöyle mana vermişlerdir: “Buradaki Mehdi kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamber Efendimizden (sav.) sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise Hz. Peygamber (sav.)’in evladından bir zattır. Ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata, hem de itikadi yönden büyük bir tehlikedir. Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahzuru yoktur. Ama Hz. İsa (as.) meselesi böyle değildir. Peygamber olan bir zâtın peygamberliğini inkâr veya peygamber olmayan bir kimseye peygamberlik izafe etmek insanın itikadına büyük zarar verir. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in evladındandır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Mehdi benim neslimdendir. Fatıma’nın evlatlarındandır.”[17] buyurmaktadır. Şu hâlde Mehdi’nin anne ve babası bellidir. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir. Buna rağmen bazı kimselerin böyle korkunç bir yanlışa ve büyük bir tehlikeye nasıl düştüklerini anlamak mümkün değildir.

Hz. İsa (as.), Hıristiyanlığın ıstıfasında yani safiyete erişmesinde, teslisten kurtulup tevhide ulaşmasında vazife görecektir. Onun için Hz. İsa’yı İslam âleminde değil, Hıristiyan âleminde aramak gerekir. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri, “Hz. İsa’nın Hıristiyan ruhanileri arasında bir âlim olarak faaliyet göstereceğini” ifade eder.

Bir İslâm ülkesinde irşad vazifesi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in varisleri olan büyük müçtehid, mürşit ve âlimlere aittir. Hz. Mehdi de irşat vazifesini İslam âleminde devam ettirecektir. Hz. İsa’nın görevi ise, Hıristiyan âlemi içinde olacak ve onları teslis inancından yani üç ilah safsatasından (Allah, Hz. Meryem, Hz. İsa) kurtarıp, onların bütün kâinatın Halık-ı Zülcelaline ve bir olan Vacibül Vücud hazretlerine inanmalarına vesile olacak ve böylece onları tevhid inancına kavuşturacaktır. Evet, Hz. İsa ile ilgili bütün gerçekler Kur’an’da ve hadislerde açıkça ifade buyrulduğu halde, günümüzde bazı kimselerin, hayranlık duydukları ve aşırı muhabbet besledikleri zatların Hz. İsa olduğunu iddia etmeleri itikadî bakımından büyük hata ve çok tehlikeli bir durumdur.

Bu vesileyle burada bir hatıramı nakletmek istiyorum:

1960’lı yıllar idi. Her hâlinden meczup olduğu anlaşılan bir zat, üst üste iki gün gelip akşam namazını medresemizde kıldı, fakat tesbihata durmadan çıkıp gitti. Arkadaşlara o zatın kim olduğunu sordum, tanımadıklarını ve ilk defa gördüklerini söylediler. Aynı kişi üçüncü gün akşam namazına yakın yine medreseye geldi ve bana; “Malatya’dan geldiğini, mürşidinin fevkalade bir makama sahip olduğunu söyledi.”

Ben de kendisine: “Senin mürşidin Kutup mu?” diye sordum. “Hayır” dedi. Peki; “Gavs mı?” dedim, yine “Hayır” diye cevap verdi. “O hâlde senin mürşidin Mehdi’dir” dedim. “Hayır, ondan da ileri.” deyince ben de: “Ümmet-i Muhammed içinde Mehdiyetten daha ileri bir makam bilmiyorum. Mürşidinin makamını söyle de bilelim.” dedim.

Bunun üzerine: “Bunu sana sır olarak söylüyorum, benim mürşidim Hz. İsa’dır” dedi. Ben hiçbir şey söylemedim. Akşam namazına Osman Demirci Hoca, Hacı İshak, Hacı Musa ve Mehmet Şercil Ağabeyi geldiler. Namazdan sonra misafiri onlarla tanıştırdım ve bana söylediklerini onlara da anlatmasını istedim. Onlar meseleyi öğrenince hayrette kaldılar ve benim ona ne cevap vereceğimi merak etmeğe başladılar. Ben kendisine dedim ki; “Benim, şimdiye kadar sana ne zararım dokundu, benden ne kötülük gördün?” Adam birden hayret etti ve “Estağfirullah hocam, senden ne kötülük görebilirim ki.” dedi.

“O hâlde niye benim imanımı tehlikeye atmaya çalışıyorsun” dedim. Adam iyice şaşırdı. Bu kez kendisine şunu sordum: “Mürşidinin annesini, babasını tanıyor musun?”. “Elbette, tanıyorum” dedi. Çocuğu da var mı?” diye sordum. “Üç oğlu var.” diye cevap verdi. “Peki, hiç düşünmedin mi? Hazret-i İsa’nın annesi Hazret-i Meryem idi, babası yoktu, kendisi hiç evlenmemişti, dolayısıyla çocuğu da yoktu. Bu hakikatler ortadayken, sen nasıl olur da mürşidine –Maazallah- Hz. İsa diyebiliyorsun? Bu ne acip bir iddia, nasıl bir safsata”

Adam benim bu konuşmamadan çok mahcup oldu ve hemen tövbe etti. Daha sonra kendisine: “Mürşidin kendisi mi Hz. İsa olduğunu söylüyor?” diye sordum. “Hayır, dedi, kendisi katiyen kabul etmiyor. Yalnız arkadaşlarımızdan birisi rüyasında onu Hz. İsa olarak görmüş.” dedi.

Bu kez ona; “Peki hiç rüya ile amel edilir mi? Hem de biraz önce söylediğim hakikatler ortada iken.” dedim.

Şeytanın bir rüya ile bu kadar insanı nasıl iğfal ettiğine, hakikatleri nasıl gizlediğine hepimiz hayret ettik.

Evet, zaman zaman kendisinin yahut mürşidinin Hz. İsa veya mehdi olduğunu iddia edenler oldu ve bundan sonra da olacaktır.

Her asırda Mehdi var mıdır? Mehdi bir tane midir? Sizce mehdi gelmiş midir? Bazı kimseler Mehdi’nin henüz gelmediğini söylemektedirler? Mehdi hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Bu mühim mesele asırlardan beri herkesin hayalinde dolaşmakta ve Mehdi’nin gelmesi merakla beklenmektedir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de mehdilik iddiasında bulunanlar olmuştur. Bazı kişiler tabi oldukları veya aşırı hüsn-ü zan besledikleri zatları mehdi ilan etmekte; bazı kimseler de Hz. İsa ile mehdinin aynı kişiler olduğunu iddia etmektedirler.

Daha önce de arz ettiğim gibi, mehdi olmayan birisine mehdi demenin yahut dememenin itikadî bakımdan hiçbir mesuliyeti yoktur. Mehdi olmayan bir zata mehdi demek veya mehdi olan bir zatın mehdiliğini kabul etmemek imani bir mes'ele değildir.

Mehdi, yol gösteren ve hidayete vesile olan demektir. Bu tarif çerçevesinde, geçmiş büyük zatlardan Seyyid Ahmed-üs Sünusî, Seyyid İdris, Seyyid Yahya, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Seyyid Ebulhasen-i Şazelî, Seyyid Ahmed-i Bedevi ve Şah-ı Nakşibendi gibi maneviyat âleminin sultanları, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuşlar ve bu ulvi vazifeyi hakkıyla ifa etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (sav.)’in haber verdiği ahir zamanda gelecek ve evlad-ı Resûl’den olacak olan Mehdi-i Azam, manevi mücahedesiyle kıyamete kadar gelecek insanların irşadına vesile olacak, ehl-i dalalete ve zalimlere karşı metin bir irade ve büyük bir sabır ile mücadele edecek ve davasında biiznillah muvaffak olacaktır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatacak, ehl-i beytimden insanların hidayetine vesile olacak olan o Mehdi’yi gönderecektir.”[18]

Hz. Mehdi’den evvel yeryüzü zulüm ve ahlaksızlıkla dolduğu halde, O’nun zamanında adalet, huzur ve saadet hâkim olacaktır. Malumdur ki, peygamber olan bir zat tebliğ vazifesini gizleyemez. Onu ilân etmekle mükelleftir, zira onların sıfatlarından biri de tebliğdir. Hz. Mehdi ise, mehdiyetini ilana memur değildir. O sadece irşat vazifesini ifa etmekle mükelleftir. İmam-ı Şarani’nin de ifade ettiği gibi, “Mehdi-i Azam Kur’an’a, imana ve âlem-i İslâm’a yaptığı icraatlardan ve hizmetlerinden tanınacaktır.”

Mehdi-i Azam, hak ve hakikati anlayıp anlatmada ziyadar bir yıldız gibidir. İnsanlara karşı son derece şefkatlidir. Fertler arasında muhabbeti temin eder. Kötü ahlaklardan içtinapla beraber söz ve fiillerinde Kur’an ve sünnet üzere hareket ederek kalbini ve latifelerini muhabbettullah ile tezyin eder. Rehber olduğu müntesiblerini, marifetullahta terakki ettirmenin yolunu ve adabını çok iyi bilir. Kur’an ve sünnetten iktibas ettiği nur ve feyiz ile tabilerini marifet ve muhabbet-i İlahiyede en âli derecelere ulaştırır.

Bediüzzaman Hazretleri; “Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor,” buyurduktan sonra ahirzamada gelecek olan Mehdi-i Azam’ın özelliklerini şöyle ifade eder:

“… âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”[19]

Ahir zamanda gelecek olan Mehdi-i Azam, selefdeki mürşitlerin ve mücedditlerin hakiki bir vârisidir. Bir Arap şiirinde denildiği gibi, ‘Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.” İşte bu hal, ahir zamanda gelecek olan o zatta tecelli edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri, Mehdi-i Azam’ın vazifesini de şöyle ifade eder:

“Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akâranesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.” [20]

Mehdinin asıl hizmetinin ve fütuhatının manevi kılıç tabir edilen ilim ile, hikmet ile, tebliğ ile ve irşat ile olacağı yukarıdaki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır. Üstad, yine aynı eserinde şöyle buyurmaktadır:

“Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek…. bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.”

Evet tarihe atf-ı nazar edildiğinde milletin fazileti, ahlakı ve irfanı için gayret gösteren, kalplere hayat bahşeden ve ruhlara nesim-i hidayet estiren ve insaniyet semasında yıldız gibi parlayan başta aktab-ı Erbaa olan Abdülkadir Geylâni, Ahmed er Rüfai, Ahmed Bedevi, İbram-i Dusuki olmak üzere Şah-ı Nakşibendi gibi kutupların, gavsların, ariflerin, yüzyirmidört milyon evliyanın ve sayısız mürşid-i kâmillerin, Mevlana, Yunus Emre ve Ahmet Yesevî gibi ali şahsiyetlerin olduğu görülecektir. Bu müstesna zatlar, kalp ve gönül âleminde hakiki mürşitler yetiştirerek İslâm dininin kayyumu olmuşlardır. İnsanlara marifetullah ve muhabbetullahın hakiki zevkini tattırmışlardır. Bu hal yaklaşık bin yıl devam etmiştir. Bundan sonra ise Mehdi-i Azam devri başlayacaktır.

"Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim." diyen Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan büyük mutasavvıf İmam-ı Rabbanî Hazretleri “Mektûbât-ı Rabbânî” adlı eserinin 260. Mektubunun bir bölümünde bu hakikati şöyle ifade eder:

“Şunun da bilinmesi yerinde olur: Nübüvvet mansıbı, Hatemü’r rüsül Resulüllah (sav.) Efendimizle mühürlenmiştir. Ona ve âline salât ve selâm. Lâkin tebaiyet yolundan, ona tabi olanlara bu mansıbın kemalâtından kâmil manada bir nasip vardır. Bu kamâlat nasibi diğerlerine nazaran, ashab tabakasında daha ziyadedir.

Bu devlet, kıllet yolu ile çoğalarak tabiine, sonra da teba-i tabiine sirayet etmiştir. Bundan sonra gizlenmiş, saklılığa geçmiştir. Bundan sonra, velayet kamâlatının zılliyeti yayılıp üstün gelmeye ve şüyu bulmaya başlamıştır.

Ancak beklenen odur ki; aradan bin sene geçtikten sonra, bu saklı devlet tecdid edile. Ona bir üstünlük verilip şüyu bulması artırıla. Böylece kamâlatın aslı zuhur edip onun zıllıyetini örte. Ve nisbet –i aliyyenin mürevvici Mehdi gelsin. Allah ondan razı olsun.”[21]

Peygamber Efendimiz (sav.)’in ahirete teşriflerinden sonra tabiin ve tebe-i tabiin devri üç yüz yıl devam etmiş, risalet cenahı mansıbını geri çekince, bundan sonra, tekke ve zaviyeler vasıtasıyla irşat devri başlamış ve büyük mürşitler vasıtasıyla nice kâmil müminler yetişmiştir. Bu hizmet de bin sene devam ettikten sonra Mehdi-i Azam devri başlamıştır. Onun hizmeti ise kıyamete kadar devam edecektir.

Mevzuumuzu Bediüzzaman Hazretlerinin şu harika ifadeleriyle bitirmek istiyorum:

“Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi "Ferîd" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz'da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum.

Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam'da kutbiyet ve gavsiyetle beraber "ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda şakirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i Mükerreme'de dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şakirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u a'zamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.”[22]

DİPNOTLAR:
[1] Maide Suresi 6/675
[2] Nursî, B.S Emirdağ Lahikası
[3] Nisa Suresi 4/171
[4] Al-i İmran Suresi, 3/45
[5] Al-i İmran Suresi, 3/59
[6] Yasin Suresi 36/79
[7] Al-i İmran Suresi 3/55
[8] Nisa Suresi 4/156-157
[9] Al-i İmran Suresi 3/54
[10] Nursî, B.S Mektubat
[11]İbn Mace, Fiten, 28
[12] bk. Kenzul Ummal, Kitabul-İman, Bab-ı Nüzul-i İsa İbn-i Meryem, 14/332
[13] Nursî, B.S Mektubat
[14] Nursî, B.S Şualar
[15] Nursî, B.S Mektubat
[16] Nursî, B.S Mektubat
[17] Ebu Davud, Mehdî, 1; İbn Mace, Fiten, 34
[18] Ebu Davud, Mehdi 1; Tirmizî, Fiten 52
[19] Nursî, B.S Mektubat
[20] Nursî, B.S Mektubat
[21] Mektûbât-ı Rabbânî, Çile Yay. İstanbul, 1983. Çeviri A. Kadir Akçiçek 1 cilt, sayfa 569
[22] Nursî, B.S Kastamonu Lahikası


4 Mart 2016 Cuma

Hz Muhammed Haber Verdigi Kıyamet Alametleri

Hz Muhammed Haber Verdigi Kıyamet Alametleri

KIYAMETİN BAŞKA ALAMETLERİ

 ـ5034 ـ1ـ عن أبي سعيد رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: وَالّذِي نَفْسِى بِيَدِهِ َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تُكَلِّمَ السِّبَاعُ ا“نْسَ، وَحتّى يُكَلِّمَ الرَّجُلَ عَذَبَةُ سَوْطِهِ وشِرَاكُ نَعْلِهِ وَتُخبِرَهُ فَخِذُهُ بِمَا أحْدَثَ أهْلُهُ بَعْدَهُ[. أخرجه الترمذي.»عَذبةُ السَّوْطِ« المعلق في طرفه

1. (5034)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun ki, vahşi hayvanlar insanlarla  konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin, ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendisinden sonra ehlinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe kıyamet kopmaz." [Tirmizî, Fiten 19, (2182).]
ـ5035 ـ2ـ  وعن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تَضْطَرِبَ ألْيَاتُ نِسَاءِ دَوْسِ حَوْلَ ذِي الْخَلصَةِ، وَذُو الْخَلَصَةِ: طَاغِيَةُ دَوْسِ الّتِى كَانُوا يَعْبُدُونَ في الْجَاهِلِيّةِ[. أخرجه الشيخان.»ذُو الخَلَصَةِ« بيت أصنام كانت لدوس وخثعم ومن كان ببدهم من العرب، ومعنى تسميته بذلك أن عبادة خلصة، ومعنى ذلك أنهم يرتدون ويرجعون الى جاهليتهم في عبادة ا‘وثان فيرمل حوله نساء دوس طائفات به فترتجُّ أردافهن.

2. (5035)- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü'lhalasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz. Zü'lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde tapındıkları [Tebâle'deki] puttur." [Buharî, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, (2906).]

AÇIKLAMA:
1- Hadisin bazı vecihlerinde Zü'lhalasa  putunun yeri de zikredilmiştir: Tebâle, Burası, Taif'le Yemen arasında Yemen'e altı günlük mesafede bir karyedir. Ma'mer, rivayetinde: "Bugün orada kapalı bir bina mevcuttur" demiştir.
2- İbnu't-Tîn, Devs  kadınlarının kıçlarının titremesi tabiriyle ilgili olarak der ki: "Hadiste, Devs kadınlarının mezkur puta giderken hayvana bindiklerine delil vardır; "kıçlarının titremesi"nden murad budur." Ancak İbnu Hacer bir başka mananın muhtemel olduğunu söyler: "Belki de onlar putun etrafında tavaf yaparlarken izdiham hasıl olur, sıkışma sebebiyle arkaları birbirlerine değer." Bu manada olan bir diğer rivayet şöyle: "Benî Amir'in kadınlarının omuzları, Zü'lhalasa putunun etrafında birbirini itmedikçe kıyamet kopmaz."  Ebu Hureyre'den gelen bir diğer hadisde  َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى تُعْبَدَ الَّتُ وَالْعُزَّى   "Lat ve Uzza'ya tekrar tapılmadıkça kıyamet kopmaz" buyrulmuştur.
Şarihler, tekrar puta tapmaya başlanacağını haber veren bu hadisleri değerlendirirken derler ki: "Bu hadislerden maksad, yeryüzünden hakiki dinin tamamen silineceğini haber vermek değildir. Zira, İslam'ın kıyamet anına kadar devam edeceğini haber veren rivayetler vardır. Ancak zaman içinde din zaafa uğrayacak ve başlangıçta olduğu şekilde garib kalacak."
Bunu ifade eden hadisleri daha önce kaydettik.

ـ5036 ـ3ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى يَكُونَ أسْعَدُ النَّاسِ بِالدُّنْيَا لُكَعَ بْنَ لُكَعٍ[. أخرجه الترمذي.»اللُّكَعُ« العبد أو اللئيم أو الوسخ القذر

.3. (5036)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "İnsanların dünyaca en bahtiyarını adi oğlu adiler teşkil etmedikçe kıyamet kopmaz." [Tirmizî, Fiten 37, (2210).]

AÇIKLAMA:
Lüka' İbnu Lüka' tabirini "adi oğlu adi" diye tercüme ettik. En adi veya ayak takımı diye tercümesi de caizdir. Bununla asaletsiz, ilimsiz, görgüsüz, mürüvvetsiz kimseleri anlamamız gerekecek. Hadiste mevzubahis edilen bahtiyarlık dünyevî bahtiyarlıktır. Mal, mülk, servet sahibi olmak, ünvan, makam sahibi olmak gibi. Kıyamete yakın içtimâî nizamın bozulması sonucu liyakatsiz kimseler, kayırmalarla, gayr-ı meşru kazançlarla birkısım imkanlara kavuşacaklardır. Hadis bu bozukluğu haber vermektedir.

ـ5037 ـ4ـ وعن أنس رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ عَلى أحَدٍ يَقولُ: اللَّهُ اللَّهُ[. أخرجه مسلم، وهذا لفظه، والترمذي
.
4. (5037)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır." [Müslim, İman 234, (148); Tirmizî, Fiten 35, (2208).]
AÇIKLAMA:

1- Hadisin bir başka veçhinde: "Yeryüzünde Allah Allah diyen kaldıkça kıyamet kopmaz" buyrulmuştur. Buna göre, yeryüzünde Allah Allah diyen insan bulundukça kıyamet kopmayacaktır. Bir başka ifade ile, gün gelip yeryüzünde Allah Allah diyen insan kalmayacak. Bu sebeple de kıyamet kopacaktır; hadisin zahirinde bu mana çıkar. Halbuki az yukarıda da belirtildiği üzere, başka hadislerde kıyamete kadar yeryüzünde Allah'a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifade  edilmiştir. Az ileride kaydedeceğimiz 5043 numaralı hadiste de "kıyametin insanların en şerirleri üzerine kopacağı" ifade edilmiştir.

Arada gözüken tearuz, alimlerce muhtelif şekillerde giderilmiştir. Birine göre: "Kıyametin kopmasından murad, kıyametin yaklaşmasıdır. Bir başka deyişle, Yemen cihetinden esip mü'minlerin ruhunu kabzedeceği belirtilen rüzgârın gelme zamanıdır. Bu rüzgârla Allah Allah diyen bütün mü'minlerin  ruhu kabzedilecek, kıyamet de geri kalan şerirlerin tepesine kopacaktır. O dehşetli hadiseyi onlar gözleriyle görüp, fiilen yaşayacaklardır."
Bu hadisle ilgili olarak asrın müceddidi Bediüzzaman merhum şu te'vili yapar:

  َ يَعْلَمُ الغَيْبَ إّ اللَّه   Bunun bir te'vili şu olmak  gerektir ki: "Allah! Allah! Allah deyip zikreden tekkeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve  ezan ve kaamet gibi şeairde ismullah yerine başka isim konulacak demektir. Yoksa  umum insanlah küfre mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah'ı inkâr etmek, kainatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki, ekser insanlardan dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfatında hata ediyorlar..."

2- Hadiste geçen   اللَّهُ اللَّهُ   tabiri bazı rivayetlerde   اللَّهَ اللَّهَ  şeklinde nasb olarak gelmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: "Allah'tan sakın diye emr-i bi'lmaruf'ta bulunan hiç kimse üzerine kıyamet kopmaz." Böylece hadis emr-i bi'lma'rufa teşvik etmiş olmaktadır.
ـ5038 ـ5ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]بَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ # يُحَدِّثُ الْقَوْمَ إذْ جَاءَهُ رَجُلٌ فقَالَ: مَتَى السَّاعَةُ؟ فَمَضى رَسُولَ اللَّهِ # في حَدِيثِهِ حَتّ&#16#1609; إذَا قَضَاهُ قَالَ: أيْنَ السَّائِلُ؟ قَال: هَا أنَا ذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ: إذَا ضُيِّعَتِ ا‘مَانَةُ فَانْتَظِر السَّاعَةَ. قَالَ: وَكَيْفَ إضَاعَتُهَا؟ قَالَ: إذَا وُسِّدَ ا‘مْرُ الى غَيْرِ أهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ[. أخرجه البخاري

.5. (5038)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek: "(Ey Allah'ın Resulü!) Kıyamet ne zaman kopacak?" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit:
"Sual sahibi nerede?" buyurdular: Adam:
"İşte buradayım ey Allah'ın Resulü!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Emanet zayi edildiği vakit kıyameti bekleyin!" buyurdular. Adam:
"Emanet nasıl zayi edilir?" diye sordu. Efendimiz:
"İş, ehil olmayana tevdi edildi mi kıyameti bekleyin!" buyurdular." [Buharî, İlm 2, Rikak 35.]


AÇIKLAMA:
1-Ulemânın hadisten çıkardığı fevaidin bir kısmı ilim ve ilim edebiyle ilgili:
* Sual sormanın bir  edebi vardır. Konuşması esnasında alime sual sormak edebe aykırıdır. Aleyhissalâtu vesselâm bu kabalığı, cevabı geciktirmek suretiyle te'dib etmiştir.
* Soranın sualine ilgi göstermek gerekir. Sual açık değilse cevap verilmez.
* Ders alma hakkı öncelik sırasına göredir. Önce sorana cevap  sırasında sual sorulmamalı. Fetva ve diğer hükümler  de bu esasa göre sıraya tabidir.
* Alimin verdiği cevap açık değilse, izah  istenebilir.
* İlim, sual ve cevaptır. Bu sebeple ulemâ   حُسْنُ السُّؤالِ نِصْف الْعِلْمِ   "Güzel soru ilmin yarısıdır" demiştir.
* İmam Ahmed ve İmam Malik başta, ulema bu hadisin zahirinden hareketle: "Hutbe sırasında sorulan sorulara cevap vermeyiz" demişlerdir. Ancak mühim bir suale hutbe sırasında cevap vermenin müstehab olacağı da belirtilmiştir. Nitekim Müslim'de gelen bir rivayette, hutbe esnasında dinini öğrenmek üzere gelip sual soran kimseye Aleyhissalâtu vesselâm, -hutbeyi kesip- dinini öğretmiş, sonra hutbesine devam buyurmuştur.

2- Hadisten kıyamet hadisesiyle ilgili olarak çıkarılan fevaide gelince: Şârihler "iş"  diye tercüme ettiğimiz el-emr kelimesiyle dine müte-allik işleri anlamışlardır: Hilafet, (halifelik, devlet başkanlığı), imaret (emîrlik yani memurluk, valilik, komutanlık vs.); kaza (mahkeme işleri, kadılık hizmetleri), ifta (dinî meselelere fetva verme işleri) vs.
Alimler, sayılan bu işlerin liyakatli olan kimselere verilmesi gerektiğini belirterek: "İmamları (devlet reislerini) Allah, kulların üzerine imam kılmış ve kullar hakkında hayırhah olmalarını farz bir vazife yapmıştır. Bu sebeple imamların mezkur  vazifeleri diyanet sahibi kimselere vermesi gerekir, diyaneti olmayanları, işbaşına getirecek olurlarsa, kendilerine Allah'ın tevdi etmiş olduğu emaneti zayi etmiş olurlar" demişlerdir.

3- İbnu Hacer, emanetin zayi edilmesinin en büyük amili olarak "cehaletin galebesi ve ilmin kaldırılması"nı görür. Bu da kıyamet alâmetlerindendir. Öyleyse ilim ayakta olduğu müddetçe işler yolunda gidecek demektir. Nitekim bir hadiste Aleyhissalâtu vesselâm kıyamet alâmetleri meyanında: "İlmin, küçükler nezdinde aranması"nı zikreder:   مِنْ اَشْرَاطِ السّاعَةِ اَنْ يُلْتَمَسَ الْعِلْمُ عِنْدَ اصَاغِرِ

ـ5039 ـ6ـ وفي أخرى للشيخين: ]َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى يَقُومَ رَجُلٌ مِنْقَحْطَانَ يَسُوقُ النَّاسُ بِعَصَاهُ[.               »وُسِّدَ« أسند.ومعنى »يَسُوقُ النَّاسَ بِعَصَاهُ« استقامته وانقياد أمرهم إليه واتفاقهم عليه، ولم يرد العصا نفسها وإنما كنى بها عن ذلك .

6. (5039)- Sahiheyn'de gelen bir diğer rivayette: "Kahtan'dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça kıyamet kopmaz" buyrulmuştur." [Buharî, Fiten 23, Menakıb 7; Müslim, Fiten 60, (2910).]

AÇIKLAMA:
Kahtan'dan çıkacak olan bu şahsın mahiyeti ihtilaflıdır: Adil biri mi, zalim biri mi, belli değildir. İsmi de zikredilmemiştir. Hadisin verdiği zahirî manaya göre Kahtânî, zalim bir kimsedir. İnsanları koyun sürüsü gibi sopayla sevk ve idare edecektir. Bazı alimler de bu kimsenin Mehdi'yi müteakip gelerek onun yolunda devam edecek müsbet, adil bir kimse olduğunu ileri sürmüştür. Bazıları zalim mütegallibe olma ihtimalini, öbürüne nazaran daha kavi bulmuştur. Kurtubî: "Değnekle sevketme" tabiri, Kahtânî'nin halka zorla galebe çalmasından ve halkın da ona boyun eğmesinden kinayedir der ve devamla: "Belki hadiste sopanın kendisi murad değildir, ama onun halka sert ve merhametsiz davranacağına bir işarettir" demiştir.
Bazı alimler bu Kahtânî'nin bir diğer hadiste zikri geçen cahcah(17) olabileceğini, zira "cahcah", bağıran manasına geldiği için, bunun, sopaya muvafık bir sıfat olduğunu söylemiştir.
İbnu Hacer bu ihtimali, bazı karinelerin reddettiğini belirtir. Bu karineler şunlardır:
* Kahtânî'nin, mutlak bir şekilde Kahtan'dan olacağı ifade edilmiştir. Bu duruma göre  hür bir kimsedir.
* Cahcah'ın ise mevâliden olacağı kaydı vardır. Ayrıca Mehdi'den sonra onun sireti üzere olacağı belirtilmiştir.
* İbnu Hacer'in kaydettiği delillerden birine göre, bir rivayette, Habeşlilerin Ka'be'yi kıyamete yakın yıkacakları, bunlar üzerine Kahtânî'nin yürüyüp onları helak edeceği belirtilmiştir.
______________
(17) O hadis şudur:  َتَذْهَبُ اَيَآمُ وَالَّيَالِى حَتَّى يُمْلِكَ رَجُلٌ يُقَلُ لَهُ جَهْجَاهُ "Cahcâh denilen bir adam melik olmadıkça günlerle geceler gitmez."
* İbnu Hacer bir diğer karine olarak, bu hadisi Müslim'in kitabına alış tarzını gösterir ve "Müslim, Kahtânî hadisini, "iki ince bacaklı (zü'ssiveykateyn) Habeşlinin Ka'be'yi yıkacağını" haber veren hadisin ardından kaydetmiştir. Muhtemeldir ki, Müslim bununla Kahtânî'nin Habeşlilerin tahribini tamir etmek üzere ortaya çıkan müsbet bir kişi olduğuna  işaret etmek istemiştir" der.
Bazı alimler, Kahtânî hadisinden, hilafetin Kureyş dışında birine geçmesinin caiz olduğu hükmünü de çıkarmıştır. Ancak İbnu'l-Arabî: "Bu, ahirzamanda çıkacak şerleri zikretmek suretiyle inzarda bulunma gayesini güder..." diyerek öyle bir hüküm çıkarılmayacağını belirtmiştir.

ـ5040 ـ7ـ وعنه رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى يَحْسِرَ الْفُرَاتُ  عَنْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ، يَقْتَتِلُ عَلَيْهِ النَّاسُ فَيُقْتَلُ مِنْ كُلِّ مِائَةٍ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ. فَيَقُولُ كُلُّ رَجُلٌ مِنْهُمْ: لَعَلِّي أنْ أكُونَ أنَا أنْجُو[. أخرجه الخمسة إ النسائي.»يحسرُ« يكشف

.7. (5040)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: "Herhalde savaşı ben kazanacağım" der." [Buhârî, Fiten 24, Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Davud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizî, Cennet 26, (2572, 2573).]

AÇIKLAMA:
Hadisin Buhârî'de gelen bir veçhinde: "...Kim o hadiseye hazır olursa, ondan hiçbir şey almasın" ibaresi ziyadedir. İbnu Hacer, "Ondan hiçbir şey almasın" ifadesinden hareketle, ortaya çıkacak bu altının dinar (şeklinde madrub para) altın kalıpları veya altın tozu şeklinde olabileceğini, hepsinin caiz olduğunu söyler.

2- Bir rivayette altından dağ, bir başka rivayette "altundan hazine (kenz)" ifadesi kullanılmıştır. Dağla çokluk kinaye edildiği belirtilmiştir.

3- İbnu't-Tin bu hazineden almanın yasaklanmasını, "o hazinenin bütün Müslümanlara ait olmasındandır. Öyleyse kişi ondan sadece kendi hakkını alabilir" diye açıklar ve devamla: "Kim ondan alır, malını çoğaltırsa, faydasız olduğu için pişman olur, altundan bir dağ ortaya çıksa, altın değerini kaybedeceği için, bu istenmez" der. İbnu Hacer, bu yorumu muvafık bulmaz: "Onun söylediği, hadiste açık değil, açık olan husus şudur: Ondan alınması, fitne çıkacağı üzerine savaşılacağı için yasaklanmıştır" der. Şu ihtimale de yer verir: "Ondan almanın nehyedilişindeki  hikmet, ona ihtiyacın kalmadığı veya pek az olduğu bir vakitte ortaya çıkmış olmasıdır." İbnu Hacer, önceki  ihtimalin galib olduğunu söyler ve buna, hadisin Müslim'de geçen ve Teysir'de esas alınmış olan (kaydettiğimiz) veçhini delil gösterir. Ayrıca Müslim'de geçen şu mealdeki rivayetle  de bu görüşünü te'yid eder: "...Fırat nehrinin, altından bir dağ üzerinden açılacağı zaman yakındır. İnsanlar bunu işitince oraya yürürler. Nehrin yanındakiler: "Biz insanları bırakacak olursak, ondan alıp tamamını götürecekler" derler." Resulullah devamla buyurdu ki: "Bunun üzerine onun için savaşa girişirler. Her yüz kişiden doksan dokuz tanesi öldürülür." İbnu Hacer: "Bu da gösteriyor ki, İbnu Tîn'in tahayyül ettiği sebep batıldır. Yasağın sebebi, ondan  almanın getireceği neticedir: Savaş..." Bu hadisenin toplanma (mahşer) için ateşin çıkması sırasında vukuuna da bir mani yoktur.  Lakin bu, ondan almayı nehyetmek için bir sebep olamaz. İbnu Mace, Sevban'dan şu hadisi merfu olarak tahric etmiştir:   يَقْتَتِلُ عِنْدَ كَنْزِكُمْ ثَثةٌ كُلُّهُمْ اِبْنُ خَلِيفَةٍ   "Hazinenizin yanında üç (grup) savaşır. Her  biri de bir halife oğludur..." İbnu Mace hadisi Mehdi ile ilgili bir babta kaydetmiştir. Eğer burada geçen hazineden murad, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hazine ise, bu durum, yani nehrin altında olması hadisesi, Mehdi'nin zuhuru zamanında meydana gelecektir. Bu ise, kesinlikle, Hz. İsa'nın inmesinden önce ve de ateşin çıkmasından öncedir.

"Bugüne dek Fırat'ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat'a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958'de yine Fırat'a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü'nün torunları katledildi.. gerçi onlar da Devlet-i Aliye'yi arkadan  vurmuşlardı (men dakka dukka). Ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki  hadiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hadiselere işaret aramak daha uygun olur. Mesela: Fırat'ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de "altın" sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat'ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca toprak çökmeleri neticesinde böyle bir maddenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o  bölgenin, İslam âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hadiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü'ne bir kere daha bütün kalpleriyle "sadakte: doğru söyledin" diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir."(12)

ـ5041 ـ8ـ وعن أنس رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّى يَتَقَارَبَ الزَّمَانُ فَتَكُونُ السَّنَةُ كَالشَّهْرِ، وَالشَّهْرُ كَالْجُمْعَةِ، وَالْجُمْعَةُ كَالْيَوْمِ، وَالْيَوْمُ كالسَّاعَةِ، وَالسّاعَةُ كَالضَّرَمَةِ مِنَ النَّارِ[. أخرجه الترمذي.»الضَّرْمَةُ« بالضاء المعجمة: احتراق السعفة .

,8. (5041)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur." [Tirmizî, Zühd 24, (2333).]

AÇIKLAMA:
Türbüştî, "zamanın yakınlaşması" tabiri için şu açıklamayı yapar: "Bu, zamanın bereketinin azlığına ve her yerde faidesinin azalmasına hamledilir. Yahut da, insanların karşılaştıkları musibetlere ilgileri ve kalplerinin büyük fitnelerle meşguliyeti gibi sebeplerle gece ve gündüzlerinin nasıl geçtiğini idrak edememelerine hamledilir."

ـ5042 ـ9ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: إنَّ اللَّهَ تَعالى يَبْعَثُ رِيحاً مِنَ الْيَمَنِ ألْيَنَ مِنَ الْحَرِيرِ، فََ تَدَعُ أحَداً في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ إيمَانٍ إَّ قَبَضَتْهُ[. أخرجه مسلم

.9. (5042)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen'den gönderir. Bu  rüzgâr, kalbinde zerre mikter iman bulunan hiç kimseyi hariç tutmadan hepsinin ruhunu kabzeder." [Müslim, İman 185, (117).]

ـ5043 ـ10ـ وعن ابنِ مسعود رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: َ تَقُومُ السّاعَةُ إَّ عَلى شِرَارِ النَّاسِ[. أخرجه مسلم
.10. (5043)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"Kıyamet sadece şerir insanların üzerine kopacaktır!" buyurdular." [Müslim, Fiten 131, (2949).]
AÇIKLAMA:
1- Son iki hadis, kıyametin tam kopmasından önce Yemen tarafından esecek bir rüzgârla bütün mü'minlerin vefat edeceğini, geriye kötü ve şerli insanların kalacağını, kıyametin de onların tepesine yıkılacağını belirtmektedir.
Bazı rivayetlerde kıyamete yakın, mü'minlerin ruhunu kabzedecek olan rüzgârın Şam cihetinden eseceği ifade edilmiştir. Bu iki farklı rivayeti İmam Nevevî şöyle iki ayrı nokta-i nazardan te'lif eder:

1) "Bu rüzgârların, biri Yemen, diğeri de Şam cihetinden olmak üzere iki tane olması mümkündür.

2) Mezkur rüzgâr, bu iki beldeden birinde başlar, diğerine ulaşır, oradan da her tarafa yayılır, bu da  bir ihtimaldir."

2- Rüzgârın ipekten yumuşak olmasını, bazı alimler, "Allah'ın, mü' min kullarına bir ikram ve lütuf olarak ruhlarını zahmetsizce alacağı"  şeklinde yorumlamış ise de, diğer bazıları "Mü'minlerin ruhlarının meşakkatle alınması, onların lehinedir. Böylece günahlarından tam temizlenmiş olarak ahirete intikal ederler" diyerek itiraz etmişler ve bu manayı te'yid eden rivayetler göstermişlerdir.

ـ5044 ـ11ـ وعن ابن زُغْبِ ا‘يادي قال: ]نَزَلْتُ عَلى عَبْدِاللَّهِ بنِ حَوَالَةَ ا‘زْدِيّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْه. فقَالَ لي: بَعَثَنَا رَسُولُ اللَّهِ # لِنَغْنَمَ عَلى أقْدَامِنَا فَرَجِعْنَا وَلَمْ نَغْنَمْ شَيْئاً، وَعَرَفَ الْجَهْدَ في وُجُوهِنَا فقَامَ فِينَا. فقالَ: اللّهُمّ فََ تَكِلْهُمْ اليّ فأضْعَفَ عَنْهُمْ، وََ تَكِلْهُمْ الى أنْفُسِهِمْ فَيَعْجِزُوا عنْهَا، وََ تُكِلْهُمْ الى النَّاسِ فَيَسْتَأثِرُوا عَلَيْهِمْ. ثُمَّ وَضَعَ يَدَهُ عَلى رأسِي، ثُمَّ قَالَ: يَا ابْنَ حَوَالَةَ إذَا رَأيْتَ الْخَِفَةَ نَزَلَتِ ا‘رْضَ الْمُقَدَّسَةَ فَقَدْ دَنَتِ الزَّزِلُ وَالبََبِلُ وَا‘مُورُ الْعِظَامُ، وَالسَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ أقْرَبُ الى النَّاسِ مِنْ يَدِى هذِهِ مِنْ رَأسِكَ[. أخرجه أبو داود

.11. (5044)- İbnu Zuğb el-Eyâdî anlatıyor: "Abdullah İbnu Havale el-Ezdî (radıyallahu anh)'nin yanına indim. Bana:
"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi, ganimet alalım diye yaya olarak gönderdi. Biz de  döndük ve hiçbir ganimet elde edemedik. Yorgunluğumuzu yüzlerimizden anlayıp aramızda doğrularak:
"Ey Allah'ım, onları bana tevkil etme; ben onları üzerime almaktan acizim! Onları kendilerine de tevkil etme, bu işten kendileri de acizdirler. Onları diğer insanlara da tevkil etme kendilerini onlara tercih ederler!" buyurdular. Sonra elini başımın üstüne koydu ve:
"Ey İbnu Havâle! Hilafetin (Medine'den) Arz-ı Mukaddese'ye (Suriye'ye) indiğini görürsen, bil ki artık  zelzeleler,  kederler, büyük hadiseler yakındır. O gün kıyamet, insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır" buyurdu." [Ebu Davud, Cihad 37, (2535).]

AÇIKLAMA:
1- Hilafetin Şam'a inmesi demek, hilafet merkezinin Medine'den Dımeşk'e yani bugünkü Şam-ı Şerif'e nakledilmesi demektir. Hilafetten maksad da hilafet-i nübüvvettir. Nitekim bu hâdise, Emevîler zamanında aynen vukua gelmiştir. İslam devletinin merkezi, Medine'den alınmış, Şam'a nakledilmiştir.
2- Hadisteki mana şudur: "İnsanların işlerini bana havale etme, ben îfa etmekten acizim, kendilerine de bırakma, şehvetlerinin ve  şerlerinin çokluğu sebebiyle onlar da aciz kalırlar. Onları insanlara da havale etme; onlar da kendilerini bunlara tercih ederler ve emanet edilen bu işi yerine getiremezler. Onlar senin kullarındır, efendiler kölelerine nasıl muamele ederlerse sen de kullarına öyle muamele et!"

ـ5045 ـ12ـ وعن أنس رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]فَتْحُ الْقُسْطَنْطِينِيّةِ مَعَ قِيَامِ السّاعَةِ[. أخرجه الترمذي .

12. (5045)- Hz. Enes (radıyallahu anh) dedi ki: "İstanbul'un fethi kıyamet anında olacaktır." [Tirmizî, Fiten 58, (2240).]

ـ5046 ـ13ـ وعن علي رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: إذَا فَعَلَتْ أُمَّتِي خَمْسَ عَشْرَةَ خَصْلَةً حَلَّ بِهَا الْبََءُ. قِيلَ: وَمَا هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: إذَا كَانَ الْمُغْنَمُ دُوًَ، وَا‘مَانَةُ مَغْنَماً، وَالزَّكَاةُ مَغْرَماً، وَأطَاعَ الرَّجُلُ زَوْجَتَهُ، وَعَقَّ أُمَّهُ، وَبَرَّ صَدِيقَهُ، وَجَفا أبَاهُ، وَارْتَفَعَتِ ا‘صْوَاتُ في الْمَسَاجِدِ، وَكَانَ زَعِيمُ الْقَوْمِ أرْذَلَهُمْ، وَأُكْرِمَ الرَّجُلُ مَخَافَةَ شَرِّهِ، وَشُرِبَ الْخَمْرُ، وَلُبِسَ الْحَرِيرُ، وَاتُخِذَتِ الْقَيْنَاتُ وَالْمَعَازِفُ وَلَعَنَ آخِرُ هذِهِ ا‘مَّةِ أوَّلَهَا، فَلْيَرْتَقِبُوا عِنْدَ ذلِكَ رِيْحاً حَمْراءَ وَخَسَفاً أوْ مَسْخاً وَقَذْفاً[. أخرجه الترمذي .ومعنى كون »المغنمِ دوً« أن يكون لقوم دون قوم.ومعنى كون »ا‘مانة مغنما« أن يرى المؤتمن أن الخيانة في ا‘مانة غنيمة وقد غنمها، ويرى رب المال.»الزّكاة مغرما« أي يرى إخراجها كالغرامة والخسارة.و»القيناتُ« جمع قينة، وهي المغنية

.13. (5046)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):
"Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vacib olur!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler): "Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:
* Ganimet (yani millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir meta haline gelirse.
* Emanet (edilen şeyleri emanet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman.
* Zekat (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telakki ettikleri zaman.
* Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;
* Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;
* Mescidlerde (rızayı İlahî gözetmeyen husumet, alışveriş, eğlence ve siyasata vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
* Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;
* (Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı  dokunmasın diye hürmet ettiği;
* İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;
* (San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar  altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta  televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;
* Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, [zelzeleyi], yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) [veya gökten taş yağmasını, (kazfi)] bekleyin." [Tirmizî, Fiten 39, (2211).]

AÇIKLAMA:
1- Bu hadisi, ümmet umumiyetle, kızıl rüzgar hâdisi olarak bilir. Hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, kıyamete yakın İslam ümmetinin ictimâî hayatında hakim duruma gelecek pekçok içtimâî marazları nazar-ı dikkate  arzetmektedir. Bu  sayılanlardan herbiri hakikaten içtimâî bir hastalıktır. Beşeriyetin yaratılış hikmeti gereğince bu hastalıklara her devirde her yerde rastlanır. Ancak çerçevesi dar, gücü  zayıftır. Fakat, anlaşılan o ki, kıyameti zaruri kılan bir hal olarak, bunlar, hem yaygınlık, alaniyet ve hem de fevkalâde kesafet kazanarak cemiyetin bünyesinde kökleşeceklerdir. Beşeriyeti bir bütün olarak bir uzva, bir hey'et-i içtimaiyeye benzetecek olursak, bu büyük beşerî uzviyet tıpkı münferid bir insan gibi, bünyesine yerleşen bu kadar ağır hastalıklara  dayanarak, on beş çeşit hastalıkla, ağır hasta yatan tedavisiz bir beden gibi, ölüm ona daha hayırlı ve belki de bir kurtuluş olacaktır. Kıyamet bir bakıma onulmaz şekilde içtimâî marazlarla alude olmuş beşeriyetin ölümüdür. Anlaşılacağı üzere bu küllî ölümü, beşeriyet, şeriat-ı İlahiyeyi dinlemeyerek kendi eliyle hazırlamaktadır. Hadiste sayılan on beş marazın herbiri dinin yasak ettiği bir haramdır. Dikkat edersek insanlığın, kendi eliyle ördüğü teknik çerçevenin sağladığı kolaylık ve imkanların da yardımıyla, rîhu'lhamra vetiresinde her geçen gün daha da artan bir sür'atle yol aldığını görürüz.

2- Hadisin anlaşılması için, kapalı olan bazı tabirlerin yanına parantez içerisinde açıklayıcı ilavelerde bulunduk. Burada sonradan gelen nesillerin önceden gelenlere (yani halefin selefe) hakareti meselesi ile ilgili bir açıklamayı kaydedeceğiz. Tîbî der ki: "Bundan maksad, halefin (arkadan gelenlerin) selefi (Sahabe, Tabiin ve Etbau'ttabiin gibi Resulullah'ın senasına mazhar olan nesilleri) ta'n etmesi onlara birkısım  kusurlar izafe etmesi,  salih amellerde onlara ihtida etmemesidir. Bu davranışlar onlar hakkında lanet gibidir." Aliyyu'l-Kârî te'vile kaçmaya gerek olmadan, selefe lanet eden zümrelerin varlığına dikkat çekerek "Bunlar kâfir veya mecnundur, ama lanet edici bir zümredir" der ve ilave eder:  "Bu zümre sadece lanetle de yetinmeyip, selefi tekdir de ediyor. Bu cinayeti işlerken dayanakları fasid olan hevaları, kısır olan efkârlarıdır. Böyleleri mesela Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman radıyallahu anhüm ecmain'in, (Resulullah'tan sonra) hilafeti haksız olarak ele geçirdiğini, aslında hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu iddia ederler. Gerçek şu ki, bu iddia batıldır ve bu hususta selef ve halef bütün ümmet icma etmiştir. Bu icmaya karşı çıkan münkirlerin iddialarının hiçbir değeri yoktur. Kur'an ve sünnette hilafetin Resulullah'tan sonra Hz. Ali'ye ait olduğuna dair hiçbir delil, hiçbir nass mevcut değildir."

ـ5047 ـ14ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللَّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: أوَّلُ اŒياتِ خُروجاً طُلُوعُ الشَّمْسِ مِنْ مَغْرِبِهَا، وَخُُرُوجُ الدَّابَّةِ عَلى النَّاسِ ضُحى، فأيَّتُهُمَا كَانَتْ فَا‘خْرَى على أثَرِهَا[. أخرجه مسلم وأبو داود

.14. (5047)- İbnu Amr İbnu'l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, kıyamet alâmetlerinin  ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir." [Müslim, Fiten 118, (2941); Ebu Davud, Melahim 12, (4310).]

AÇIKLAMA:
1- Bu hadis, ilk çıkacak kıyamet alâmeti  hususunda varid olmuştur. Dikkat edilirse zikredilen iki alâmetten hangisinin önce olacağında kesin bir ifade olmadığı anlaşılır. Ancak biri diğerinin izindedir; biri çıkınca diğeri hemen onu takip edecektir. İlk çıkacak alâmet hangisi olacak hususu ulema tarafından münakaşa edilmiştir. 5033 numaralı hadisin açıklamasında kısmen geçti.

2- Burada, hadiste geçen dabbetu'l-arzdan bahsetmek istiyoruz. Dabbetu'l-arz tabir olarak arz hayvanı demektir. Kur'an-ı Kerim (Neml 82)'de ve pek çok hadiste kıyamete yakın, kıyamet alâmetlerinden biri olarak dabbetü'l-arzın çıkacağından bahsedilmiştir. Şerh kitaplarında bununla ilgili çok farklı açıklama ve tasvirler mevcuttur. Bazılarını şöyle hülasa edebiliriz:
* Bununla cehalette hayvanlar menzilesinde olan eşrar murad olunmuştur.
* Bazıları: "Hadiste geçen, Cessase'dir" demiştir. (Cessase hadisi 5009 numarada geçti.)
* Hz. Ali: "Sakalı olan bir adamdır" demiştir.
* Bir hadiste: "Dabbetu'l-arz Musa'nın asası ve Süleyman'ın mührü beraberinde olarak çıkacak, mühür ile mü'minin yüzünü parlatacak, asa ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mü'min kâfir tanınacak" denir.
* Huzeyfe İbnu Esid'in bir eserine göre: "Dabbenin üç hurucu var: Birisinde bazı badiyelerden çıkar, sonra gizlenir; birisinde de umera kanlar dökerken bazı şehirlerden çıkar, yine gizlenir, sonra da insanlar mescidlerin  en şereflisi, en büyüğü ve en faziletlisi nezdinde iken, arz kendilerini fırlatmaya başlar; derken halk kaçışır, mü'minlerden bir taife kalır, "bizi Allah'tan, hiçbir şey kurtaramaz" derler. Dabbe de onların üzerine çıkar, yüzlerini inciden yıldız gibi cilalandırır, sonra hareket eder. Artık ne takip eden yetişebilir, ne kaçan kurtulabilir. Bir adama varır, namaz kılıyordur. Vallahi sen ehl-i salat değilsin der yakalar, mü'minin yüzünü ağartır, kâfirin burnunu kırar, dedi. O zaman insanlar ne halde olur? dedik, "Arazide komşular, emvalde şerikler, seferlerde arkadaşlar" dedi.
* Bazı alimler: "Dabbe, emr-i bi'lma'ruf nehy-i ani'lmünker terkedilince çıkar" demiştir.
* Bazı müfessirler onun Safa dağından çıkacak büyük bir hayvan olduğunu söylemiştir.
* Bazıları onun, birincisi Mehdî, ikincisi Hz. İsa'dan sonra, üçüncüsü de güneş batıdan doğduktan sonra olmak üzere üç kere çıkacağını söylemiştir.

* Dabbe hakkında Bediüzzaman şu açıklamayı yapar: "Kur'an'da, gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise ben şimdilik, başka meseleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:   َ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِّ اللَّه  "...Nasıl ki kavm-i Fir'avn'e "çekirge afatı ve bit belası" ve Ka'be tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye "ebabil   kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de Süfyan'ın ve Deccallerin fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc' ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allah u a'lem, o dabbe bir nevidir. Çünkü gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak, Belki   اِّ دَابّةُ اَرْضِ تأكُلُ مِنْسآتَهُ    ayetinin işaretiyle o hayvan dabbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde, dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler, iman bereketiyle ve sefahat ve su-i istimalden tecennübleriyle kurtulmasına işareten ayet iman hususunda o hayvanı konuşturmuş."

ـ5048 ـ15ـ وعن معاذ بن جبل رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُاللَّهِ #: عُمْرَانُ بَيْتُ المَقْدِسِ خَرَابُ يَثْرِبَ، وَخَرَابُ يَثْرِبَ خَرُوجُ الْمَلْحَمَةِ، وَالْمَلْحَمَةُ فَتْحُ الْقُسْطَنْطِينِيّةِ: وَفَتْحُ الْقُسْطَنْطِينِيّةُ خُرُوجُ الدَّجَّالِ. ثُمَّ ضَرَبَ بِيَدِهِ عَلى فَخِذِ الّذِى حَدَّثَهُ؛ ثُمّ قَالَ: إنّ هذَا الْحَقُّ كَمَا أنّكَ قَاعِدٌ هَهُنَا، يَعْنِى مُعَاذَ بْنَ جَبَلٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْه[. أخرجه أبو داود والترمذي

.15. (5048)- Hz. Muaz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (birgün):
"Beytu'l Makdis'in imarı Yesrib'in harabıdır. Yesrib'in harabı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame İstanbul'un fethidir, İstanbul'un fethi Deccal'in çıkmasıdır!" buyurdular Sonra elini (Resulullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz. Muaz'ın) dizine vurdular ve:
"Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi" buyurdular."
Hz. Muaz burada kendisini kasdetmektedir. (Yani Aleyhissalâtu vesselâm'ın konuştuğu ve dizine elini vurduğu kimse Muaz İbnu Cebel (radıyallahu anh)'dir.)" [Ebu Davud, Melahim 3, (4294).]

AÇIKLAMA:
Burada, birbiriyle irtibatlı olarak zuhura gelecek bazı hadiseler nazar-ı dikkate arzedilmektedir. Ebu Davud bu hadisi Emaratu'l-Melahim başlığı altında kaydeder. Buna göre, sayılan hadiseler melhame denen büyük savaşların çıkmasına alamettir; o da Deccal'in çıkmasına...
* Beytu'l-Makdis, Mescidu'l-Aksa denen Kudüs şehrindeki mukaddes mesciddir. Onun umranı, imandır. İmar da insanca, gelirce, malca çokluğa kavuşmasıyla gerçekleşir.
* Yesrib, Medine-i Münevvere'nin cahiliye devrindeki eski adıdır.
Hadisi bazı şarihler: "Mescid-i Aksa'nın imarı Medine'nin harabının sebebidir" diye anlamıştır. Ancak Aliyyu'l-Kârî, "sebeb"i kabul etmez, "Mescid-i Aksa'nın imarı, Medine'nin harab olma zamanına rastlar"  şeklinde  açıklama getirir.
Bazı şarihler, "Beytu'l-Makdis'in imarı"ndan, harab edildikten sonra yeniden imar edilmesini anlarlar. "Çünkü derler, ahirzamanda, o harab olur, kâfirler sonra imar ederler." Bazı şarihler: "Umran, mükemmel şekilde imardır. Öyleyse, Beytu'l-Makdis, Medine'nin harabı zamanında normalin üstünde mükemmel bir imara mazhar olacaktır. Çünkü Beytu'l-Makdis'in harab olması mevzubahis değildir" demiştir.
* Hadiste geçen melhame yani büyük savaştan, Şam ile Rum arasında çıkacak büyük bir savaş anlaşılmış ise de, İbnu Melek "Şam'la Tatarların arasında geçen savaşın kastedildiğini" söyler. Aliyyu'l-Kârî: "Birinci görüş daha doğru" der.
Bazı alimler, bunlardan herbirinin, kendinden sonra vukua gelecek bir hadisenin alâmeti olduğunu belirtir.
Resulullah, Hz. Muaz'a, bu söylediklerinin yakin ifade ettiğini belirtmiştir. Gerçekten de hepsi çıkmıştır.

ـ5049 ـ16ـ وعن عبداللَّهِ بن بسر رَضِيَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللَّهِ #: بَيْنَ الْمَلْحَمَةِ. وَفَتْحِ الْمَدِينَةِ سِتُّ سِنِينَ وَيَخْرُجُ الْمَسِيحُ الدَّجَّالُ في السَّابِعَةِ[. أخرجه أبو داود

.16. (5049)- Abdullah İbnu Büsr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Melhame ile Medine'nin fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci yılda da Mesih Deccal çıkar." [Ebu Davud, Melahim 4, (4296); İbnu Mace, Fiten 35, (4093).]

AÇIKLAMA:
Hadiste geçen Medine'den maksad İstanbul'dur. Çünkü Medine, kelime olarak şehir demektir. Kelime burada lügat manasında kullanılmış olmaktadır. Mamafih yine Ebu Davud'un bir rivayetinde   اَلْمَلْحَمَةُ الْكُبْرى وَفَتْحُ الْقُسْطَنْطِينِيّةِ وَخُرُوجُ الدَّجَّالِ في سَبْعَةِ اَشْهُرٍ   "Büyük melhame, İstanbul'un fethi ve Deccal'in çıkması yedi ay içerisindedir" denilmektedir. Bu hadiste Medine yerine İstanbul zikredilmiştir.
İki hadis arasında dikkat çeken bir müşkil var: Birinde "yedi yıl"  denirken, diğerinde "yedi ay" denmektedir. İbnu Kesir şöyle bir açıklama ile müşkili gidermeye çalışır: "Melhame'nin başı ile sonu arasında altı yıl vardır. Sonu ile İstanbul kastedilmiş olan Medine'nin fethi arasında bir yakınlık vardır. Öyle ki, bu Deccal'in çıkmasıyla birlikte yedi ay içerisinde olur."
Aliyyu'l-Kârî, tearuzun halledilemez durumda olduğunu belirttikten sonra melhame-i kübra ile Deccal'in çıkması arasında yedi yıl olduğunu  belirten hadisin, yedi ay olduğunu söyleyen hadisten daha sahih olduğunu -Ebu Davud'un kaydına dayanarak- cezmen ifade eder.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Hz. Mehdi Şavaşları Fetihleri Hakkında Hadisler

Hz. Mehdi Şavaşları Fetihleri Hakkında Hadisler



HZ. MEHDİ’NİN SAVAŞLARI ve FETİHLERİ

KUDÜS’E GELMEDEN ÖNCEKİ HAREKETLERİ

• Hz. Mehdi’nin beraberinde, Resullulah (s.a.v.)’in bayrağının bulunacağı

7.24--- Keza (N.b. Hammad), Abdullah b. Şureyk’den tahric etti, O şöyle dedi: Mehdi’nin beraberinde, püskülleri olan Resulullah (s.a.v.)’in bayrağı bulunur.

• Hz. Mehdi’nin bayrağında “Biat Allah içindir” şeklinde yazı olduğu

7.25--- Keza (N.b. Hammad) İbni Sirin’den tahric etti, O şöyle dedi: Mehdi’nin bayrağında “Biat Allah içindir” yazılıdır.

• Bayraktarın vasıfları ve Kudüs’e ulaşacağı

7.21--- Keza (N.b. Hammad) Kaab b. Alkame’den tahric etti, O şöyle dedi: Yaşı küçük sakalı hafif ve sarışın bir genç çıkar, Mehdi’nin bayrağını taşır ve karşısına dağlar bile çıksa onları ezerek İlya (Kudüs)’ya kadar ulaşır.

• Hz. Mehdi’nin sünnet üzere çarpışacağı

2.21--- Keza (N.b. Hammad) Hz. Ali ve Hz. Ayşe’den tahric etti. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: Mehdi Benim ıtretimden bir reculdur. Benim vahiy üzerine savaştığım gibi, O da Benim sünnetim üzere çarpışır.

• Hz. Mehdi eli ile sünnetleri ihya edileceği

4.71--- İbni Münavi, Melahim’de Hz. Ali’den tahric etti, O dedi ki: Kıyamet yaklaştığı zaman ve müminlerin kalbi, ölüm, açlık fitneler, sünnetin kaybolması, bid’atlerin ortaya çıkması, emribil maruf ve nehyi anil münker imkanlarının kaybolması gibi sebeplerle zayıfladığı zaman, Benim evladımdan Muhammed b. Abdullah (Mehdi) ile Cenab-ı Hak sünnetleri ihya eder. Onun adalet ve bereketi ile müminlerin kalbi ferahlar, Acem ve Arap milletleri arasında ülfet ve muhabbet yerleşir.  Bu durum bir müddet devam ettikten sonra O vefat eder.

• Hz. Mehdi’nin Hazim kabilesi üstüne yürümesi

6.4--- Keza (N.b. Hammal) İbni Mes’ud’dan tahric etti, O şöyle dedi: Muhtelif beldelerden yedi alim, birbirlerinden habersiz olarak gelip, Mekke’de buluşur ve Hz. Mehdi’ye biat ederler. Halbuki bunlardan her birine de üçyüz on küsur kişi biat etmiştir. Mekke’ye toplanan bu insanlar Mehdi’ye biat ederler. Allah Teala insanların kalplerine O’nun muhabbetini yerleştirir. O, başlarında Hazim Kabilesinden bir adamın bulunduğu ve Süfyani’ye biat etmiş Mekke’li gruplara karşı yürür.
Hz. Mehdi, yanındakileri arkasına alarak, üzerinde bir entari ve cübbe olduğu halde çıkar ve Hazim’e gelir. Burada da biatları kabul eder. Ancak Kelp kabilesi, onların biatlarına kızarak bir ordu hazırlar, fakat Hz. Mehdi onları yenerek yok eder ve Allah O’nun eliyle Rumları’da hezimete uğratır. Allah O’nun eliyle fakirliği giderir ve Mehdi Şam’a iner.

• Hz. Mehdi’nin amcaoğlu bir Hasani ile görüşmesi

1.15--- Emirıl Mü’minin Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a.)’dan, Buyurdu ki: Biri Batıda, biri Cezire de, birisi de Şam’da olmak üzere üç grub bayrak dikilir. Fitne bunların arasında bir yıl devam ettikten sonra, Süfyani’nin çıkışı ve yaptığı zulüm ve fücuru anılır. Sonra Mehdi (a.s.)’ın hurucu ve insanların Rükun ile Makam arasında O’na biatları anılır. Ve Hz. Mehdi hazırladığı askeriyle yavaşça ve sekinetle kura vadisine kadar yürür. Burada kendisine on iki bin kişilik ordusuyla amcaoğlu bir Hasani (Hz. Hasanın soyundan) yetişir ve ona şöyle der: “Ey amcaoğlu, bu ordunun başına ben daha layığım, çünkü Hasan (r.a.)’nın oğlu benim ve Mehdi benim” der. Gerçek Mehdi’de “Hayır gerçek olan Benim” der. Bunun üzerine Hasan, ona “O halde sendeki alametler nedir? Varsa biat ederim” cevabını verir. Bunun üzerine Mehdi (a.s.) bir kuşa işaret eder, kuş eline düşer, bir yere kur bir dalı diker ve dal yapraklanıp yeşillenir. Bunun üzerine Hasani ona derki: “Ey amcaoğlu bu emirlik senindir.”

1.14--- Emiril Mü’minin Ali b. Ebi Talib (r.a.)’dan buyurdu ki: Mehdi bir kuş’a işaret eder, kuş ellerine düşer. Bir yere kuru bir dal diker, dal yeşerir ve yapraklanır.

• Hz. Mehdi’nin önünde Cebrail (a.s.), arkasında ise Mikail (a.s.) ile birlikte Şam’a doğru yola çıkacağı

1.16--- Huzeyfe b. Yamani’den, Mehdi kıssası hakkında Resulüllah (s.a.v.)’den buyurur ki: Onun çıkışı ve O’na biatlaşma, Rükun ve Makam arasında olur ve Mehdi, önünde Cebrail ve arkasında Mikail olduğu halde Şam’a doğru yola çıkar, sema ve arz ehli, kuşlar ve vahşi hayvanlar, hatta denizdeki balırlar bile O’nun hilafetiyle sevineceklerdir.
(İmam Ebu Ömer ve Osman da, Said el-Mukarri’nin Sünen isimli kitabında bu hadisi aynen rivayet etmişlerdir.)

• Hz. Mehdi ve arkadaşlarının her zalime karşı galib gelecekleri

4.46--- Tabarani Evsad’da Ümmü Seleme’den tahric etti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Doğunun hakimi Batı melikine gider ve O’nu öldürür. Sonra Batı meliki de doğaya gider onu öldürür. Ondan sonra Batı meliki, Medine’ye bir ordu gönderir, ancak bu ordu yere batırılır. Sonra ikinci bir ordu gönderir. Bu arada Medine halkından bir kısım insanlar bir araya gelirler, Harem’den çıkan bir kimsenin etrafında, dağınık olarak, gelen  kuşlar gibi toplanırlar. Öyle ki aralarında kadınlarında bulunduğu üç yüz ondört kişilik bir grub oluştururlar. Onlar her zalime ve Cebbar oğlu Cebbar’a galip gelir. O’nun devrinde, ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür. O yedi yıl kalır. (Hz. İsa’nın kırk senelik döneminde) sonra ise yerin altı, üstünden daha hayırlı olur.)


HZ. MEHDİ’NİN SÜFYANİ İLE SAVAŞI

Hz. Mehdi ile Süyfani ordusu karşılaştıklarında Semadan gelecek bir ses

4.46--- Keza (N.b. Hammad) Zühri’den tahric etti, O dedi ki: Ordunun Beyda’da batmasından sonra, yanında Bedir ehli sayısınca insanla Hz. Mehdi çıkar. O ve Süfyani ordusu karşı karşıya gelir. Mehdi’nin askerlerinin miğferleri zırh’dan olur. Ve O gün semadan bir ses “Ey insanlar, Allah’ın yer yüzündeki dostları Mehdi’ye tabi olanlardır.” der. Süfyeni ve ordusu hezimete uğrar. Ve kendilerinden savaşa girmeyen ancak küçük bir grub kalır. Bunlar kaçarak Süfyani’ye haber götürürler. Mehdi Şam’a geldiğinde Süfyani’de dahil pekçok insan biat etmek için ona gelirler. Yeryüzü de adaletle dolar.
1.12--- Keza (N.b. Hammad) Zühri’den tahric etti, Buyurdu: Süfyani ve Mehdi savaş için karşı karşıya geldikleri günde semadan şöyle bir ses işitilir: “Allah’ın evliyası Falanın ashabıdır.” (Yani Mehdi a.s.)’yi kast ediyor.
Esma binti Umeys dedi ki: O günün alameti Semadan uzatılmış ve insanların kendisine bakıb durduğu bir el’dir.

• Süfyani’nin esir alınıp, öldürülmesi

4.61--- Keza (Naim b. Hammad), Velid b. Müslim’den tahric etti. Velid şöyle dedi, Muhammed b. Ali’den şöyle duydum: Süfyani ve Kelp kabilesi ile Hz. Mehdi Beytül Makdis (Kudüs)’de savaşır ve Süfyani esir olarak getirilir Mehdi’nin emriyle Rahmet kapısında öldürülür. Onların ganimetleri ve kadınları da Şam caddelerinde satılır.

Hz. Mehdi ile Süfyani arasındaki savaşa ait çeşitli rivayetler

Hz. Ümmü Seleme’den gelen bir rivayet
4.43--- İbn Ebi Şeybe, Ahmed ve Ebu Davud, Ebu Ya’la ve Tabarani, Ümmü Seleme’den tahric ettiler, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: Bir halifenin ölümünden ihtilaf olur. Mekkeye gitmek üzere, Medine ehlinden bir Recul çıkar, ve Mekke halkından bir kısım insanlar O’na meydana çıkarır ve Rükun ile Makam arasında O’na biat ederler. Şam’dan O’na karşı bir ordu gönderilir, ancak bu ordu Beyda’da toprağa batırılır. İnsanlar bunu görünce, Şam ebdalları ve Irak ehlinin önde gelenleri Ona gelip biat ederler. O zaman etrafında Kelb kabilesinden insanlar olan Kureyşli bir adam çıkar ve (Mehdi) onların üzerine bir ordu gönderir ve bu ordu onlara galip gelir. Mağlup olan Kelp ordusudur. Cennet kelb ganimetlerinde hazır onlara olsun. Mehdi malı paylaştırır, insanlar arasında Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine göre amel eder ve İslamı hakim kılar, yedi sene kalır, sonra vefat eder. Müslümanlar O’nun üzerine namaz kılarlar.

• Süfyani ile yapılacak savaşlar hakkında Hz. Huzeyfe (r.a.)’dan gelen rivayet

4.66--- Dani, Huzeyfe’den tahric etti. O dedi ki: Resullullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Zevra’da bir savaş olur, Huzeyfe ise, “Ya Resullullah Zevra nedir?” dedi. Buyurdu: Zevra doğu’da nehirler arasında bulunan ve ümmetimin en şerlilerinin yaşadığı bir şehirdir. Zalimler hep orada otururlar. Onlara dört çeşit bela musallat olur. Kılınçtan geçilir, yere batırılır, tufana maruz kalır ve hayvan suretine değiştirilirler.

Sonra Resullullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Habeşliler arablarla savaşmak isterler, ancak onlar korkup Ürdün toprağına sığınırlar. Bu arada Süfyani üçyüz atmış süvari ile Şam’a varır ve bir ay içinde otuz bin kişi onlara iltihak eder. Süfyani daha sonra ordusunu Irak’a gönderir ve Zevra’da yüzbin kişiyi öldürür. Nihayet Kufe’ye varır ve onları esir ederek bir ordu daha hazırlar ve onu Medine’ye gönderir. Ancak bu arada Doğu’da başlarında Şuyab b. Salih Temimi’nin bulunduğu bir ordu toplanır ve düşmanlarını yok ederek Kufe’li esirleri kurtarır.

Süfyani’nin Medine’ye gönderdiği Ordu üç günlük bir işgalden sonra Mekke’ye yönelir, ancak Beyda’ya geldiğinde Allah Teala “Ya Cebrail onları cezalandır” emri ile Cebrail (a.s.)’ı gönderir ve Cebrail (a.s.) bir ayağını yere vurarak bu orduyu toprağa gömer. Sadece Süfyani’ye haber getirecek iki kişi sağ kalır. Bu iki kişi Süfyani’ye gelip durumu anlattığında o herhangi bir korku duymaz. Bu sırada Kureyş soyundan bir grup insan Konstaniyye’ye (Roma’ya) kaçar.

Ancak Süfyani Rum büyüğüne haber göndererek bunları geri istetir. Bu kişiler ona iade edilir. Süfyani’de Şam kapısında onların boynunu vurdurur. Huzeyfe devam ederek, O gün o kadar çirkin olaylar olur ki, Şam kapısında gezdirilen bir kadın mihrap’da Süfyani’nin dizlerine oturtulur, bunu gören Müslümanlardan birisi “Yazıklar olsun size imandan sonra küfre mi düştünüz, bu helal değldir” der. Ancak Süfyani tarafından boynu vurdurulur. Bu olayı yayan herkesin de boynu vurulur. İşte o zaman semadan şu ses duyulur: “Ey insanlar, Allah Teala size münafik ve zalimlere uymayı men etmiş ve Mekke’de bulanan yeryüzündeki insanların en hayırlısı ismi Ahmed babasının adı Abdullah olan Mehdi’yi reisiniz kılmıştır, O’na uyun ve emrini dinleyin.”
Bu sırada İmran b. Hüseyin “Mehdi’nin nasıl bilineceğini” sordu. Resullullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: O benim evladımdandır. Tavrı beni İsrail ricali gibidir, üstünde pamuktan (kutvani) iki cübbe bulunur.

Sağ yanağında siyah bir ben vardır. Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur. Kırk yaşındadır. Şam, Mısır ve Doğunun birçok yerinden ebdallar ve ileri gelen insanlar O’na gelir ve Rükun ile Makam arasında O’na biat ederler. Sonra Hz. Mehdi, önünde Cebrail arkasında Makail ile Şam’a doğru yola çıkar ve O’nun hilafetine yer, gök ehli, yabani hayvanlar, kuşlar hatta denizdeki balıklar bile sevinir. Zaman bereketli olur, nehirler suyunu, yer verimini artırır, hazineler çıkarılıp Şam’a getirilir.
Süfyani dalları Hire ve Taberiye’ye doğru uzanan bir ağacın altında öldürülür. Kelp kabilesi de yok edilir. Orada imkansızlık nedeni ile de olsa bulunamayan hüsrana uğramıştır. “Onlar tevhid ehli olduğu halde, onlarla savaşmak nasıl doğru olabilir?” şeklindeki sualini de Rellullah (s.a.v.) şöyle cevaplandırmıştır. Onlar mürted’dirler. Zira şarabı helal sayarlar ve namazı da kılmazlar.”


HZ. MEHDİ’NİN KUDÜSTEN SONRAKİ SAVAŞ VE FETİHLERİ

Pekçok kimsenin biat için Kudüs’e gelmeleri

4.63--- Keza (Naim b. Hammad) Hz. Ali’den tahric etti. O dedi ki: Süfyani’nin Mehdi üzerine gönderdiği ordu Beyda’da batınca, bu haberi duyan Şam ehli, Mehdi’nin çıktığını ve O’na biat edilmesi gerektiğini söyleyerek, kendi halifelerini ölümle tehdit ederler. Bunun üzerine halife, hazinelerini de yanına alarak Mehdi’ye biat için Beytül Makdis’e gelir. Arab ve Acem savaşçılar, Rum ehli ve onların dışındaki pek çok insan da biat için Mehdi’ye gelirler. Hatta Hz. Mehdi, Konstaniyye ve diğer şehirlerde mescidler inşa eder.
Hz. Mehdi’den önce onun yakınlarından bir adam doğudan çıkar ve hedefi Kudüs olarak onsekiz ay savaşır, ancak oraya varamadan ölür.

• Kuzeyden gelecek bir düşmanla savaş

1.47--- Naim, Kaab’dan tahric etti, dedi ki: Mehdi, düzenlediği bir orduyu Türk’e (Türk tarafından gelen bir düşmana) gönderir, onları hezimete uğratır, esirleri ve mallarını alarak Şam’a getirir. Daha sonra köleleri azat ederek sahiplerine bedellerini öder.

Melhame-i Kübra veya Amik Ovası Savaşı

8.10--- Naim b. Hammad, Kaab’dan tahric etti, dedi ki: Mehdi, Rumlarla savaşmak için bir ordu gönderir. O’nun fıkıh bilgisi on aliminkine bedeldir. O Tabut-u Sekine’yi de Antakya mağrasından çıkarır.

Rumların gadri ve Amik Ovası

8.6--- Hatip, Müttefek ve Müfterek’inde Ebu Hureyre’den tahric etti. Dedi ki, Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Rumlar, Benim soyumdan ve ismi ismime uygun bir Vali (Mehdi)’ye gadr ettikten sonra Amak (Amik) denilen yerde sizinle savaşacaklardır. Burada Müslümanların üçte bir kadarı öldürülür, sonra bir gün yine o kadar insan öldürülür. 3. gün (seferde) ise savaş Rumlar aleyhine döner. Müslümanlar böylece savaşa devam eder ve Konstantiniyye (Roma)’yi feth eder ve oradaki malları taksim ederler. Tam bu sırada ise “Deccal sizin evinize girmiş ve çocuklarınızı esir almıştır.” şeklinde bir ses duyacaklardır.
(Burada bahsi geçen savaş Amik ovasında Rumlarla (yani Hıristiyanlarla) yapılacak savaş olup, diğer hadis kitaplarında “Melhame-i Kübra” diye bahsi geçen savaştır.)

Yedi Bayrak ehli ile savaş

4.12--- Naim b. Hammad ve Hakim Sahih diyerek, Hz. Ali İbni Ebi Talib (r.a.)’dan tahric ettiler, Buyurdu ki: Öyle bir fitne olacak ki, insan o fitneye, altının cevherde bulunması gibi karışmış olacaktır. Siz, zalimleri hariç Şam ehli hakkında fena söz söylemeyin. Zira onların arasında ebdallar vardır. Allah Teala, onları darma dağın edecek olan şiddetli bir yağmuru semadan boşaltacak, öyleki savaşsalar tilkiler bile onlara galip gelecektir. Bu sırada Allah Resulullah (s.a.v.)’in soyundan bir Reculü, az olursa on iki, çok olurlarsa on beşbinden müteşekkil üç bayrak üzere bir ordu arasında gönderir. Parolaları “Emit emit” (öldür, öldür) dür. Ve bunlar yedi bayrak ehli ile savaşırlar. (Bu yedi bayraktan) her birinin sahibi, mülkün kendisinin olacağına tamah ederek çarpışırken, hezimete uğrayacaktır. Sonra Haşimi (Hz. Mehdi) Muazzaffer olur ve Allah Teala Müslümanlara onun ülfet ve muhabbetini yerleştirir. Bu hal Deccal çıkıncaya kadar devam eder.

• Hindistan’ın feth edileceği

1.45--- Naim b. Hammad Fiten isimli kitabında Kaabül Ahbar’dan tahric etti, O dedi ki: Beytül Makdis’in (Kudüs) Meliki (Mehdi) Hindistan’a asker gönderir. Feth eder ve hazinelerini alır ve onun ziynetleri ile Beytül Makdisi süsler. Ona Hind Melikleri bağlanarak getirilir. Kendisine doğu-batı arası feth olunur.

Konstaniyye ve Deylem’in feth edileceği

8.5--- İbni Mace ve Ebu Naim, Ebu Hureyre’den tahric ettiler, O dedi, Peygamber (s.a.v.) buyurdu: Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatır, Ehli Beytim’den birisini, çıkarır ve dünyaya Malik eder. O Konstaniyye ve Deylem dağlarını feth eder.
(Deylem Dağları Hazer denizinin güneybatısındadır.)

Rumiyye (Roma)’nın ve Kat’i beldesinin fethi

8.1--- Huzeyfe b. Yamani
Mehdi kıssası ve Rumiyye’nin fethi hakkında Resullullah (s.a.v.)’den rivayet etti, O şöyle buyurdu: Mehdi’nin askerleri dört tekbir getirdiği zaman, Rumiyye’nin duvarları yerle bir olacaktır. Burada altı yüzbin kişi öldürülür. Ve hazineleri de Beyt-ül Makdis’e götürülmek için alınır. Ayrıca içinde sekine ve Beni İsrail’in sofrası, gerçek Tevrat levhaları, Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın minberi ile, Allah’ın Beni İsrail’e gönderdiği süt gibi beyaz renkli men (kudret helvası)’den iki ölçek bulunan tabut da Beyt-ül Makdis’e getirirler. Sonra onlar Tahine ismindeki bir şehri de feth eder ve nihayet kat’i beldesine gelirler

Kat’i: Bu belde gemileri taşımayan bir deniz üzerindedir. Denildi ki: “Ya Resullullah, niçin o gemileri taşıyamayaz” Buyurduk ki: O denizin derinliği bulunmamaktadır. İnsanlar ona ancak küçük gemilerle geçebilirler

Hz. Mehdi ve ordusu o denizin kenarından geçerler.
Allah orada Adem oğulları için menfaatlar yaratmıştır. Kat’i beldesinin 360 kapısı bulunur ve her kapıdan da 1000 savaşçı çıkar. Mehdi ve ordusu 4 tekbirle şehrin duvarlarını yerle bir eder. İçindeki hazineleri alır ve burada yedi yıl kaldıktan sonra Beyt-ül Makdis’e geçerler. Deccal’in Isfahan yahudileri ile birlikte çıktığı haberi bu sırada onlara ulaşır.
(Bu hadisi Ebu Ömer ed-Dani Sünen’de zikreder.)

Hz. Mehdi’nin dünyanın her yerine teveccüh edeceği ve Zülkareyn’in girdiği her şehre gireceği

8.3--- Emiril Mü’minin Hz. Ali İbni Ebi Talib (r.a.)’dan Mehdi kıssası hakkında rivayet edildi. Dedi ki: O (Mehdi) dünyanın her yerine teveccüh eder ve her zalimi yok eder. Ehli İslamın kalbini Allah O’nunla ihya eder. Hazineleri Beyt-ül Makdis’de toplar. İçinde bir çarşısının her bir çarşıda da bin dükkanın bulunduğu bir şehre gelir, orayı feth ettikten sonra dünyayı kuşatan yeşil deniz üzerindeki Kat’i şehrine gelir. Bu denizin arkasında Allah’dan başkasının bilmediği şeyler vardır. Kat’inin uzunluğu bin mil, genişliği ise beş yüz mildir. Mehdi’nin askerleri üç tekbirle şehrin duvarlarını yerle bir ettikten sonra bir milyon insanı öldürerek burayı feth ederler. Hz. Mehdi daha sonra bin adet binekle buradan Beyt-ül Makdis’e geri yönelir. Filistin de Trablusşam, Akka, Sur, Gazze ve Askalanı da alarak buradaki hazineleri Kudüs’ü şerife getirir. Deccal çıkıncaya kadar burada ikamet eder. Daha sonra da Hz. İsa (a.s.) nüzul eder ve Deccal’i öldürür.
(Bu konuda “Ikduddurer’de daha geniş bilgi vardır.)
Yine “Ikdiddurer” de anlatıldığına göre:
Konstaniyye:
Konstaniyye ismi onu inşa eden Konstantin’den gelmektedir. Kral Konstantin hıristiyanlığı ilk açığa çıkaran kimsedir. Bu şehrin yedi sur’u bulunmaktadır. Diğer altı sur’u da içine alan en büyük Sur’un genişliği 21 zir’a (9 m kadar)dır. Ve 100 kapısı vardır. En son ve şehri içine alan Sur’un genişliği ise 10 zira 4.5 m. Kadar) dır. Şehir bir haliç üzerinde bulunmaktadır. Ve o Rum beldeleri ve Endülüs’e (Avrupa)’ya muttasıldır.
Rumiyye (Roma):
Rum şehirlerinin anasıdır. Oranın hakimine Papa denilir. Papa Müslümanların halifesine benzer. Yani, dini liderdir. Bu Rumiyye şehri gibi, içinde acayiplikler olan bir başka yere hiç bir Rum beldesinde rastlamak mümkün değldir.

İbni Cerir’in Tefsirinde Rumlar hakkında görüşleri

8.4--- İbni Cerir Tefsirinde Sudiy’den tahric etti. Allah Teala’nın “Mescidlerin içinde insanları Allah’ın ismini zikretmekten men eden ve onları engellemeye çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Mealindeki ayetinin tefsirinde dedi ki: Burada zalim insanlardan Allah’ın kastı Rum ehlidir. Çünkü onlar Beyt-ül Makdis’in tahribi için Buhtannasr’a yardım etmişlerdir. Yine Allah’ın “Mescidlerine korkuyla girenler onlardır” mealindeki ayetinde kasdettiği de Rum ehlidir. Çünkü yeryüzündeki her Rum ya boynunun vurulacağı endişesi ile, ya da cizye vermek korkusu ile Allah’ın mescidine girer, ancak yine de cizyeyi verir. Yine Allah Teala’nın “Onlar için dünyada zillet var” mealindeki ayeti hakkında dedi ki: “Onların dünyadaki zilleti, Mehdi’nin çıkıp Konstaniyye (Roma)’yı feth etmesi ve Rumları yenmesidir.”

Yahudilerden büyük bir cemaatin Müslaman oluşu

8.9--- Naim, Selman b. İsa’dan tahric etti, o Dedi ki: Du,yduğuma göre, Mehdi’nin elinde (zamanında) sekine bulunan tabut Taberiye gölünden çıkarılır ve Beyt-ül Makdis’de O’nun önüne getirilir. Yahudiler bunu görünce, pek azı hariç, çoğu Müslüman olurlar.

• Hz. Mehdi’ye “Mehdi” denilmesinin sebebi

8.8--- Ebu Amr Dani, Sünen’inde İbni Şevzeb’den tahric etti. O dedi ki: O’na Mehdi denilmesinin sebebi şudur. O, Yahudilerin hac yaptığı Şam dağlarından bir dağın içindeki Tevrat’a dair kitapları çıkarır ve Yahudilerden bir cemaat O’nun elinde Müslüman olur.
8.11--- Keza (N.b. Hammad) Kaab’dan tahric etti, O dedi ki: O kimsenin bilmediği gizli bir duruma kılavuzlandığı için kendisine “Mehdi” denilmiştir. O, Tabut-u Sekine’yi Antakya mağarasından çıkarır.

Hz. Mehdi ve Ehli Beyti’nin Kudüs’te uzun müddet kalacağı

8.7--- Naim b. Hammad, Ertah’dan tahric etti, Dedi: Hz. Mehdi Beyt-ül Makdis’e iner ve millet O’nun Ehli Beyt’inden gelenlerle uzun bir müddet yaşar. Daha sonra zalimler görünür ve Beni Abbas rahmetle aranır.


Son Savaş Melhame-i Kübra Hiç Bukadar Detaylı Anlatılmadı

Son Savaş Melhame-i Kübra Hiç Bukadar Detaylı Anlatılmadı


Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şerif’te buyuruyor ki

“Melhame-i Kübra ( Büyük savaş ) gününde Müslümanlar’ın fustatı ( komuta merkezi )
Şam şehrinde GUTA denilen yerdedir.O gün Müslümanlar’ın menzillerinin en hayırlısı orasıdır.”
Milletlerin Islama Karşı (Savaşmak Üzere) Biribirlerini Davet Etmeleri

4297… Sevban (r.a)Men rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Yakında milletler yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sof­ralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) biribirlerini davet edecekler.”
Birisi:
“Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi.
Rasûlullah (s.a) ;
“Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çörçöp gi­bi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak sizin gönlünüze de vehn atacak” buyurdu. Yine bir adam:
Vehn nedir? ya Rasûlullah diye sorunca,
“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir” bu­yurdu.
Fitnelerden (Savaşlardan) Sığınılacak Yer

4298… Ebu’d – Derda (r.a)den, Rasûlullah (s.a)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Büyük savaş gününde müslümanların çadırı (kalesi) Şam’ın en hayırlı şehirlerinden olan Dimeşk adındaki şehir tarafındaki Guta da olacaktır.
4299… Ebu Davud der ki: Bana İbn Vehb’den haber verildi, O dedi ki bana Cerir b. Hazim Ubeydullah b. Amr’den Ona Nafi İbn Ömer (r.a)’den; Rasûlullah (s.a) in şöyle buyurduğunu haber vermiş: “Yakın­da müsmmanlar (Dımeşk) şehrinde muhasara edilecekler. Öyle ki on­ların en uzak karakolu Selah olacak”
4300… Zührî, “Selalı Hayber’e yakın bir yerdir” demiştir.




HADİSLERDE MELHAME-İ KÜBRA / Şeyh Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi

Şeyh Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin “Kıyamet Alametleri” adlı eserinden alınan hadis-i şerifler:

Hz.Peygamber buyurdu ki:

64/14. İki azatlı, Arab azatlısı ve Rum azatlısı Melik olduklarında, onların elleri ile melhameler doğar. “Hz. İbn-i Amr RA”

66/7. Melhameler vuku bulduğunda Allah-u Teàlâ Şam cihetinden, Mevali kabilesinden bir grubu gönderir ki onlar Arap’ın en iyi ata binenleri ve silahlı olanlarıdır. Allah onların sebebi ile bu dini kuvvetlendirir. “Hz. Ebû Hüreyre RA”

351/8. İnsanlar için üç temerküz noktası vardır. Antakya Amik’inde olan Melhame-i Kübrâ’da toplanma merkezi Şam olur. Deccal vak’asında merkezleri Kudüs; Ye’cüc ve Me’cüc hadisesinde Tur-i Sinâ… “Hz. Hüseyin RA”

393/10. Müslümanların melhamede merkezleri Şam, Deccalde merkezleri Kudüs ve Ye’cüc Me’cüc vak’asında merkezleri Tur-u Sinâ’dır. “Hz. Ebû Zahiriyye RA”

319/11. Beytül-Makdis’in mâmur olmasını Medine’nin harab olması takip eder. Onu da Melhamenin çıkışı ve onu da Kostantiniyye’nin fethi takip eder. Onu ise Deccal’in çıkması takip eder. “Hz. Muaz RA”

236/18. Melhame-i Kübra, Kostantıniyye’nin fethi ve Deccal’in çıkması 7 ay (sene) içinde olur. “Hz. Muaz RA”

246/4. Melhame-i Kübra ile Kostantıniyye’nin fethi arasında altı sene vardır. Yedinci de Mesih Deccal çıkar. “Hz. Abdullah ibn-i Buğra RA”

354/13. Allah bu ümmete Deccal ile Melhamenin kılıcını birden vermez. “Hz. Muaz RA”

298/4. Size dünya fetholunacak. Eğer bir menzilde muhayyer kılınırsanız Şam denilen şehre bakın. Zira orası melhamelerde müslümanların toplandığı yerdir. Onun karargâhı da “Guta” denilen yer olacaktır.

322/10. Melhame-i Kübra gününde müslümanların merkezi Şam şehrinde Guta denilen yerdedir. O gün müslümanların menzillerinin en hayırlısı orasıdır. “Hz. Ebüd-Derdâ RA”

74/3. Kıyametin önü sıra altı şeyi say: Benim ölümüm, koyun kıran gibi ölüm çokluğu, Kudüs’ün fethi, mal bolluğu; öyle ki, bir kişiye yüz dinar (altın para) verilir de beğenmez. Arap evlerinden girmedik hiç bir evin kalmadığı bir fitne, Benî Esfer’in (Rumlar’ın) sizinle olan sulhunun bozulması ve 12 000 kişilik 80 sancakla size hücüm etmesi. “Hz. Avf ibn-i Mâlik RA”

296/7. Altı şey kıyamet alâmetlerindendir: Benim ölümüm, Kudüs’ün fethi, bir adama bin dinar (altın para) verildiği halde azımsaması, her müslümanın evinde ateşi duyulan fitne, koyun boynuzu kıvrımları gibi insanlar arasında ölüm çokluğu, Rum’un gadri (müslümanlara ihaneti), şöyle ki: Her biri 12 000 kişilik 80 sancakla müslümanların üzerine yürümeleri. “Hz. Muaz RA

296/8. Ey ümmet! Altı şey vardır ki onlar olmadan kıyamet kopmaz: Peygamberinizin vefatı, aranızda malın artması. Öyle ki, bir adama on bin dirhem (gümüş para) verilecek de yine öfkelenecek. Sizden her erkeğin evine giren bir fitne… Koyun boynuzu kıvrımları gibi ölüm çokluğu. Benî Esfer’le (Rumlar’la) aranızdaki sulh. Öyle ki, kadının hamileliği süresi gibi, dokuz ay toplanırlar, sonra size gadirlik (ihanet ederler) yaparlar. Medine’nin fethi.
Denildi ki: “–Hangi medine?..”
Buyurdu ki: “–Kostantıniyye.(İstanbul)”
258/3. Sizinle Benî Esfer (Rumlar) arasında sulh olur. Sonra onlar muahedeyi bozarlar(ihanet ederler) ve onikibin kişilik seksen fırkalık bir kuvvetle üzerinize yürürler. (Amik Ovası harbi) “Hz. Avf ibn-i Mâlik RA”

298/1. Yakında siz Rumlar’la emin bir sulh yapacaksınız. Sonra siz gaza edeceksiniz. Onlar da gerinizde sizin gaza ettiğinize düşman olacaklar. O harpten muzaffer çıkacak ve ganimet alacaksınız. Sonra yeşil bir ovaya konacaksınız. Orada bir Rum neferi salibini kaldıracak ve diyecek ki: “Haç galip geldi.” Ona müslümanlardan biri karşı koyup, kendisini öldürecek. Bunun üzerine Rumlar muahedeyi bozacak ve gadredecek. Büyük muharebeler olacak. Sizin için toplanacaklar ve seksen sancak halinde üstünüze gelecekler. Her bir sancak altında onbin (on iki bin) kişi olarak. “Hz. Zu Mihmer RA”

299/8. Yakında, sizinle Rumlar arasında dört sulh anlaşması olur. Dördüncü Âl-i Harun’dan biri ile gerçekleşir. Ve bu yedi sene devam eder.

Denildi ki: “–Yâ Rasûlallah, o gün insanların imamı kimdir?”
Buyurdu ki: “–İmam, benim evlâdımdan kırk yaşında, yüzü parlar bir yıldız gibi olan, sağ yanağında siyah bir beni bulunan ve üzerinde iki kutvânî aba olan, bir kimsedir. Tavrı Benî İsrâil ulemasına benzer. Yirmi sene hüküm sürer. Arzdaki hazineleri çıkarır ve şirk beldelerini fetheder.” “Hz. Ebû Umame RA”

Melhame-i Kübra (Büyük Savaş, Batılı literatürde Armegeddon) gününde Müslümanların fustatı (karargah çadırı) Şam Beldesi’nin en hayırlı şehirlerinden olan Dimeşk adındaki şehir tarafındaki Guta’da olacaktır. (Ebû Davud 4297, Melâhim 6)




Melhame-i Kübra veya Amik Ovası Savaşı

8.10--- Naim b. Hammad, Kaab’dan tahric etti, dedi ki: Mehdi, Rumlarla savaşmak için bir ordu gönderir. O’nun fıkıh bilgisi on aliminkine bedeldir. O Tabut-u Sekine’yi de Antakya mağrasından çıkarır.

• Rumların gadri ve Amik Ovası

8.6--- Hatip, Müttefek ve Müfterek’inde Ebu Hureyre’den tahric etti. Dedi ki, Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Rumlar, Benim soyumdan ve ismi ismime uygun bir Vali (Mehdi)’ye gadr ettikten sonra Amak (Amik) denilen yerde sizinle savaşacaklardır. Burada Müslümanların üçte bir kadarı öldürülür, sonra bir gün yine o kadar insan öldürülür. 3. gün (seferde) ise savaş Rumlar aleyhine döner. Müslümanlar böylece savaşa devam eder ve Konstantiniyye (Roma)’yi feth eder ve oradaki malları taksim ederler. Tam bu sırada ise “Deccal sizin evinize girmiş ve çocuklarınızı esir almıştır.” şeklinde bir ses duyacaklardır.
(Burada bahsi geçen savaş Amik ovasında Rumlarla (yani Hıristiyanlarla) yapılacak savaş olup, diğer hadis kitaplarında “Melhame-i Kübra” diye bahsi geçen savaştır.)

• Yedi Bayrak ehli ile savaş

4.12--- Naim b. Hammad ve Hakim Sahih diyerek, Hz. Ali İbni Ebi Talib (r.a.)’dan tahric ettiler, Buyurdu ki: Öyle bir fitne olacak ki, insan o fitneye, altının cevherde bulunması gibi karışmış olacaktır. Siz, zalimleri hariç Şam ehli hakkında fena söz söylemeyin. Zira onların arasında ebdallar vardır. Allah Teala, onları darma dağın edecek olan şiddetli bir yağmuru semadan boşaltacak, öyleki savaşsalar tilkiler bile onlara galip gelecektir. Bu sırada Allah Resulullah (s.a.v.)’in soyundan bir Reculü, az olursa on iki, çok olurlarsa on beşbinden müteşekkil üç bayrak üzere bir ordu arasında gönderir. Parolaları “Emit emit” (öldür, öldür) dür. Ve bunlar yedi bayrak ehli ile savaşırlar. (Bu yedi bayraktan) her birinin sahibi, mülkün kendisinin olacağına tamah ederek çarpışırken, hezimete uğrayacaktır. Sonra Haşimi (Hz. Mehdi) Muazzaffer olur ve Allah Teala Müslümanlara onun ülfet ve muhabbetini yerleştirir. Bu hal Deccal çıkıncaya kadar devam eder.

• Hindistan’ın feth edileceği

1.45--- Naim b. Hammad Fiten isimli kitabında Kaabül Ahbar’dan tahric etti, O dedi ki: Beytül Makdis’in (Kudüs) Meliki (Mehdi) Hindistan’a asker gönderir. Feth eder ve hazinelerini alır ve onun ziynetleri ile Beytül Makdisi süsler. Ona Hind Melikleri bağlanarak getirilir. Kendisine doğu-batı arası feth olunur.

Konstaniyye ve Deylem’in feth edileceği

8.5--- İbni Mace ve Ebu Naim, Ebu Hureyre’den tahric ettiler, O dedi, Peygamber (s.a.v.) buyurdu: Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatır, Ehli Beytim’den birisini, çıkarır ve dünyaya Malik eder. O Konstaniyye ve Deylem dağlarını feth eder.
(Deylem Dağları Hazer denizinin güneybatısındadır.)

• Rumiyye (Roma)’nın ve Kat’i beldesinin fethi

8.1--- Huzeyfe b. Yamani
Mehdi kıssası ve Rumiyye’nin fethi hakkında Resullullah (s.a.v.)’den rivayet etti, O şöyle buyurdu: Mehdi’nin askerleri dört tekbir getirdiği zaman, Rumiyye’nin duvarları yerle bir olacaktır. Burada altı yüzbin kişi öldürülür. Ve hazineleri de Beyt-ül Makdis’e götürülmek için alınır. Ayrıca içinde sekine ve Beni İsrail’in sofrası, gerçek Tevrat levhaları, Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’ın minberi ile, Allah’ın Beni İsrail’e gönderdiği süt gibi beyaz renkli men (kudret helvası)’den iki ölçek bulunan tabut da Beyt-ül Makdis’e getirirler. Sonra onlar Tahine ismindeki bir şehri de feth eder ve nihayet kat’i beldesine gelirler:
Kat’i: Bu belde gemileri taşımayan bir deniz üzerindedir. Denildi ki: “Ya Resullullah, niçin o gemileri taşıyamayaz” Buyurduk ki: O denizin derinliği bulunmamaktadır. İnsanlar ona ancak küçük gemilerle geçebilirler.

Hz. Mehdi ve ordusu o denizin kenarından geçerler.

Allah orada Adem oğulları için menfaatlar yaratmıştır. Kat’i beldesinin 360 kapısı bulunur ve her kapıdan da 1000 savaşçı çıkar. Mehdi ve ordusu 4 tekbirle şehrin duvarlarını yerle bir eder. İçindeki hazineleri alır ve burada yedi yıl kaldıktan sonra Beyt-ül Makdis’e geçerler. Deccal’in Isfahan yahudileri ile birlikte çıktığı haberi bu sırada onlara ulaşır.
(Bu hadisi Ebu Ömer ed-Dani Sünen’de zikreder.)