Hz.Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hz.Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2020 Perşembe

Şeyh Nazım Kıbrısi Corona Virüsünü Anlattıgı Video

Şeyh Nazım Kıbrısi Corona Virüsünü Anlattıgı Video



Tüm dünyada ve ülkemizde korona virüs ile mücadele sürerken 2014 yılında hayatını kaybeden Şeyh Nazım Kıbrısi'nin yıllar önce çekilen bir videosundaki sözleri bugünü anlattı.



Videoyu İzlemek İçin Tıklayınız




28 Mart 2020 Cumartesi

Corona virüsü belirtileri nelerdir ve nasıl anlaşılır?  (COVID-19)

Corona virüsü belirtileri nelerdir ve nasıl anlaşılır? (COVID-19)

Corona (Korona) Virüsü Nedir? Coronavirüs Belirtileri Nelerdir?

Çin'den başlayarak kısa bir süre içerisinde tüm dünyada birçok insanı etkileyen Corona Virüs (COVID-19) bulaşma yolu olarak en hızlı ve kontrolü en zor olan, solunum yolu ile bulaşan bir virüs ile yeniden karşı karşıya olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hekimleri, “Bilgi kirliliği ve manipülatif hareketlere dikkat edilmeli, doğru yerden doğru bilgi alınmalı, panik yapılmamalı.” şeklinde konuştu. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan Corona Virüsü açıklamasına göre: Sağlık Bakanlığı İletişim Hattı’nın (SABİM) “ALO 184 Korona Danışma Hattı” olarak hizmet vermeye başladığı ve alınan sıkı tedbirlerle bu sorunun aşılacağı vurgulandı.

Corona (Korona) Virüs Nedir?

Solunum yolu ile yani, çok kısa zamanda geniş kitlelere ulaşabilip hastalandırabilecek bir bulaşma yolu ile bulaşan, Çin’de ortaya çıkmış bir virüstür. Çin, çok çeşitli besinlerin (hayvan, böcek vb.) yoğun tüketildiği, çok kalabalık bir ülke olduğu için, aslında hayvanların taşıdığı bazı mikroplar insana adapte olma imkânını sıklıkla orada buluyorlar. Bu mikroplar yepyeni ortaya çıktıkları için onlara karşı “bağışık” olma durumumuz “sıfır” oluyor; yani virüs, hastalanma potansiyeli olan herkesi hastalandırıyor. Burada, herhangi bir mikrobun herkesi hastalandırmadığını, sadece belli kişilerin hastalandığını ve sadece, yine belli kişilerin (kronik hastalığı olanlar, zayıf/düşkün/çok yaşlı kişiler) ağır hastalandığını da bilmek lazım.

Corona (COVID-19) Virüs Nasıl Bulaşır?

Virüs solunum yolu ile bulaşır. Burada, tüm araştırmalar kesinleşmemiştir; bu yüzden, “Her türlü solunum yolu” demek gereklidir. Yani mikrop, öksürmek veya tıksırmakla havada belli sürede asılı kalabilir. Virüs, tabii ki öpüşmek ve en yaygın olarak eller ile de bulaşır.

Normalde hastalığı alan bir kişi, hasta olduğunun farkına varmadan ve belirtiler ortaya çıkmadan virüsü yaymaya başlayabilir. Burada, “inkübasyon dönemi” dediğimiz bir “kuluçka” dönemi vardır. Ancak yeni Corona virüs için bu, tam olarak ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Şimdilik kuluçka süresinin 2-14 gün olduğu düşünülüyor.

Coronavirüs (Korona) Belirtileri Nelerdir?

Ateş, öksürük ve nefes darlığı, başlıca sözü edilen belirtiler. Ancak her türlü solunum yolu hastalığı belirtilerini dikkate almakta yarar var. Burun akıntısı, halsizlik, vücut ağrısı da belirtiler arasında yer alıyor. Virüsle karşılaştıktan sonra genellikle 2 gün içinde belirtiler ortaya çıkıyor ancak bu süre 14 güne kadar uzayabiliyor.


Yeni bir salgın daha (Lassa ateşi Nedir)

Yeni bir salgın daha (Lassa ateşi Nedir)

Lassa ateşi nedir?

Lassa ateşi; Batı Afrika coğrafyasında görülen, akut olarak gelişip öldürücü olabilen viral bir hastalıktır. 1969 yılında Nijerya’da görevli iki hemşirenin ölümü ile Batı dünyası tarafından fark edilmiştir. Bu iki hemşirenin Nijerya’da yaşadığı şehrin ismi Lassa’dır. Hastalık bu şehirde görüldüğü için ‘Lassa virüsü’ olarak anılır.

Lassa virüsü şimdiye kadar hangi ülkelerde görüldü?
- Sierra Leone
- Liberya
- Gine
- Nijerya

Bu ülkeler Lassa virüsünün yaygın olarak görüldüğü ülkelerdir. Mali ve Gana’da da 2011 yılında vaka görülmüştür. Yakın zamanda ise Fildişi Sahili Burkina Faso‘da izole vakalar bildirilmiştir. Batı Afrika’da yılda 100 bin ila 300 bin arasında kişi bu virüsten etkilenirken, virüs ortalama 5 bin kişinin ölümüne sebep olmuştur.

Lassa virüsü nasıl bulaşır?

İnsanlara bulaşması enfekte gıdaların solunumu yoluyla veya yutma sebebiyle olur. Nadir olarak da kemirgenle direkt temas şeklinde gerçekleşir.

Lassa virüsü bulaşmış bir bireyin kanında, salgılarında, idrarında veya dışkısında virüs izole edilmiştir. Bu yüzden insandan insana geçiş de medyana gelebilir. Lassa virüsünün gündelik temaslar ile bulaşması söz konusu değildir. Ancak kullanılmış tıbbi malzemeler ile bulaştığı görülmüştür.

Lassa ateşinin belirtileri nelerdir?

- Kuluçka süresi 5-21 gündür.
- Enfeksiyonların yaklaşık %80’i semptomsuz veya hafif seyirlidir. Hafif seyirlilerde hafif ateş, genel halsizlik ve baş ağrısı olur.
- %20’sinde kanama (dış etlerinde, gözlerde, burunda) görülebilir.
- Solunum sıkıntısı, şiddetli kusma, yüzde şişkinlik, işitme kaybı olabilir.
- Baş ağrısı, boğaz ağrısı, kas ağrısı ve karın ağrısı söz konusu olabilir.
-Ölüm, çoklu organ yetmezliği sebebi ile şikayetler başladıktan sonra 2 hafta içerisinde gerçekleşebilir.

Dünya koronavirüs salgını ile mücadele ederken Batı Afrika ülkelerinden Nijerya 'da da Lassa salgını etkisini sürdürüyor. Hayvandan insana geçen ve ölümcül olabilen Lassa ateşi salgınında hayatını kaybedenlerin sayısı 176'ya yükseldi.

176 kişi öldü! Vaka sayısı 932
Nijerya Hastalık Kontrol Merkezinden (NCDC) yapılan açıklamada, ülkeyi etkisi altına alan salgında Edo, Ebonyi, Ondo ve Bauchi başta olmak üzere 29 eyalette 932 vaka tespit edildiği aktarıldı. Açıklamada, salgın nedeniyle sene başından bu yana yaşamını yitirenlerin sayısının 176'ya çıktığı belirtildi. Her yıl kurak dönemin yaşandığı kasım-mayıs aylarında yükselişe geçen Lassa ateşi salgınında 2019'da 129 kişi ölmüştü.

İlk kez 1969 yılında keşfedildi
Mali, Togo, Gana, Liberya ve Sierra Leone gibi birçok Afrika ülkesinde görülen Lassa ateşine Nijerya'da ilk 1969'da ülkenin kuzeydoğusundaki Borno eyaletinde rastlanmıştı. Nijerya hükümeti, 2019'da Lassa ateşi nedeniyle ülkede "acil durum" ilan etmişti.

Fare dışkısıyla temas sonucu bulaşan hastalık insandan insana geçebiliyor ve ölümcül kanamalı ateşe yol açıyor. Yetkililer, halka hijyen konusunda dikkatli olmaları, fare ve diğer kemirgenlerle temas etmemeleri uyarısında bulunuyor.


2 Şubat 2020 Pazar

Koronavirüs Nedir (corona virüs) Hakkında Neler Biliniyor?

Koronavirüs Nedir (corona virüs) Hakkında Neler Biliniyor?



Çin'de ortaya çıkan virüsün özellikleri neler?

Hastalardan alınan örneklerin laboratuvarlarda test edilmesi sonucu Çinli yetkililer ve Dünya Sağlık Örgütü, enfeksiyonun koronavirüs (corona virus) olduğu sonucuna vardı.

Koronavirüsler, büyük bir virüs ailesinin bir alt türü. Ancak yeni virüs dahil sadece yedisi insanlara bulaşabiliyor.

Bir koronavirüsün yol açtığı şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), Çin'de 2002 yılında salgından etkilenen 8 bin 98 kişiden 774'ünün ölümüne yol açtı.

Doktor Josie Golding, "SARS'ın hatıraları hâlâ taze, korkunun çok büyük olmasının nedenlerinden biri bu, ancak bu tür hastalıklarla mücadele etmek için artık çok daha hazırlıklıyız" diyor.

Yeni virüsün de SARS gibi insandan insana bulaşabildiği teyit edilmiş durumda



Virüse yakalananlarda hangi belirtilere rastlanıyor?

Virüse yakalananlarda önce yüksek ateş başlıyor. Ardından kuru öksürük şikayetleri gözleniyor. Bir haftanın sonunda ise nefes darlığı sorunları ortaya çıkıyor.

Çin'de bazı hastaların hastanede uzun süreli tedavi altına alınması gerekmişti.

Ancak şu an eldeki bilgiler sadece hastaneye kaldırılan ağır hastaların yaşadıklarıyla sınırlı. Virüse yakalanıp daha hafif bir şekide atlatan olup olmadığı konusunda detaylı bir bilgi henüz yok.

Koronavirüsler orta derece soğuk algınlığından ölüme varacak semptomlara yol açabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Perşembe günü yeni koronavirüs hakkında "uluslararası kamu sağlığı acil durumu" ilan etti.

İsviçre'nin Cenevre kentinde yapılan basın toplantısında DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, küresel ölçekte acil durum ilan edilmesinin nedeninin "Çin'de değil, diğer ülkelerde yaşananlar" olduğunu söyledi ve asıl endişenin virüsün sağlık sistemleri zayıf ülkelere yayılması olduğunu belirtti.

Ne kadar ölümcül?

Aralık ayında ortaya çıktığı sanılan virüs, şu ana kadar 170 kişinin ölümüne neden oldu. Yani virüse yakalandığı tespit edilenlerin yüzde 2,2'si hayatını kaybetti.

SARS salgınında hastalığa yakalananların yüzde 9'u hayatlarını kaybetmişti.

Ancak virüsün bulaşmasıyla başlayan hastalık sürecinin görece uzun olduğu ve ölü sayısının ilerleyen günlerde artabileceği uyarıları yapılıyor.

Henüz salgının boyutları da tam olarak bilinmediği için bu yeni virüsün yol açabileceği ölümlere dair bir tahmin yürütmek zorlaşıyor.

Virüsün kaynağı ne?

Hastalığın, Çin'in 11 milyon nüfuslu kenti Vuhan'daki Huanan deniz ürünleri pazarından kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Çinli yetkililer Hubei bölgesinde toplam 50 milyon kişinin yaşadığı kentlere seyahat kısıtlaması uyguluyor. Vuhan şehri karantinaya alınmış durumda.

Çin genelinde yüz maskesi kullanmak zorunlu hale getirildi, Çin'e bağlı yarı özerk Hong Kong yönetimi de bir dizi önlem açıkladı ve iki ülke arasındaki geçişleri sınırladı.

Uluslararası pek çok havayolu da Çin'e uçuşlarını askıya aldı.



İnsandan insana nasıl bulaşıyor?

Başta virüsün sadece hayvandan insana bulaşabildiği açıklanmıştı. Ancak daha sonra virüsün, insandan insana da bulaştığı anlaşıldı.

SARS, insandan insana çok kolay bulaşabiliyordu. Virüse yakalanmış bir kişinin kalabalık bir ortamda öksürmesi dahi SARS'ın yayılması için yeterli olabiliyordu.

MERS ise insandan insana daha zor bulaşan bir koronavirüstü.

Yeni virüs solunum yollarını etkiliyor. O nedenle öksürük ve temas yoluyla bulaşıyor olması yüksek bir ihtimal olarak görülüyor.

Çin, virüse yakalananların belirti göstermeye başlamadan hastalığı bulaştırabildiğini açıklamıştı.


12 Ekim 2019 Cumartesi

Fırat'ın Doğusu Hadisleri

Fırat'ın Doğusu Hadisleri

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: 'Herhalde savaşı ben kazanacağım.' der." [Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29, (2894); Ebu Davud, Melahim 13, (4313, 4314); Tirmizî, Cennet 26, (2572, 2573)]

AÇIKLAMA:

1. Hadisin Buhârî'de gelen bir veçhinde: "...Kim o hadiseye hazır olursa, ondan hiçbir şey almasın." ibaresi ziyadedir. İbnu Hacer, "Ondan hiçbir şey almasın" ifadesinden hareketle, ortaya çıkacak bu altının dinar (şeklinde madrub para) altın kalıpları veya altın tozu şeklinde olabileceğini, hepsinin caiz olduğunu söyler.

2. Bir rivayette altından dağ, bir başka rivayette "altundan hazine (kenz)" ifadesi kullanılmıştır. Dağla çokluk kinaye edildiği belirtilmiştir.

3. İbnu't-Tin bu hazineden almanın yasaklanmasını, "o hazinenin bütün Müslümanlara ait olmasındandır. Öyleyse kişi ondan sadece kendi hakkını alabilir." diye açıklar ve devamla: "Kim ondan alır, malını çoğaltırsa, faydasız olduğu için pişman olur, altundan bir dağ ortaya çıksa, altın değerini kaybedeceği için, bu istenmez" der.

İbnu Hacer, bu yorumu muvafık bulmaz: "Onun söylediği, hadiste açık değil, açık olan husus şudur: Ondan alınması, fitne çıkacağı üzerine savaşılacağı için yasaklanmıştır." der. Şu ihtimale de yer verir: "Ondan almanın nehyedilişindeki hikmet, ona ihtiyacın kalmadığı veya pek az olduğu bir vakitte ortaya çıkmış olmasıdır." İbnu Hacer, önceki ihtimalin galib olduğunu söyler ve buna, hadisin Müslim'de geçen ve Teysir'de esas alınmış olan (kaydettiğimiz) veçhini delil gösterir. Ayrıca Müslim'de geçen şu mealdeki rivayetle de bu görüşünü te'yid eder:

"...Fırat nehrinin, altından bir dağ üzerinden açılacağı zaman yakındır. İnsanlar bunu işitince oraya yürürler. Nehrin yanındakiler: "Biz insanları bırakacak olursak, ondan alıp tamamını götürecekler" derler."

Resulullah devamla buyurdu ki:

"Bunun üzerine onun için savaşa girişirler. Her yüz kişiden doksan dokuz tanesi öldürülür."

İbnu Hacer: "Bu da gösteriyor ki, İbnu Tîn'in tahayyül ettiği sebep batıldır. Yasağın sebebi, ondan almanın getireceği neticedir: Savaş..." Bu hadisenin toplanma (mahşer) için ateşin çıkması sırasında vukuuna da bir mani yoktur. Lakin bu, ondan almayı nehyetmek için bir sebep olamaz. İbnu Mace, Sevban'dan şu hadisi merfu olarak tahric etmiştir: "Hazinenizin yanında üç (grup) savaşır. Her biri de bir halife oğludur..." İbnu Mace hadisi Mehdi ile ilgili bir babta kaydetmiştir. Eğer burada geçen hazineden murad, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hazine ise, bu durum, yani nehrin altında olması hadisesi, Mehdi'nin zuhuru zamanında meydana gelecektir. Bu ise, kesinlikle, Hz. İsa (as)'ın inmesinden önce ve de ateşin çıkmasından öncedir.

Bugüne dek Fırat'ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat'a yakın yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958'de yine Fırat'a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü'nün torunları katledildi.. Ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hadiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hadiselere işaret aramak daha uygun olur. Mesela:



Fırat'ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de "altın" sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat'ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca toprak çökmeleri neticesinde böyle bir maddenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslam âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhûr etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hadiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü'ne bir kere daha bütün kalpleriyle "sadakte: doğru söyledin" diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.

10 Ocak 2019 Perşembe

Mekke'de Çekirge İstilası

Mekke'de Çekirge İstilası

Burası Mekke'.
Çekirge istilaası...ve bundan dolayı namaz kılınmamıştır.
ALLAH ,bir yeri helak etmeden önce oraya işaret gönderir..
tıpkı şu ayette olduğu gibi.

“Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler olarak üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. (Araf Suresi: 133)


23 Ekim 2018 Salı

Deccal ve Süfyani Kimdir

Deccal ve Süfyani Kimdir



Deccal, Arapça bir kelimedir, "decl" kökünden gelir. Sözlüklerde verilen mânâya göre Deccal, "yalancı, hîlekâr; zihinleri, gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid ve mel'ûn bir kişidir."

Deccal tüm kainata gelecek olan fitnedir. Yalnızca Müslümanlığa gelecek olana ise "Süfyan" denilmektedir. Hz. Ali; Süfyan için, Müslümanların içinden çıkacak ve aldatmakla iş görecektir demiştir. Müslümanlığı darb edecek şekilde ziyan etmiş biri gelip gelmediği alimler tarafından çeşitli rivayetlere dayandırılarak gelmiştir yada gelmemiştir diye iddialındırılmışsada gerçeği yalnızca Allah bilir.

Peygamber Efendimiz, Büyük Deccal kuzeyden çıkacaktır. Bunu "Deccalın birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, diğer günleri de normal günler gibidir"(1) hadis-i şerifinden öğreniyoruz. Rivayetlerde Deccalın çıkışı, kâinatın en korkunç hadiselerinden birisi olarak gösterilmiştir. Bundan dolayıdır ki Peygamberimiz (a.s.m.), ümmetine özellikle onu haber vermiş, fitnesinden sakınmış ve ümmetini de sakındırmıştır. Hadisi biraz açarsak; Kuzey kutup bölgesinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Yazın, trenle birgün güneye doğru gelinse bir ay güneşin batmadığı görülür. Sonra otomobille birgün daha gelinse bir hafta boyunca güneş batmaz. İşte bu durum büyük Deccalın kuzeyden çıkıp güneye doğru tecavüz edeceğini mu’cizâne haber verir.(2)

Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Süfyanın da ümmeti içerisinden çıkacağını bildirirken, çıkış yerinin Doğu olacağına da dikkat çekmiştir. Buna Resûlullah, öylesine önem vermiştir ki üç defa tekrarlama ihtiyacı hissetmiştir.

Bir rivayette Horasan denilen Doğu tarafında bir yerden çıkacağı bildirilmektedir.(3) Başka bir rivayette daha detaya inilerek, "Isbahan (Isfahan) Yahudiyesinden çıkacağı" bildirilmektedir.(4) Isfahan bölgesinde yer alan Şehristan ve Yahudiya’nın, Yahudîlerin en çok bulundukları iki şehir olduğunu biliyoruz.

"Hz. Adem'in yaratılışından itibaren kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccaldan daha büyük bir hadise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur.

Bir hadis-i şerifte şöyle dikkat çekilir:

“Deccal dinin güçsüzleştiği, ilmin yetersiz hale geldiği bir anda ortaya çıkar."(1)

(Deccal) Çıktığı zaman herkes ONU SAHİCİ BİR MÜRŞİT SANIP peşine takılacak, sonra Küfe’ye gelince aynı şekilde çalışmalarını sürdürecek, DERKEN PEYGAMBERLİK İDDİA EDECEK… Bunu gören akıl sahibi kişiler ondan ayrılacaklar… Daha sonra ULUHİYET (ilahlık) DAVASINDA bulunacak… Haşa “Ben Allah’ım” diyecek…. (Taberani bunu Sahabi olan b. Mu’temer’den böyle rivayet etmiştir.)

Bir başka hadiste ise, Deccal’in bu sapkınlığı şöyle haber verilir:

O (Deccal) önce: “BEN BİR PEYGAMBERİM”, diyecektir. Halbuki benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Sonra ikinci bir iddiada bulunarak: “BEN RABBİNİZİM”, diyecektir. Halbuki siz ölünceye kadar Rabbiniz’i göremezsiniz…

Bir başka hadiste şöyle buyrulmuştur:

Deccal çıktığı vakit, beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ATEŞ OLARAK GÖRDÜĞÜ TATLI SUDUR; halkın SU OLARAK GÖRDÜĞÜ İSE YAKICI ATEŞTİR. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düşmeyi kabul etsin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur

Kaynaklar:
(1) Müslim, Fiten: 126.
(2) Ramûzü'l-Ehadis, s. 518.
(3) Buharî, Fiten: 26; Müslim, Fiten: 101.
(4) Müslim, Fiten: 125; Tirmizî, Kitabü'l-Menakıb: 70.
(5) Buharî, Kitabü'l-Meğazî: 64.
(6) Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I-VI (Kahire: 1313), 5:372.
(7) el-Heytemî, Mecmaü'z-Zevâid-I-VIII (Beyrut: 1403/1982), 7:348.
(8) Hakim en-Nisaburî, Ebû Abdullah Muhammed, Müstedrek, I-IV (Beyrut: Dâru'l-Marife, ts.), 4:520; Kenzü'l-Ummal, 14:272.
(9) Alâeddin el-Müttekì bin Hüsameddin bin İsmail el-Hindî, Kenzü'l-Ummal (Beyrut: 1989), 11:125; Bursalı İsmail Hakkı, Ruhu'l-Beyan fî Tefsîri'l-Kur'ân, I-X (İstanbul: 1330), 8:197.
(10) Müslim, Fiten: 125.


14 Ekim 2018 Pazar

Süfyani Kimdir ve Zuhur Zamanı

Süfyani Kimdir ve Zuhur Zamanı

SÜFYANİ KİMDİR?

Süfyani’nin ayaklanması, Hz Mehdi(a.s)’ın zuhurunun en önemli alametlerindendir. Bu konu ile ilgili sünni ve Şii kaynaklarında 100’den fazla sahih hadis mevcuttur ve bu hadislerin bazıları, her ne kadar da ispatlamak mümkün değilse de, Sufyani ile ilgilidir ve bununla ilgili en ufak bir tereddüttümüz dahi yoktur.

Bu olay, Hz Mehdi’nin (as) zuhurundan önce gelişecektir. Hz Mehdi (a.s) gelmeden önce, Süfyani’nin ayaklanması hatmi ve kesindir; yani zuhurdan önce, gerçekleşmemesi mümkün değildir.

İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmuştur: Kaim (Hz Mehdi(a.s) , Allah tarafından hatmi ve kesindir. Ve Süfyani de kesindir. [1]

PEKİ KİMDİR SÜFYANİ ?

Süfyani’nin kimliği ile ilgili İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmuştur; O Ebu Süfyan’ın neslindendir.

SÜFYANİ MÜSLÜMAN MIDIR?

Süfyani’nin dini konusunda farklı hadisler mevcuttur. Bazı hadisler onu Müslüman, bazı hadisler Hristiyan olarak nitelendirmişlerdir. Ama her iki hadise de, Hz İmam Sadık’ın hadisi ile yön verebiliriz. İmam a.s şöyle buyurmuştur; O, Horasan’daki hükümeti yıkmak için Rumlar’a (Yahudiler ve Avrupalılar) gidecek ve Hristiyan olarak dönecek.[3] Yani o, önce Müslüman’dır ve sonra da Hristiyan olacaktır.

SÜFYANİ’NİN AYAKLANMASI NE ZAMAN OLACAKTIR?

Süfyani, Recep Ayı’nda,görünür ve 6 ay içinde suriyeyi işkal eder ve tahta oturur, ancak tahta 9 aydan fazla oturamayacak zira tahta oturur oturmaz yamani (a.s) Ayaklanır ve onu 9 ay sonra tamamen yok eder. Bunu da İmam Sadık (a.s)’dan öğreniyoruz: Süfyani’nin ve Hz yamaninin ayaklanması, bir senede olacak.[4] Ve tekrar başka bir hadisinde de, Süfyani Recep Ayı’nda çıkacak diye buyurur.[5] Çıkışları bir sene olacak ancak zuhurları farklı dır, Süfyani’nin çıkışının ardından, en fazla 9 ay sonrasında, Hz Mehdi zuhur edecek demektir. Ve ayriyeten, başka hadislerde de,Süfyani ayaklandıktan 6 ay sonra Yamani (a.s) çıkacak diye söylenmiştir.

Süfyani saldırısını şamdan başlayacak(Suriye) ve bu konuda bir çok hadiste geçmiştir Hz ali (a.s) bu konu ile ilgili şöyle buyurmuştur Şamdan üç bayrak çıkacak birincisi Ashab, ikincisi abkağ ve üçüncüsü Sufyani dır[6]

İmam Bakır a.s bir rivayetinde şöyle buyurdu: Ey Caber, Şam’da (Suriye) bir fitne çıkacak ki, bu fitneden kurtulma yolları aranacak. Ancak Kaim(Hz Mehdi a.s) gelene kadar asla bulamayacaklar. Gaybet-i Numani s 327

İmam Ali a.s buyurur: Batı ülkeleri Şam’a saldırdığında, büyük ve korkutucu bir savaş çıkararak, Şam’ı işgal edecekler. O zaman kuru bölgede Süfyani’nin çıkışını bekleyin. Gaybet-i Şeyh Tusi Sayfa 461



SUFYANİ KİMLERLE SAVAŞACAK?

hadislerde Sufyaninin ayaklanmasının iki sebebi vardır, birincisi Şiilerin katliamı onun esas amacı ve hedefidir ve bu yüzden ırakta Şiilerin en yoğun olduğu yere yani ,küfeye saldıracak ve bir çok Şii öldürecektirİmam Muhammed bakır efendimiz (as) bu konuda şöyle buyurmuştur ;onun gazabı sadece bizim Şiilerin üstünde olacak ve sadece onların kanına susamış olacak ,[7] ikinci sebeb ise Hz mehdinin başlatacağı hidayet yolunu kesmek ve bölgeyi saldırılarıyla istikrarsız yapıp Hz mehdinin amaçlayacağı kalkınmayı zayıflatmak ve onun hedeflerini yok etmektir Hz imam Muhammed bakır şöyle buyurmuştur süfyani Medine ye bir ordu gönderecek ve Hz mehdi uzaklaşacak Mekke ye gider ve süfyaninin komutanına haber yetişecek ki mehdi (a.s) Mekke ye gitmiştir [8]

Süfyani bir çok ülkeye saldırır ve en son ülke İran olacak ki Allah onun sonunu getirecek ve yer Yüzü açılacak ve onu içine alacak ve ondan sonra hz mehdi (a.s) zuhur edecek

[1] ..Abdüllah ibn cafer homeyri garbol senad s374 hadis 1329
[2] . Şeyh Tusi gaybet,S 443
[3] ..Hatun abadi ,arbein,S153
[4] ..Numani gaybet,S 376
[5] . Şeyh seduk C 2 S 558
[6] .. Ali kurani moğcemol ahadis emam mehdi C3 s81
[7] ..Numani gaybet S 417
[8] ..Haman S 329

“Süfyanî 360 süvariyle çıkıp, tâ Dımeşk’e geldiğinde, daha üzerinden bir ay geçmeden Kelb’den 30.000 kişi ona tabi olur O da ordusunu Irak’a gönderir ve Zevra denilen bölgede 100.000 kişiyi katl eder. Ve Kûfe’ye çıkarlar ve orayı talan edip harab ederler. Bu sırada doğudan bir sancak çıkar ki, ona kendisine Şuayb bin Salih denilen Temim’den bir zat kumandanlık eder. Onların ellerindeki Kûfe ahalisinden olan esirleri kurtarır ve o Süfyanîleri öldürür**”.
( Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)

Zevra, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan bir bölgenin adıdır. Kelb kabilesi ise meşhur bir kabile olmakla beraber aşağıda gelen bir hadîste İngilizler hakkında da bu ifade kullanıldığı için Süfyanîye tabi olan bu kabilenin kim olduğunu zaman gösterecektir.

Bu hadîsten şöyle anlaşılıyor ki; Süfyanîler, Irak ve Suriye’nin tahribi hususunda mühim bir fitne çevirecektir. Her ne kadar Irak harbinde Süfyanîlerin bu icraatının bazı numuneleri görüldü ise de, ileride nasıl bir tahribat yapacağını hâdiseler zuhur etmeden tam olarak anlamamız mümkün değildir. Amma anlaşılan şudur ki; her halükarda Yamani (a.s)’ın komutanı olarak Şuayb bin Salih denilen zatın orduları Irak ahalisini esaretten kurtaracaktır inşaallah
Süfyani Kıyamı Nasıl Gerçekleşecek

Süfyani Kıyamı Nasıl Gerçekleşecek

SÜFYANİ’NİN ZUHURUNUN KESİNLİKLE GERÇEKLEŞECEĞİ VE ONUN KAİM ALEYHİSSELAM’DAN ÖNCE ORTAYA ÇIKACAĞINA DAİR RİVAYETLER

1- İsa bin A’yan şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Süfyani kesindir, Recep ayında çıkacak, onun ilk  çıkışı ile ölümünün arası onbeş aydır. Ve altı ay savaşacaktır. Beş bölgede dokuz ay hükümet sürecek ama onun hükümeti beş ayı birgün dahi geçmeyecektir.”

2- Mualla bin Huneys şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Bu olayda kesin olan ve kesin olmayan şeyler vardır. Kesin olan, Süfyani’nin Recep ayında çıkacak olmasıdır.”

3- Muhammed bin Müslim şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Allah’tan korkun ve Allah’a itaat yolunda takvalı olup çalışarak inancınızı korumaya çalışın. Sizlere karşı kıskançlık ve gıpta sizlerin inancınızdan dolayıdır. Bunun şartı ise ahirete yönelip dünyadan uzaklaşmanızladır. Eğer bu hadde ulaşırsanız, Allah’ın nimetlerinin, kerametinin ve cennet müjdesinin size yöneldiğini anlarsınız ve zamanla korkularınız güvene dönüşecek ve sadece sizin inancınızın hakk olduğunu göreceksiniz. Sizin dininize karşı çıkanlar batıldır, onlar helak olacaklar. Sizleri istediğiniz şey hakkında müjdeliyorum. Sizlerin düşmanlarınızın Allah’a karşı isyan ederek birbirlerini nasıl öldürdüklerini görmüyor musunuz. Onlar dünyaları uğruna birbirlerini öldürürken sizler evlerinizde güven içinde oturuyorsunuz. Süfyani’nin sizlerin lehine düşmanlarınızı öldürmesi size yeter. O sizlerin lehine bir alamettir. O fasık zuhur ettikten sonra bir iki ay rahat içinde olacaksınız ve o sizin düşmanlarınızı öldürecek.”



Bazı ashabı ona şöyle dediler: Eğer böyle olursa ailelerimizi ne yapalım? Şöyle buyurdu: Sizin erkekleriniz onun gözünden kaçıp gizlenecekler. Çünkü o şiilerimiz aleyhindedir. İnşaallah kadınlara da bir zarar gelmez. Dediler ki: Peki erkekler nereye kaçıp gizlenebilirler? Şöyle buyurdu: “Onlardan biri kaçmak isterse Mekke’ye Medine’ye veya başka şehirlere kaçacaktır. Sonra şöyle buyurdu: Medine’de ne yapabilirsiniz ki? O fasık’ın ordusu oraya da gelecek. Ama siz Mekke’ye gidin. Çünkü sizin toplanacağınız yer Mekke’dir. Süfyani fitnesi kadının hamilelik süresi olan dokuz ay kadardır. İnşaallah dokuz ayı aşmayacaktır.”

4- Abdurrahman bin A’yan, şöyle der: Ben İmam Muhammed Bakır aleyhisselam’ın yanında iken Kaim aleyhisselam hakkında şöyle arzettim: Kaim aleyhisselam’ın çabuk zuhur etmesini ve Süfyani’nin olmamasını arzuluyorum. Şöyle buyurdu: “Hayır, vallahi gerçekleşmesi gereken kaçınılmaz bir durumdur.”

5- Hamran bin A’yan şöyle der: “Sonra bir süre tayin etti ve kesin süre Allah’ın yanındadır”[1] ayeti hakkında İmam Muhammed Bakır aleyhisselam şöyle buyurdu: “Süre ikiye ayrılır. Birisi kesindir, diğeri ise mevküftur. Kesin olan süre ve zaman nedir, diye arzedince şöyle buyurdu: “Allah’ın iradesinin kesin olarak gerçekleşeceği zamandır.” Hamran şöyle dedi: İnşaallah Süfyani olayı kesin değildir. Şöyle buyurdu: Hayır! Vallahi Süfyani olayı kesindir.”

6- Fuzeyl bin Yesar şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam şöyle buyurdu: “Bazı olaylar kesindir, bazıları ise kesin değildir: Süfyani olayı ise kaçınılmaz ve kesindir.”

7- Halladi Sai (Saffar) şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Süfyani kaçınılmazdır, ve o sadece Recep ayında zuhur edecektir.” Birisi şöyle arzetti: Ey Ebu Abdullah! O çıkıp hareket edince bizim halimiz nice olur? Şöyle buyurdu: Böyle olursa bize doğru gelin.”[2]

8- Cabiri Cufi şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam’a Süfyani’yi sorduğumda şöyle buyurdu: “Süfyani’nin çıkışından önce karşınıza Şeysabanı çıkacak, Tıpkı yerden su çıkar gibi Küfe’den çıkacak, o sizlerin kervanınızı öldürecek. Ondan sora Süfyanin’in çıkışını ve Kaim aleyhisselam’ın zuhurunu bekleyin.”

9- Ali bin Ebu Hamza şöyle der: Mekke ile Medine arasında İmam Musai Kazım aleyhisselam’ın yol arkadaşı idim Birgün bana şöyle buyurdu: “Ey Ali! Eğer bütün gök ve yer ehli Abbasoğulları’na karşı ayağa kalksa yeryüzü onların kanına doyar, sonra da Süfyani zuhur ederdi.” Şöyle arzettim: Ey efendim, onun çıkışı kesin midir? Buyurdu ki: Evet, sonra biraz düşündükten sonra başını kaldırarak şöyle buyurdu: “Abbasoğullarının hükümeti hile ve desisedir. Onların hükümeti yıkılınca, artık kökleri kurudu diyecekler. Ama tekrar başa geçtiklerinde halk diyecek ki: Henüz yıkılmalarından uzun zaman geçmedi.”

10- Ebu Haşim Davud bin Kasımı Caferi şöyle der: İmam Muhammed Taki aleyhisselam’ın yanında iken Süfyani’nin durumu ve rivayetlerde onun kesinlikle geleceğinde, bahsolundu. Ben, İmam Muhammed Taki aleyhisselam’a şöyle sordum. Allah, Süfyani konusunda beda eder mi?[3] Evet, diye buyurdu. Kaim hakkında da beda eder diye korkuyoruz, diye arzettiğimde şöyle buyurdu: Kaim olayı vaaddir ve Allah vaadinden dönmez.”

11- Hasan bin Cehm şöyle der: İmam Rıza aleyhisselam’a şöyle arzettim. Allah durumu sizin için ıslah etsin. Halk, Süfyani’nin gelişinde Abbasoğulları’nın saltanatının yıkılmış olacağını iddia ediyor. Şöyle buyurdu: “Yalan söylüyorlar. Süfyani ortya çıktığında Abbasoğulları hükümeti ayakta olacak.”[4]

12- Abdullah bin Ebu Ya’fur şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam bana şöyle buyurdu: “Abbasoğulları ile Mervani Kırkısia’da çarpışaçak ve körpe gençler dahi orada dehşetten ihtiyarlayacak ve Allah da onlardan yardımı kesecek. Gökteki kuşlarla yerdeki yırtıcılara şöyle ilham olunacak: “Zorbaların etine doyun”. Sonra da Süfyani ortaya çıkacak.”

13- Hişam bin Salim şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Süfyani beş memlekete hakim olunca dokuz ay sayın. -Hişam bin Salim beş memleketi şöyle tahmin eder: Dimişk, Filistin, Ürdün, Humus, Halep.

14- Harisi Hamdani şöyle der: Emirülmüminin aleyhisselam şöyle buyurdu: “Mehdi’nin gözleri yere bakar, saçları karışıktır, yanağında ben vardır, onun çıkışı doğu tarafındadır. Böyle olunca Süfyani zuhur edecektir. Onun hükümeti bir kadının hamileliği olan dokuz ay sürecektir. Hakka itaat eden taifeler dışında bütün Şam halkı ona itaat edecektir. Allah onları onunla birlikte ortaya çıkmaktan koruyacaktır. Saldırgan bir ordu ile Medine’ye gelecek ve Medine çöllerine ulaştığında Allah onu toprağa gömecektir, işte bu, Allah azze ve celle’nin Kur’an’daki şu buyruğudur: “Ve dehşetli bir korkuya kapıldıkları ve hiçbirinin kurtulamayıp en yakın bir yerde azaba uğratıldıkları gün bir görsen onları.”[5]

15- Hişam bin Salim şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Yemani ve Süfyani, süratle koşan hızlı iki at gibidir.”

16- Muğayre bin Said şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam şöyle buyurdu: “Emirülmüminin (aleyhisselam) şöyle buyurdu: İki mızrak karşılaşıp çarpışınca Allah’ın alametlerinden biri ortaya çıkıncaya dek birbirinden ayrılmayacaktır. Dediler ki: O alamet nedir ey Emirülmüminin? Şöyle buyurdu: Şam’daki bir depremde yüzbin kişi ölecek Allah bu depremi müminlere rahmet, kafirlere ise azap olarak gönderecektir. Böyle olunca siyah-beyaz ve kulağı (veya kuyruğu) kesik atlara binen süvarilere ve sarı bayraklara bakın. Onlar batıdan gelerek Şam’a ulaşacaklar. O sırada en büyük dehşet ve kızıl ölüm gerçekleşecek. Sonra Şam yakınlarındaki Heresta[6] köyü toprağın altına girecek. Tam o sırada ciğerler yiyen kadının oğlu kurak çöllerden ortaya çıkacak ve Şam minberine hakim olacak. Böyle olunca Mehdi’nin zuhurunu bekleyin.”

17- Yunus bin Ebu Ya’fur şöyle der: İmam Caferi Sadık aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu duydum: “Süfyani ortaya çıktığında bize karşı ve size karşı savaşsın diye bir ordu gönderecek. Böyle olunca her türlü zorluk ve zillete katlanıp bize katılın.”

18- Muhammed bin Müslim şöyle der: İmam Muhammed Bakır aleyhisselam şöyle buyurdu: “Süfyani kızıl suratlı, kızıl beyaz ve mordur. Allah’a asla ibadet etmemiş, ne Mekke’yi ne de Medine’yi hiç görmemiştir. O şöyle diyecek: Ey rabbim Halkın kanını cehenneme gitmek pahasına da olsa dökeceğim. Halkın kanını cehenneme gitmek pahasına da olsa dökeceğim.

[1]- Mübarek “En’am” suresi 2 ayeti şerife.

[2]- Yani Hz. Mehdi’nin zuhur edeceği şehir olan Mekke’ye gelin. Çünkü kurtuluş, sadece biz Ehl-i Beyt sayesindedir.

[3]- Yani halkın zihninde yerleşmiş bulunan ve ortayı çıkması beklenen Süfyani olayını, Allah Teala değiştirir ve ortaya çıkarmayabilir mi?

[4] Abbasoğulları hükümetinin tekrar kurulma ihtimali diğer hadisi şeriflerden de anlaşılmaktadır. (Ç.)

[5]- Mübarek “Sebe” suresi 51. ayeti şerife.

[6]- Bu köy aynı adla bugün Şam ile Humus arasında Şam’a beş buçuk km. kadar uzaklıktadır. (Ç.)

13 Ekim 2018 Cumartesi

Ahirzamanda Çıkacak Olan Abbasoğulları Fitnesi

Ahirzamanda Çıkacak Olan Abbasoğulları Fitnesi

Ahirzamanda ortaya çıkacak olan abbas oğulları’nın çıkaracağı fitne ile ilgili 4 hadis yazılıdır( Daha çokları da var ama daha ortaya çıkmadılar). Allah onların şerrinden ümmet-i Muhammedi korusun.

Nedir bu Benimle Beni Abbas arasındaki? Ümmetimi taraflara böldüler. Onların kanlarını döktüler. Onlara siyah(hüzün) elbiseleri giydirdiler. Allah da kendilerine ateş elbisesi giydirsin.(Ramuz elEhadis-Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi)

Abbas oğulları için şarktan bayraklılar çıkar. Bunların evveli de sonu da helake mahkumdur. Siz onlara yardım etmeyin. Allah onlara yardım etmiyecek. Kim onların bayrağı altına giderse Allah onu Cehenneme sokar. Gözünüzü açın ki, onlar Allah’ın mahlukatının şerlileridir. Zannederler ki Ben onlardanım. Agah olun! Ben onlardan uzağım onlar da Benden uzaktır. Onların alametleri saçlarını uzatmaları ve siyah gömlek giymeleridir. Kendileri ile oturmayın, pazarlarda alış veriş yapmayın, onlara yol göstermeyin, su dahi vermeyin. Bunlara yapılan hürmetle ehli semaya eziyet verilmiş olur.
(Ramuz elEhadis-Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi)



Siyah bayrakları gördüğünüzde yerinizden kıpırdamayın. Ellerinizi ve ayaklarınızı hareket ettirmeyin (harekete geçmeyin). Sonra kendilerine ehemmiyet verilmeyen zayıf bir topluluk zuhur eder. Kalpleri demir parçaları gibidir. Onlar devlet sahipleridir (hum ashabu’d devle). Ne söz ne de ahit tanırlar. Hakka çağırırlar ama kendileri hak ehli değildir. İsimleri künyedir. Nisbetleri ise köy ve şehirlerdir. Saçları kadın saçı gibi uzatılmış ve salınmıştır. Aralarında ihtilaf çıkıncaya kadar bakidirler. Sonra Allah hakkı dilediğine verir…(El Fiten, Hafız Nuaym Bin Hammad, Daru’l Beyan el Arabi, Ezher civarı Kahire, hadis numarası 558, s: 136)

Benden sonra size dört fitne gelecektir. Birincisinde, kanlar (dökülmesi) helal kılınacaktır. İkincisinde hem kanlar hem de mallar helal kılınacaktır. Üçüncüsünde ise hem canlar hem mallar hem de uçkurlar helal kılınacaktır. Dördüncüsü ise örten, kapatan, bürüyen kör ve sağır bir fitnedir; denizdeki dalgalar gibi kabarır, hareket eder. Hiç kimse ona karşı bir sığınak bulamaz. Şam’da tayf ve karaltı gibi dolaşır; Irak’a çöreklenir. Eliyle ve ayaklarıyla el Cezire’yi (Kürt bölgesi) vurur (Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu hadisteki el Cezire’yi Suudi Arabistan olarak yansıtması isabetli olmasa gerek). Ümmet, derinin tabakhanede çekiştirilmesi gibi çekiştirilir, belaya maruz kalır. Kimse ‘yeter, yeter’ diyemez ve bir yerden kalksa diğer yerde patlak verir ve çöreklenir (hadis no: 87, s: 31)….”
Süfyani Nasıl Tanınır (İslam Deccalı Süfyani)

Süfyani Nasıl Tanınır (İslam Deccalı Süfyani)

1- Emîrü’l-Müminîn Ali (kr.v)’den rivayetle Süfyani (denilen kişinin) sıfatları şöyledir: “(Süfyani), Halid b. Yezid b. Ebû Süfyan’ın evlatlarından/soyundandır…” (Bunu Nuaym b. Hammâd rivayet etmiştir…) Bu Yezid, Muaviye b. Ebû Süfyan’ın kardeşi olup sahabedendir, (Mekke’nin) fethedildiği gün Babasıyla ve kardeşiyle birlikte Müslüman olmuştur. Ebû Bekir (r.a)’ın halifeliği zamanında vefat etmiştir. Süfyani de işte bu (Yezid (r.a)’ın) soyundandır…

2- Süfyani’nin kafası büyüktür/iridir… Süfyani’nin yüzünde çopurluk (yani yüzünde çiçek hastalığındaki yaralardan kalma izler) vardır…

3- Gözünde beyaz bir nokta vardır…

(el-İşâatü li-Eşrâti’s-Sâati, Müellif; Şerif, Seyyid Muhammed b. Rasûl el-Hüseynî el-Berzencî)


17 Eylül 2018 Pazartesi

İslam'ın İlk Öğretmeni Mus'ab bin Umeyr

İslam'ın İlk Öğretmeni Mus'ab bin Umeyr

İslâm’ın İlk Öğretmeni

O, Mekke’nin en güzel ve en pahalı elbiselerini giyen, en yakışıklı delikanlısıydı.[1] Savaşlarda Kureyş ordusunun sancağını taşıyan, Hicâbe ve Sidâne vazifelerini yerine getiren Abdüddâroğullarının[2] prensi, annesinin kuzusu, ailesinin gözbebeğiydi. Annesi onun için Yemen’den, Şam’dan en pahalı kumaşları getirtir ve en güzel kıyafetleri ona giydirirdi.[3] Ayakkabıları Hadramevt’ten sipariş edilir[4], uyandığında canı ister diye en leziz yiyecekler başucunda bekletilirdi.[5] O, parayla elde edilebilecek her şeye sahipti. Ama yüreğinde bir boşluk, ruhunda huzursuzluk vardı. Giydiği elbiseler, lezzetli yiyecekler, lüks evler, atlar ve develer, kısaca o gün için zenginlik ifade eden hiçbir şey onu mutlu etmiyordu.



Allah Celle, kullarına olan merhameti ve sevgisi sebebiyle Muhammed aleyhisselâm’ı peygamber olarak gönderdiğinde Mekke’nin ileri gelenleri Onu ve davetini nefretle karşılamışlardı. Efendimiz ağaçtan ya da taştan yapılan putların ilah olamayacağını söylüyor, insanları zengin-fakir, efendi-köle gibi sınıflara ayıran bir düşüncenin yeryüzüne huzur ve mutluluk getiremeyeceğini anlatıyordu.

Şehrin güzel ahlaklı, faziletli ve temiz gençleri birer birer Müslüman oluyorlardı.  Mus’ab’ın çevresinde,  gününü gün etmekten başka derdi olmayan, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret sayan arkadaşları kalmıştı sadece. Ve onlar Mus’ab’ı hiç de mutlu etmiyorlardı. Müslüman olmayı düşündü. Allah’tan başka ilah yoktu, doğruydu. Ama kimsesiz fakir Müslümanlarla, kölelerle aynı ortamda olmak, düne kadar emrine amade olarak yaratıldıklarını düşündüğü köleleri kardeş edinmek kolay mıydı? Hem annesi ne der, kim bilir nasıl da öfkelenir ve ne cezalar verirdi. Bir yanda bütün çekiciliğiyle dünya nimetleri diğer yanda Allah ve Rasûlü vardı. Tercih yapmak, nefse söz geçirmek çok zordu.

Bir akşamüstü evinden çıktı. Safâ Tepesi’nin yakınlarındaki evin, Dâru’l-Erkam’ın, kapısını çaldı.[6] Kapıyı eski bir köle olan Süheyb-i Rûmi açtı. Efendi, köleye kardeşçe sarıldı. Muhammed aleyhisselâm’ın huzuruna çıktı. Onun sözleri, okuduğu ayetler ve gülümseyen siması yüreğini huzurla doldurdu. Paranın, servetin veremediği şey, mutluluk işte buydu. O gece Mus’ab’ın en güzel gecesi oldu. 

Mus’ab b. Umeyr Müslüman olduğunu annesi dâhil hiç kimseye söyleyemedi. Gizli gizli Rasûlullah’ın yanına gidiyor, Ondan Kur’ân-ı Kerim dinliyor, Onunla birlikte namaz kılıyordu. Fakat her köşe başında bir casusun dolaştığı Mekke’de Mus’ab’ın Müslümanlığı gizli kalamazdı. Akrabalarından Osman b. Talha onun Bilâl ve Ammâr gibi fakir Müslümanlarla namaz kıldığını gördü. Osman kuş olup uçmuş, haberi Mus’ab’ın annesine yetiştirmişti.[7]   

Hunâs binti Mâlik, oğlunun Müslüman olduğunu duyunca çılgına döndü. Dünyayı önüne serdiği; en güzel kokuları, ipekli elbiseleri layık gördüğü oğlu ona ihanet etmiş, ilahlarına isyan ederek aile şerefini ayaklar altına almıştı. Büyük bir titizlikle yetiştirdiği oğlunun Bilâl ve Habbâb gibi kölelerle aynı safta olduğunu düşünmek Hunâs’ı kahretmişti. Kardeşleri tarafından yakalanarak annesinin huzuruna getirilen Mus’ab, yapılan tüm tehditlere rağmen İslâm’ı terk etmeyi ve atalarının dinine dönmeyi kabul etmedi. Öfkesinden deliye dönen annesi, Mus’ab’ı evin bir köşesine hapsederek kapısını sıkı sıkıya kilitledi.  Mus’ab için zorlu bir hayat başlamıştı.

Hicret Yollarında

Allah ve Rasûlü uğruna ailesi tarafından nice zulme maruz kalan Mus’ab, bir fırsatını bularak hapisten kaçtı ve Habeşistan’a yapılan ilk hicrete katıldı. İman yolunda ailesinden vazgeçen Mus’ab, şimdi de Allah için yurdunu kurban etmiş, muhacir olmuştu.[8] O Habeşistan’ı ne bilir, ailesinden uzakta, gurbetin zor şartlarında nasıl yaşayabilirdi? Fakat iman insana neler yaptırıyor, nasıl bir güç veriyor, sahibini ne kadar da değiştiriyordu…

Habeşistan’da bulundukları sırada, müşriklerin önde gelenlerinin Müslüman olduğuna dair bir haber geldi. Velîd b. Muğîre’nin ve Ebû Uhayha’nın Müslüman oldukları söyleniyordu. Onlar Müslüman olmuşsa herkes Müslüman olmuş demekti. Çok sevindi. Hemen yola çıkıp, arkadaşlarıyla birlikte Mekke’ye döndü. Fakat ne müşrikler Müslüman olmuş ne de Müslümanlara yaptıkları işkenceyi azaltmışlardı. Doğduğu şehre ancak İslâm’ın azılı düşmanı ve yakın akrabası olan Nadr b. Hâris’in himayesinde girebildi.[9]

Kureyşlilerin Müslümanlara yaptıkları baskı dayanılmaz bir hâl alınca yeniden Habeşistan’a hicret etmek zorunda kaldı. O imanı, samimiyeti ve güzel ahlakı ile görenleri kendisine hayran bırakıyordu. Dostlarından Âmir b. Rebîa anlatıyor:

“Mus’ab b. Umeyr Müslüman olduğu günden Uhud’da şehit oluncaya kadar benim arkadaşımdı. Habeşistan’a yapılan her iki hicrette de beraberdik. Ben onun kadar güzel huylu, onun kadar uyumlu bir kimse görmedim.”[10]

Mekke’ye döndüğünde üzerinde yamalı, kaba elbiseler vardı. Ayağında Hadramevt’ten getirilen ayakkabılar yoktu artık.[11] Ama yüzünde İslâm’ın nuru, yüreğinde Allah’ın mümin kullarına bahşettiği huzur ve mutluluk vardı.


İslâm Davetçisi

Yüce Rabbimiz, Mekke’de zulme uğrayan müminleri, Habeşistan’da dua eden muhacirleri ve Taif’te taşlanan Rasûlünü Medineli Müslümanlarla sevindirdi. Akabe’de biat eden on iki kahraman, yurtlarına döndükten sonra Efendimiz aleyhisselâm’a bir mektup yazdılar. Muâz b. Afra ve Râfi b. Mâlik’in getirdiği mektupta Medineli Müslümanlar Peygamber Efendimizden kendilerine Kur’ân okuyacak, İslâm’ı öğretecek, namaz kıldıracak ve insanları İslâm’a davet edecek bir öğretmen, bir davetçi göndermesini istiyorlardı.

Allah Rasûlü, İslâm’ın ilk öğretmeni olma şerefini genç Mus’ab’a verdi.[12] O hitabeti güçlü, güler yüzlü, samimi bir kimseydi. Ayrıca o güne kadar nazil olan âyet-i kerimeleri ezbere biliyordu. Allah’a çağıran, salih amel işleyen özü ve sözü güzel davetçi Medine’ye hareket etti.

Mus’ab’ın geldiği günlerde Medine karmakarışık bir hâldeydi.  Evs ve Hazrec kabilesi mensupları, üç Yahudi kabilesi ile birlikte yaşıyorlardı. Aslında kardeş çocukları olan Evs ve Hazrec arasında yüzyıla dayanan bir kan davası vardı. Birkaç yıl evvel meydana gelen Buas Harbi’nde her iki kabileden pek çok kişi ölmüştü. Müslüman olanlar dahi birbirlerine soğuk davranıyor, diğer kabileye mensup bir kimsenin namazda imam olmasını hoş görmüyorlardı. Medine’nin, Mus’ab b. Umeyr’e ve onun hayat verici davetine çok ihtiyacı vardı.[13]

Medine Fatihi

Mus’ab Medine’ye vardığında büyük İslâm mücahidi Esad b. Zürâre’nin evine yerleşti.[14] Esad’la birlikte Medine’deki tüm kapıları çalıyor, hurma bahçelerinde toplantılar düzenliyor, bıkmadan yılmadan İslâm’ı anlatıyordu. Medine’nin her evinde İslâm ve İslâm’ın genç davetçisi Mus’ab’ın anlattıkları, onun sözlerinin tatlılığı ve samimiyeti konuşuluyordu. Fakat nasıl Mekke’de Rasûlullahtan ve mesajından rahatsız olanlar varsa Medine’de de Mus’ab’dan ve anlattıklarından memnun olmayanlar, onu insanlar arasına fitne sokmakla suçlayanlar ve öldürmek isteyenler vardı.

Mus’ab onlara gayet nazik bir şekilde davranıyor, onları kendisini dinlemeye ikna ediyor ve sözlerin en güzeli olan Allah kelamını okuyarak Müslüman olmalarına vesile oluyordu. Özellikle Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muâz’ın Müslüman olmaları Medine’de İslâm’ın hızla yayılmasını sağladı. Sa’d b. Muâz’ın Müslüman olduğu gün, lideri olduğu Abdüeşheloğullarının tamamı iman etmişti.[15] İleriki yıllarda İslâm’a büyük hizmetler edecek sahâbilerin pek çoğu, Mus’ab b. Umeyr’in davetiyle Müslüman olmuşlardı. Peygamber aleyhisselâm’ın yardımcıları Medineliler, yardımcıların yardımcısı ise Mus'ab b. Umeyr’di.

Medine evleri İslâm’la kucaklaşıyor, putlar kırılıyor, Amr b. Cemûh gibi en tutucu putperestler dahi Müslüman oluyordu. Şehirde yaşayan Arapların büyük kısmı hak dine teslim olmuştu. Mus’ab Medine’yi tatlı dili, samimiyeti ve bütün kalbiyle okuduğu Kur’ân-ı Kerim’le fethediyordu. Bu şehir kılıçların değil, Kur'ân’ın fethettiği şehirdi.[16] Medine halkı Mus’ab’a  Kur’ân okuyucusu anlamında “el-Mukrî” diyorlardı.[17] Mus’ab’ın Medine’den gönderdiği haberler Efendimizin yüzünde tebessüm, Bilâl’in, Ammâr’ın yüreğinde umut oluyordu. O yıl Müslümanların sevinç yılıydı.[18]

İlk Cuma Namazı

Rasûl-i Ekrem’e haber gönderen Mus’ab, Cuma günü Müslümanları toplamak ve namaz kıldırmak istediğini bildirdi. Efendimiz cevaben gönderdiği mektupta; Cuma günü Müslümanları toplamasını, iki rekât namaz kılarak Allah’a yaklaşmaya çalışmalarını ve onlara hitap etmesini emretti. Mus’ab, Sa’d b. Hayseme’nin evinde topladığı on iki kişiye ilk Cuma namazını kıldırdı. İslâm tarihinde kılınan ilk Cuma namazının imamı Mus’ab b. Umeyr olmuştu.[19] İslâm’ın genç davetçisi kısacık hayatına ne büyük hizmetler, ne güzellikler sığdırmıştı! Allah Celle fedakâr ve samimi kulunun gayretine bereketler yağdırıyordu.

Hac mevsimi geldiğinde Medineli Müslümanlarla birlikte Mekke’ye, Efendimizin yanına geldi. Bir yıl boyunca yaptıklarını ve Medine’deki son durumu anlattı. Onun sözleri Efendimiz aleyhisselâm’ı çok memnun etti.[20] İkinci Akabe Biatı’nın hazırlanmasında, Medine’nin İslâm ile kucaklaşmasında ve şehrin Efendimizin hicreti için uygun bir hâle gelişinde Mus’ab’ın büyük emeği vardı. Müslümanlar ona “Mus’abu’l-Hayr” diyorlardı.[21]

            Anneciğim, Ben Seni Seven Bir Nasihatçiyim

Mus’ab Mekke’ye geldiğinde ilk iş olarak Allah Rasûlünü ziyaret etmişti. Bu durum annesini kızdırmış, Mus’ab hakkında ileri geri konuşmasına sebep olmuştu. Müşrik anne oğlunun hayırsız ve nankör olduğunu söylüyordu. Mus’ab ise “Rasûlullahtan önce herhangi bir kimseyi ziyaret edemezdim.” demiş ve Efendimizle görüşmesinden sonra annesinin yanına gelmişti. O ve arkadaşları Allah’ın Rasûlünü her şeyden çok severlerdi.

Hunâs binti Mâlik, oğlunu yine eski dinine, putlara tapmaya davet edince Mus’ab “Ben Rasûlullahın dini olan İslâm üzereyim. Allah, kendisi ve Rasûlü için bu dinden razı olmuştur.” cevabını verdi. Annesi “Sen Habeşistan’a gittin ben ağladım, sen Medine’ye gittin ben gözyaşı döktüm, kıymetini bilmedin.” deyince Mus’ab “Siz ne kadar uğraşsanız da ben dinimden dönmeyeceğim.” dedi. Annesi onu hapsetmek istediyse de imanındaki kararlılığını görüp bundan vazgeçti. Annesi ağlamaya başlayınca Mus’ab da ağladı ve “Anneciğim, ben seni seven bir nasihatçiyim.” dedi ve onu İslâm’a çağırdı. Fakat Hunâs binti Mâlik’in yüreği kaskatı olmuştu. “Karanlıkları delen yıldızlara and olsun ki, senin dinine girip halkın üzerime gülmesine, aklımı zayıf görüp beni ayıplamalarına razı olamam.” diyerek oğlunun isteğini reddetti.[22]

              Medine’yi İslâm’la buluşturan Mus’ab çok sevdiği annesinin inatçı bir müşrik olarak kalmasına çaresizce boyun eğdi. Hz. İbrahim babası için, Muhammed aleyhisselâm amcası için nasıl üzüldüyse Mus’ab da annesine o denli yandı. Rabbim hidayeti dilediğine verirdi.

Mekke’de üç ay kalan Mus’ab daha sonra Medine’ye hicret etti. Muallim olarak geldiği şehre muhacir olmuştu. Berâ b. Âzib’in ifadesine göre Medine’ye ilk önce Mus’ab b. Umeyr gelmiş, onu Abdullah b. ibni Ümmü Mektûm takip etmişti.[23]

Sevgili Peygamberimiz hicretten sonra Sa’d b. Muâz’ın evine misafir olan Mus’ab’ı[24] ensardan Ebû Eyyûb el-Ensarî[25] ve muhacirlerden ise Sa’d b. Ebi Vakkas ile kardeş ilan etti.[26]

Bir zamanlar giyim kuşamı ve zenginliğiyle insanların imrendiği Mus’ab, artık sade ve mütevazı bir hayat yaşıyor, günlerini Rabbine ibadetle, namaz ve zikirle geçiriyordu.

           Bir gün Allah Rasûlü ve arkadaşları mescitte oturdukları sırada Mus’ab b. Umeyr çıkageldi. Üzerinde yırtılmış eski bir elbise vardı. Elbisesindeki yırtığı, bir postun parçasıyla yamamıştı. Efendimiz onun bu durumuna çok üzüldü. Sahabîlerden bazıları gözyaşlarını tutamadı. Peygamber Efendimiz arkadaşlarına şu suali sordu:

- Ne dersiniz, sabah akşam kıyafet değiştirdiğiniz, sofranızda bir tabağın kaldırılıp bir tabağın konulduğu, Kâbe’nin örtüsü gibi evlerinizi örttüğünüz günler geldiğinde sizin hâliniz nasıl olur?

- Ya Rasûlallah! Bizler bolluğu ve rahata kavuşmayı elbette arzularız.

- O günler gelecek. Ama sizin bu hâliniz o günkü hâlinizden daha hayırlıdır.[27]

 Lüks ve konforlu bir hayat, marka elbiseler ve lezzetli yiyecekler hayatın amacı olamaz. Tüm bunlara sahip olmak için hırslanmak, başkalarıyla kıyasıya mücadele etmek insanı mutlu edemez. Daha zengin olmak için girişilen hiçbir yarışın galibi olmamıştır. Mus’ab b. Umeyr bunları elinin tersiyle itmiş, mutluluğu Rabbine teslim olmakta, Onu zikredip Onun rızası için yaşamakta bulmuştur. Zaten kalplere huzur veren Allah’ı zikretmek değil midir?[28] Onu bulanın kaybettiği ya da muhtaç olduğu başka bir şey var mıdır?

İslâm’ın Sancaktarı

Bedir Savaşı’nda Efendimiz İslâm Ordusu’nun sancağını Mus’ab b. Umeyr’e verdi.[29] Savaş bitip Müslümanlar kesin bir zafer kazandığında müşriklerden yetmişi öldürülmüş, yetmişi de esir alınmıştı. Bu esirler arasında Mus’ab’ın kardeşi Ebû Aziz de vardı. Mus’ab kardeşini esir alan sahâbiye bu esiri sıkı bağlamasını, zira annesinin çok zengin olduğunu ve onu kurtarmak için Müslümanlara fidye verebileceğini söylemişti. Kulaklarına inanamayan kardeşi bu söylediklerinden dolayı kendisini kınadığında, Mus’ab asıl kardeşinin onu esir eden Müslüman olduğunu ve İslâm kardeşliğinin diğer bağları koparıp attığını söyledi.[30]

Savaş sonrasında öldürüleceğini anlayan müşrik lider Nadr b. Hâris de ondan akrabalık bağını gözetmesini ve kendisi için şefaatçi olmasını istediğinde, vaktiyle Efendimize ve Müslümanlara yaptığı işkenceleri hatırlatarak bu talebini reddetti.[31]  Hayatı İslâm olan Mus’ab İslâm’ın dışındaki hiçbir şeye yakınlık duymuyordu.

Allah’a Verdiği Sözü Tutan Bir Kahraman

Bedir’de ağır bir yenilgiye uğrayan müşrikler ertesi yıl Uhud’da Müslümanların karşısına çıktılar. İntikam ateşiyle yanan orduda Mus’ab’ın annesi Hunâs binti Mâlik de yer alıyordu.[32] O kimden neyin hıncını almaya gelmişti? Efendimiz Müslümanların beyaz sancağını[33] yine Mus’ab b. Umeyr’e verdi.[34] O gün Mus’ab İslâm’ın sancağını dalgalandırıyor, düşman safları arasına kahramanca dalıyordu. Düşman sancaktarlarından Ertâd’ı da Mus’ab öldürmüştü.[35] Şehadete susamış müminlerin karşısında müşrikler tutunamamış, savaş meydanından kaçıyorlardı. Fakat tam bu sırada Efendimizin Ayneyn Geçidi’ne yerleştirdiği okçular yerlerini terk etti.

Okçuların savaş meydanına indiğini gören Halid b. Velid onların boşalttığı tepeyi geçerek İslâm ordusunu arkadan çevirdi. Beklenmedik bir saldırıya uğrayan Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. İslâm ordusundaki karışıklığı ve Halid’in hücumunu gören müşrikler geri dönmüş, Müslümanlar çok zor duruma düşmüşlerdi.

İslâm ordusu dağılıyor, Efendimiz Müslümanları toparlamaya çalışıyor, onlara sesleniyor ama Müslümanlar Onu duymuyorlardı. İşte bu sırada müşriklerden bazıları Efendimizi öldürmek üzere yemin ettiler. Bunlardan birisi olan Abdullah b. Kamîe, Efendimiz zannederek, İslâm sancaktarı Mus’ab b. Umeyr’e saldırdı ve kılıcıyla Mus’ab’ın sağ elini kopardı.[36] Canının nasıl da yandığını umursamayan Mus’ab, hemen sancağı sol eline aldı. İslâm’ın sancağı yere düşemezdi. İbn Kamîe yeniden saldırdı ve bu sefer Mus’ab’ın sol elini kopardı. Rasûlün sancağı yere düşer miydi hiç! Sancağı göğsüne bastırdı. Dilinden “Muhammed ancak bir rasûldür. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir.”[37] sözleri dökülüyordu. İbn Kamîe nihayet mızrağıyla Mus’ab’ı şehit etti.[38] Mus’ab şehit olurken Rabbine Rasûlünü koruması için dua ediyordu. 

Savaşın sonlarına doğru Efendimiz aleyhisselâm bir elinde sancağı diğerinde kılıcıyla düşmanla savaşan Mus’ab’ı görmüş ve “İlerle ey Mus’ab!” diye buyurmuştu. Buna karşılık, ben Mus’ab değilim ya Rasûlallah, cevabını alınca Mus’ab b. Umeyr’in şehit olduğunu ve bir meleğin onun kılığına bürünerek sancağı taşıdığını anlamıştı.[39] Mus’ablar yıkılıp yere düşebilir fakat dava yaşamaya, sancak dalgalanmaya devam ederdi.  Mus’ab’dan sonra İslâm sancağını Hz. Ali’nin taşıdığı da rivayet edilmektedir.[40]

Mus’ab şehit düşerken düşman saflarında bulunan annesinin yüreği yandı mı hiç bilinmez ama Sevgili Peygamberimiz onun şehadetine çok üzüldü. Onun yoksul hâlini ve mütevazı hırkasını görünce bir zamanlar en güzel giysileri giyen, en güzel yemekleri yiyen bu genç adamın Allah ve Rasûlünün sevgisini anne babasına ve her şeye tercih ettiğini söyledi.[41] Sonra Mus’ab’ın mübarek naaşının başında şöyle buyurdu: Ben seni Mekke’de gördüğümde senden daha zarif elbiseler giyen, senden daha güzel ve uzun saçlı kimse yoktu. Şimdi sen bir hırka içinde saçı başı dağınık bir hâldesin.[42]

Efendimiz aleyhisselâm çok üzgündü, ağlıyordu. Uhud şehitlerine hitaben: Allah’ın Rasûlü kıyamet günü sizin Allah katında şehitler olduğunuza şehadet edecektir.[43] “Ben şehadet ederim ki siz Allah katında dirisiniz.” buyurdu. Sonra ashabına yöneldi ve şu vasiyette bulundu:  “Ey insanlar! Onları ziyaret ediniz, onlara selam veriniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kıyamete kadar her kim onlara selam verirse onlar selamını alır ve bu selamı iade ederler.”[44] Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi Uhud’un kahraman şehitlerinin ve tüm şehitlerimizin üzerine olsun.

Fahri Kâinat Efendimiz daha sonra Uhud şehitleri hakkında şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. Onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimi de şehitliği beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.”[45]

Bir Kefeni Bile Olmadı

Mus’ab radıyallahu anh şehid düşünce vücudunu saracak bir kefen bulunamadı. Hırkasıyla başını örttüklerinde ayakları, ayaklarını örttüklerinde ise başı açıkta kalıyordu. Efendimizin emriyle ayakları izhir otlarıyla örtüldü.[46]Mus’ab, kardeşi Ebû Rûm b. Umeyr ve Suveybit b. Amr tarafından defnedildi.[47]

Ebû Abdullah Mus’ab b. Umeyr radıyallahu anh vefat ettiğinde kırk yaşının biraz üzerindeydi.[48] Orta boylu, uzun saçlı ve çok yakışıklıydı.[49] Hanımı Hamne bint Cahş, Efendimizin hanımı Zeyneb’in kardeşiydi.[50] Allah Rasûlünün bacanağı olan Mus’ab’dan geriye Zeyneb isimli bir kızı[51] ve onu çok seven, onun gibi olmayı hayal eden koca bir ümmet kaldı.


[1] İbn Sa’d, et-Tabakât, III,116; İbn Hacer,  el-İsâbe, X, 184; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ ve’l-lugât, II,96.

[2] İbn Hacer,  el-İsâbe, X,183;  Hüseyin Algül, “Musab b. Umeyr”, DİA, XXXI, 226; Ahmet Lütfi Kazancı, “Abdüddâr”, DİA, I, 177.

[3] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 116; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 176; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1474.

[4]İbn Sa’d, et-Tabakât, III,116; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV,1474; Muhammed Hasan Bureyğış, Mus’ab b. Umeyr, 42.

[5] Süheylî, Ravdü’l-Unûf, IV, 97.

[6] İbn Sa’d, et-Tabakât, III,116; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 175; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1474.

[7] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 116; Belâzûri, Ensâbu’l-eşrâf, IX, 406; İbn Abdülber, -İstî’âb, IV, 1474.

[8]İbn Hişâm, es-Sîre, I, 344; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 116; İbn Hacer, el-İsâbe, X, 183; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 175.

[9] Mahmud Esad, Tarihi Dini İslâm, 468.

[10] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 117; Muhammed Hasan Bureyğış, Mus’ab b. Umeyr, 5.

[11] Bu konu ile ilgili olarak bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 176.

[12] İbn Hişâm, es-Sire, II, 76; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 118; İbn Hacer, el-İsâbe, X, 184; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 175; Efendimiz’in Musab’ın ardından Medine’ye Abdullah b. İbn Ümmü Mektûm’u da gönderdiği rivayet edilmektedir; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîrati’n-nebeviyye, I, 245; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 107.

[13]  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V,175.

[14] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 118;  Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 107; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ ve’l-lugât, II,96.

[15] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 78-80; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîrati’n-nebeviyye, I, 245-246.

[16] Bkz. Bezzâr,  el-Müsned 1180

[17] Ebû Nuaym, Ma’rifetü’s-sahâbe, V, 2556; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ ve’l-lugât, II, 96.

[18]  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe,V,176; Mahmud Esad, Tarihi Dini İslam, 520.

[19] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 118; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV,1473;  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 176; İslam’da ilk Cuma namazını Es’ad b. Zürare’nin kıldırdığı da rivayet edilmektedir; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîrati’n-nebeviyye, I, 246-247; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ ve’l-lugât, II, 96.

[20] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 119; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîrati’n-nebeviyye, I, 248.

[21] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 116; Adem Apak, Ashâb-ı Kirâm, 121.

[22] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III,117; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîrati’n-nebeviyye, I, 248.

[23] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 117; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1473-1474; Ebû Nuaym, Marifetu’s-sahâbe, V, 2556.

[24] ibn Hişâm, es-Sîre, II, 123; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 117.

[25] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 152; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 120.

[26] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 120; Hüseyin Algül, “Musab b. Umeyr”, DİA, XXXI, 226.

[27] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 176-177; Zehebî, A’lamu’n-nübelâ, I, 147.

[28] Ra’d Sûresi 13/28.

[29] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 264; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 120.

[30] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 299-300.

[31] Vâkıdî, el- Meğâzî, I, 106-107;  M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi, III, 372.

[32] İbn Hişâm, es-Sîre, III, 66.

[33] Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, I, 492.

[34] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 121;  İbn Hacer, el-İsâbe, X, 184;  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 177.

[35] Halife b. Hayyât, Tarih, 32.

[36] İbn Hişâm, es-Sîre, III, 77; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 120; Zehebî, A’lamu’n-nübelâ, I, 148.

[37] Âl-i İmrân Sûresi 3/144. Bu ayet henüz nazil olmadan Mus'ab’ın ağzından bu ifadenin çıkması ayrı bir değer taşımaktadır. Bkz. İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 120-121.

[38] İbn Hişâm, es-Sîre, III, 77; Halebî, İnsanu’l-Uyûn, II,544; Zehebî, A’lamu’n-nübela, I, 148.

[39] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 121.

[40] İbn Hişâm, es-Sîre, III, 77; Zehebî, A’lâmu’n-nübela, I, 148.

[41] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 117; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 108.

[42]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 116; Hâkim, el-Müstedrek, III, 221; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV,1474.

[43]  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 177.

[44]  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 177; İbn Sa'd,  et-Tabakât, III, 121; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 108.

[45] Ahzâb Sûresi 33/23; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 121; Hâkim, el-Müstedrek, III,221;  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V, 176.

[46] Buhâri, “Cenâiz” 27;İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 121; İbn Hacer, el-İsâbe, X, 184; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1474-1475.

[47] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 122; Semîra ez-Zâyed, Muhtasarü’l-câmi’ fî’s-Sîratü’n-nebeviyye, I, 443.

[48]  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, V,176; İbn Abdilber, el-İstî’âb, IV, 1474; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ ve’l-lugât, II, 96.

[49] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 122.

[50]Hüseyin Algül, “Musab b. Umeyr”, DİA, XXXI, 226; Muhammed Hasan Bureyğış, Mus’ab b. Umeyr, 44.

[51] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 116; Muhammed Hasan Bureyğış, Mus’ab b. Umeyr, 45.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Kâbe'nin Örtüsünün Açılması Neyin Habercisi?

Kâbe'nin Örtüsünün Açılması Neyin Habercisi?

Kabe Örtüsünün Açılması Suudluların (Vehabilerin) Sonuna mı İşaret Ediyor

Geçtiğimiz Arefe gününde Mekke'de yaşanan fırtına sebebiyle Kâbe'nin örtüsü havalanmış ve Müslümanların kıblesi ilk kez örtüsüz olarak görüntülenmişti. Bazı İslam tarihçileri ve muhaddislerinin eserlerinde bu konu anlatılırken, Kâbe'nin örtüsünün bu biçimde açılmasının devletin yıkılışına ya da sultanın helak edilmesine yorumlandığı öğrenildi.



'ABBASİLERİN YIKILIŞININ HABERCİSİ'

Suriyeli muhaddis, müfessir ve tarihçi İbn Kesir'in 'el Bidaye ve'n-Nihaye'adlı 14 ciltlik eserinde, miladi 644 yılının anlatıldığı bölümde, Kâbe’nin örtüsünün şiddetli bir rüzgar ile açılmasının Abbasi Devleti'nin yıkılışının habercisi olarak görüldüğü kaydedilmiş.

İbn Kesir'in İslam tarihinin önemli tarihi kaynaklarından olan 'el Bidaye ve'n-Nihaye' adlı eserinde, Kabe’nin örtüsünün bu şekilde açılmasının ve çıplak olarak görünmesinin Abbasi Devleti'nin yıkılışının habercisi ve Tatar fitnesinin uyarıcısı olduğu rivayet edilirken, bir başka İslam tarihçisi İbnu’l Hüseyin elMes’udî'ninKünnâşetu’l İtibar adlı eserinde de bu durumun, sultanın helak edilmesine veyahut da hükmünün zevaline işaret edeceği görüşü bildirilmiş.

'MANSUR'UN ÖLÜMÜNE ALAMET'

Tarihçi İbnu’l Hüseyin elMes’udî'nin Künnâşetu’l İtibar adlı eserinde, "Bazı tarihçiler nakleder ki; Kabe’nin örtüsünün rüzgarla açılması sultanın helakine veya hükmünün zevaline işarettir. Mansur zamanında da böyle bir şey oldu. İnsanlar bunu Mansur’un ölümüne alamet tuttular ve öyle de oldu." ifadeleri yer alıyor.



 Hicri 644 yılında Kâbe’nin örtüsü şiddetli bir rüzgar vesilesiyle parçalandı ve Kâbe tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı ve bu ABBASİ DEVLETİNİN yıkılışının başlangıcı oldu ve kıssa zamanda yıkıldı (İbni Kesir, el-Bidaye ven Nihaye, c.17, s. 289)

İbnu’l Hüseyin Kenaşetu’l İtibar kitabında şöyle der: “Bazı tarihçiler nakleder ki; Kabe’nin örtüsünün rüzgar vesilesiyle parçalanıp açılması sultanın veya hükümetin sonunun geldiğinin habercisidir. Mansur zamanında da böyle birşey oldu ve çok geçmeden Mansur öldü"

Acaba vehhebiliğin önde gideni Suudi Kraliyet ailesi son zamanlarda Mekke ve Medine'de kutsallara ve mekke imamlarına yaptılları zulümlerle kendi sonunu mu hazırlıyor.

Bu rüzgar ve rüzgarla birlikte milyonlarca hacının gözü önünde açılan bişr çeşit çıplak kalan Kabe'nın durum bunların, Suudi ailesinin sonunun geldiğini mi gösteriyordu.

İşte şu an kapalı olan kapının hikayesi.

Kâbe’nin batı tarafında Rükn-i Şami ile Rükn-i Yemani arasında açılan kapı Abdullah bin Zübeyr (ra) tarafından yapılmıştı.

Geçmişten Abdullah Bin Zubeyr'e kadar gelirsek Kabe inşaası milyarlarca yıl öncesinden başlar.

Kâbe-i Muazzama,

1- Melekler,
2- Âdem aleyhisselam,
3- Şit aleyhisselam,
4- İbrahim ve İsmail aleyhimesselâm,
Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.) binanın duvarlarını, harçsız olarak üst üste konulan taşlarla örmek suretiyle yaptılar. Birisi şimdiki kapının yerinde, diğeri onun tam karşısında olmak üzere yer hizâsında iki kapı koydular. Binanın üzerini açık bırakıp, ortasına da bir mahzen yaptılar.
5- Amalikalılar,
6- Cürhüm kabilesi,
7- Kusay bin Kilap, (Peygamber Efendimizin ceddi)
8- Kureyş (Rasülüllah Efendimizin gençliğinde nübüvvetten evvel)
Kureyşliler, 605 yılında malzeme yetmediği için Kâbe-i Muazzama’yı kısalttılar. Hatim kısmının duvarlarını ve tavanınını yapamadılar. Fakat bu kısmın etrâfına bir duvar çekilerek ileride burasının da Kâbe’ye ilâvesini düşündüler.

Peygamber Efendimiz, (s.a.v.) Amcası Hz. Abbas ile berâber bizzat bedenen çalışarak Kâbe-i Muazzama’nın yapılışına iştirak etmiştir. Haceri-l Esved’in yerine yerleştirilmesi esnasında kabileler arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı da ferâsetiyle önlemiştir. ve  Abdullah İbni Zübeyr tarafından tekrar onarılmıştır.

Abdullah İbni Zübeyr, (r.a.) Milâdi 684 yılında yıkılıp, tahrip olan Kâbe-i Muazzama’yı İbrâhim Aleyhisselâm’ın temellerini esas alarak yeniden yaptırdı ve Kureyş tarafından dışarda bırakılan Hatim’i Kâbe’ye dâhil etti.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Şeytanın Çocukları (Şeytanın Çocukları isimleri) Şeytanın Görevleri

Şeytanın Çocukları (Şeytanın Çocukları isimleri) Şeytanın Görevleri

ŞEYTANIN ÇOCUKLARI, İSİMLERİ VE VAZİFELERİ…

Birinci sura kadar yaşayacağı için, İblis’e nesil verildi.
İblis’in birçok çocukları vardır. Her birinin isimleri ve görevleri vardır.

1. Hanzeb. Namazda vesvese verir. Namazda böyle bir şey hissedince Allah’a sığın.

2. Velhan. Temizlikte çok su kullandırarak vesvese verir. Çok su kullandırır,
sonra da gülüp alay eder.

3. Zellenbur. Bu da çarşılarda esnafa bozuk mal satmayı, yalan yemini,
malını methetmeyi, malın kusurunu gizlemeyi ve insanları aldatmayı
güzel gösterir.

4. Vesnan. Uyku şeytanıdır. Namaz ve diğer ibadetler için kafayı ve göz kapaklarını
bastırır, zina ve hırsızlık gibi haramlar için insanı uyarır.

5. Betr. Musibet şeytanıdır. Bağırıp çağırma, yüze tokat vurma gibi cahiliye
adetlerini güzel gösterir.

6. Dasim. Yemek şeytanıdır. İnsan besmele çekmediğinde, onunla yemek yer,
eve girer, yatakta uyur, besmele ile dürülmemişse elbiseleri giyer,
karı koca arasında düşmanlık meydana getirmeye çalışır.

7. Metun veya mesût. İnsanlar arasında yalan haberleri yayar, sonra onların aslı çakmaz.
Kişinin her duyduğunu konuşması yalan olarak kendine yeter.

8. El Ebyaz. Peygamberlere ve velilere musallat olan şeytandır.
Peygamberlere bir zararı dokunamaz, veliler ise onunla mücadele ederler.

Allah’ın korudukları selâmettedir, korumadıkları ise sapıtırlar (Gazali’nin Bidayet-ül Hidaye şerhi).

Kaynak : Tefcirut-Tesnim c.1 s.19


Arz-ı Mev'ud (Vaad Edilmiş Topraklar) Arz-ı Mev'ud Kimlere Vaat Edildi?

Arz-ı Mev'ud (Vaad Edilmiş Topraklar) Arz-ı Mev'ud Kimlere Vaat Edildi?


İSRAİLOĞULLARININ HASRETLE YANDI DAVA Arz-ı Mev'ud NİLDEN FIRATA

Sadece Kur’ân’da değil aynı zamanda temel Musevi kaynaklarında da Yahudilerin bereketli toprakları hak etmedikleri için buradan kovuldukları sıkça belirtilmektedir. Tevrat’taki şu satırlar da oldukça düşündürücüdür: "Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bildiği halde İsrail Rabbini bilmemektedir."

ImagePeygamberler diyarı Kudüs ve çevresinin tüm semavi dinler için kutsal olarak kabul edilmesine rağmen tarih boyu kanlı savaşlara sahne olageldiğini artık hepimiz biliyoruz. Osmanlı yönetimi altında yüzyıllar boyunca en sakin dönemini yaşayan bu bölge imparatorluğun çöküşünden günümüze kadar geçmiştekinden daha gergin günler yaşadı ve bir daha barış ortamı sağlanamadı.

Bugün Gazze'de yaşanan insanlık dramı da ne yazık ki bölge üzerindeki bazı hesaplar var oldukça burada huzurun yeniden tesis edilemeyeceğini gösterdi. Yahudilerin öteden beri ısrarla savundukları Arz-ı Mev'ud tezi ve bu yönde attıkları adımlar bölgedeki halkın başını daha çok ağrıtacağa benziyor. Dolayısıyla Yahudilerin bölgedeki toprakların kendilerine Tanrı tarafından vaat edildiği yönündeki iddialarını hem dini hem de tarihsel açıdan sorgulamak yerinde olacaktır.

Arz-ı Mev'ud Nedir?

Arz-ı Mev'ud tabirinin sözlük anlamı vaat edilmiş yerdir. Arz-ı Mev'ud terimi geçmişte Allah'ın Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yer için kullanılıyordu.  Terim Kur'ân-ı Kerim'de aynen geçmese de bu bölgeye işaretle bereketli topraklar adı zikredilmektedir.  Kur'ân'da Hz. Musa'ya hitaben "Onu Lut ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık."(1) âyetinde söz konusu bölgenin burası olduğu müfessirlerce belirtilmiştir.

Arz-ı Mev'ud'un Sınırları

İsriloğullarının yaratıldığı belirtilen bu ye­rin neresi olduğu açık olarak bildirilmemiştir. Bazı alimler bu yerin Şam ve Mısır, bazıları Mescid-i Aksa'nın bulunduğu Kudüs ve Lübnan dağı çevresi olduğunu belirtmişlerdir. Diğer bazı alimler de kesin bir yer be­lirtmenin doğru olmayacağını, ancak Fı­rat ile Mısır arasında bir yer olması ge­rektiğini ifade etmişlerdir. Bugünkü genel kabul ise Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan toprakların Arz-ı Mev'ud olarak nitelendirilebileceği yönündedir.

Yahudiler tarafından göz ardı edilen ve üstü örtülen bir durum var ki o da bu toprakların Hz. İbrahim’in soyundan gelenlere verildiğidir. Dolayısıyla eğer böyle bir vaat varsa Hz. İshak’ın soyundan gelen Yahudiler kadar Hz. İsmail’in soyunu devam ettirenlerin de bu topraklarda hak sahibi oldukları unutulmamalıdır.



Bereketli Topraklar Kimlere Vaat Edildi?

İslam ve Yahudi kaynakları böyle bir vaadin olduğunu doğruluyor. Yahudilerin bölgeye sahip olmak için sürdürdükleri ısrarlarında ve bu yolda yapılacak her şeyi âdeta mübah görmelerindeki dayanak noktaları da bu vaatti. Ancak Yahudiler tarafından göz ardı edilen ve üstü örtülen bir durum var ki o da bu toprakların Hz. İbrahim'in soyundan gelenlere verildiğidir.  Dolayısıyla eğer böyle bir vaat varsa Hz. İshak'ın soyundan gelen Yahudiler kadar Hz. İsmail'in soyunu devam ettirenlerin de bu topraklarda hak sahibi oldukları unutulmamalıdır.

Ayrıca Nil'den Fırat'a kadar olan bereketli toprakların Allah tarafından İsrailoğulları'na vaat edilmesi belli şartlara bağlıydı.  Maide sûresi 21. âyette Hz. Musa'nın "Ey Kavmim, Allah'ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes'e girin ve ardınıza (geri) dönmeyin. Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz." şeklinde seslendiği belirtilmekte. Maide 12. âyette de "Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı.

Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah şöyle demişti: "Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkar ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır." Bu âyetten de anlaşılacağı üzere bu şartların başında Allah'a itaat gelmekteydi. Ne var ki Yahudiler bu şartı yerine getirmedikleri gibi kurtarıcıları Hz. Musa'ya da sırt çevirmişler ve onu yalnız bırakmışlardır. Yine Maide sûresi 24. âyette Yahudilerin Hz. Musa'nın yukarıdaki çağrısına "Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin, gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız." şeklinde küstahça cevap verdikleri bize aktarılıyor.

Yahudilerin Cezası: Arzı-ı Mev'ud'dan Uzaklaştırılma

Yahudilerin kadim zamanlarda bereketli topraklardan uzaklaştırılmaları Allah'a ve peygamberleri Hz. Musa'ya karşı isyanları yüzündendir. Bakara sûresinde İsrailoğulları'nın durumu açıkça aktarılıyor:

"... Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın âyetlerini inkar ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı." (Bakara 2/61)

Enbiya sûresi 105. âyette "Andolsun, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebûr'da da, 'Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım varis olacaktır.' diye yazmıştık." şeklinde buyrulması bölgenin sonraları herhangi bir ırka değil, Allah'ın salih kullarına bağışlandığını gösteriyor.

Sadece Kur'ân'da değil aynı zamanda temel Musevi kaynaklarında da Yahudilerin bereketli toprakları hak etmedikleri için buradan kovuldukları sıkça belirtilmektedir. Tevrat'taki şu satırlar oldukça düşündürücüdür: "Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bil­diği halde İsrail Rabbini bilmemektedir. (İşaya ½-3) Yahudilerin bu bozgunculukları ve Allah'a verdikleri sözleri tutmaları dolayısıyla bereketli topraklardan uzaklaştırıldıkları Tevrat'ta da belirtilmiştir: "Ahde riayet etmeyen Arz-ı Mev'ud'dan mahrum kalacak ve lanetlenecektir." (Yeremya 11/3)

Yahudiler Vazgeçmiyor

Yahudiler Allah tarafından cezalandırılıp Arz-ı Mev'ud'dan uzaklaştırıldıktan sonra hiçbir zaman bu topraklardan vazgeçmemişlerdi. Yahudilerin bir siyasi örgütlenmesi olan Siyonizm hareketinin ortaya çıkış gayesi de bu amaca ulaşmaktı. İsrailoğulları'nın yüzyıllar sonra yeniden bölgeye gelmeleriyle birlikte bereketli topraklar hiç olmadığı kadar huzursuz bir dönem geçirdi.

Gerek 1948'den bu yana gerekse bugün Gazze'de yaşanan olaylar Yahudilerin bereketli toprakları elde etme amaçları doğrultusunda neler yapabileceklerini gösterdi. Ancak bereketli topraklara layık olamamaları dolayısıyla ceza olarak buralardan uzaklaştırıldıkları hem Kur'ân hem de Tevrat'ta açıkça vurgulanıyor. Üstelik sadece Yahudilere vaat edilmeyen toprakların artık Allah'ın salih kullarına bağışlandığı belirtilen yukarıdaki âyeti son olarak tekrar hatırlamak yerinde olacaktır.

1) Enbiya 21/71
Donald Trump (Arz-ı Mev'ud) Büyük İsrail Projesi

Donald Trump (Arz-ı Mev'ud) Büyük İsrail Projesi



Kendi ağızlarından 1980’lerde İsrail için bugünü anlatan bir strateji

Yazan Oded Yinon (tercümesi ve önsözü yazan Israel Shahak)

 1. Israil stratejik düşüncesinde, tüm Arap devletlerinin daha küçük parçalara bölünmesi hep tekrar tekrar görülen bir kavramdır. Örnek vermek gerekirse, Ze’ev Schiff, Ha’aretz’in askeri muhabiri (ve muhtemelen bu konuda Israil’de en çok bilgiye sahip kişi), bir yazısında Irak’ta İsrail için olabilecek en iyi şeyin:” Irak’iın Şii ve Sunni devletler ve Kürt tarafının ayrılması” (Ha’aretz 6/2/2982) olacağını yazmıştır. Aslinda planın bu yüzü oldukça eskidir.

2. Amerika’daki neokonservatif düşünce ile olan kuvvetli bağ çok ön plandadır, bu özellikle yazarın notlarında kendini belli eder. Ancak, Sovyet güçlerinden “batının korunması” konusunda  sahte bir bağlılık gösterilse de, yazarın ve şu anki İsrail devletinin gerçek amacı açıktır: Emperyal İsraili bir dünya gücü haline getirmek. Başka bir deyişle, Sharon’un hedefi  tüm dünyayı aldattıktan sonra Amerikalıları da aldatmaktır.

3. Notlarda ve bu yazıda bulunan ilgili bilgileri karışık veya atlanmış olması açıktır, Amerika’nın Israile’e olan finansal yardımı da bu şekildedir. Çoğu tam bir fantezidir. Ancak, plan etkisiz olduğu veya kısa süre içerisinde gerçekleşmesi mümkün olmadığı gerekçesi ile göz ardı edilmemelidir. Bu plan, 1890-1933 yılları arasında Almanya’da uygulanan ve Hitler ve Nazi hareketi tarafından yutulan ve Doğu Avrupa ile ilgili hedeflerini belirleyen  jeopolitik fikirleri sadık bir şekilde takip eder. Bu hedefler, ve özellikle mevcut devletlerin bölünmesi, 1939-1941 yılları arasında uygulanmıştır ve sadece küresel bir ölçekte bir müttefiklik birliği bir süreliğine birleşmelerini engelleyebilmiştir.

Yazarın notları makaleden sonradır. Karışıklığı engellemek için, ben kendime ait notlar eklemedim, ancak bunların özünü bu ön yazıya ve sondaki sonuç bölümüne koydum. Ancak bu yazının bazı bölümlerini de önemle vurguladım.

Israel Shahak 13 Haziran , 1982

 1980’lerde İsrail için bir strateji

yazan Oded Yinon

Bu eser orijinal olarak İbranice KIVUNIM(Yönler), ’de yayınlanmıştır.This essay originally appeared in Hebrew in KIVUNIM (Directions), Musevilik ve Siyonizm için bir dergi;Sayı No, 14--Kış, 5742, Şubat 1982, Editör: Yoram Beck. Yazar komitesi: Eli Eyal, Yoram Beck, Amnon Hadari, Yohanan Manor, Elieser Schweid. Tanıtım bölümü / Dünya Siyonist Organizasyonu, Kudüs’ tarafından yayınlanmıştır.

1980’lere gelindiğinde İsrail devleti, içeride ve dışarıda, yeri, amaçları ve ulusal hedefleri konusunda yeni bir perspektife ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç ülkenin, bölgenin ve dünyanın içinden geçmekte olduğu bazı merkezi gelişmelerden dolayı daha da önemli bir hale gelmiştir. Bugün insanlık tarihinde yeni bir çağın ilk aşamalarını yaşamaktayız, bu tarih daha önceki tarihe hiç benzememektedir ve özellikleri de bugüne kadar bildiklerimizden tamamen farklıdır.

Bu yüzden bir taraftan bu tarihi dönemi meydana getiren merkezi gelişmeleri anlamamız ve öte taraftan bu yeni duruma uygun bir dünya bakışı ve operasyonel bir stratejiye ihtiyacımız bulunmaktadır. Yahudi devletinin varlığı, refahı ve sebatı, içişleri ve dışişlerinde yeni bir çerçeveye adapte olmasına bağlı olacaktır.

Bu çağ, şimdiden teşhis edebileceğimiz ve mevcut yaşam biçimimizde gerçek bir ihtilali sembolize eden bir çok özellikle tanımlanmaktadır. Baskın olan gelişme, Rönesans’tan bu yana Batı uygarlığının yaşamı ve kazançlarını destekleyen en büyük mihenk taşı olan akılcı ve insancıl bakış açısının yıkılmasıdır. Bu temelden ortaya çıkan politik, sosyal ve ekonomik görüşler günümüzde yok olmaya başlayan bazı “gerçeklere” dayanmaktadır. İnsanın bir birey olarak evrenin merkezi olması ve her şeyin insanın temel maddi ihtiyaçlarını gidermek için var olduğu görüşü örnek olarak verilebilir.

Günümüzde bu duruş,  evrende mevcut kaynakların insanın gereklerini, ekonomik ihtiyaçlarını ve demografik sınırlamalarını karşılamak için yetersiz olduğu fark edilince geçersiz hale gelmiştir. 4 milyar insanın olduğu ve ekonomik kaynakların ve enerji kaynaklarının insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak oranda artmadığı  bir dünyada, Batı uygarlığının ana ihtiyaçlarının, yani limitsiz tüketim talep ve arzusunun karşılanmasını beklemek  gerçekçi değildir.(1)

İnsanın gideceği yönü seçmesinde etik değerlerin hiç bir payının olmadığı buna karşın maddi ihtiyaçlarının yönlendirdiği görüşü günümüzde ağırlık kazanmaktadır ve dünyada hemen hemen tüm değerlerin yok olmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz. En basit konuları bile değerlendirme konusundaki kabiliyetimizi kaybediyoruz, özellikle bu konular neyin doğru ve neyin yanlış olduğu gibi basit bir konu ile alakalı olduğunda. İnsanın sonsuz dilekleri vizyonu ve bu konudaki imkanları üzücü hayat gerçekleri karşısında ve dünya düzenindeki kırılmaları gördüğümüzde çökmektedir.

İnsana özgürlük vadeden görüş insan soyunun dörtte üçünün totaliter rejimler altında yaşadığı gerçeği ışığında anlamsız kalmaktadır. Eşitlik ve sosyal adalet ile ilgili görüşler sosyalizm ve özellikle komunizm tarafından gülünç hale getirilmişlerdir. Bu iki fikrin doğruluğu ile ilgili herhangi bir kuşku yoktur ancak bunların hayata düzgün şekilde geçirilemediği ortadadır ve insanlığın büyük bir çoğunluğu eşitlik ve adalet için özgürlüklerini ve fırsatlarını kaybetmişlerdir. 30 yıldır göreceli olarak (hala) barış içinde yaşadığımız bu nükleer dünyada, barış ve bir arada varolma kavramları, SSCB gibi bir süper gücün sahip olduğu askeri ve politik doktrin karşısında manasız kalmaktadır: Marxizmin amaçlarının elde edilmesi için nükleer bir savaşın olası ve gerekli olduğu, bu savaştan sonra varolmanın mümkün olduğu, ve bu savaşta bir kazanan taraf olacağı.(2)

Topluma dair önemli kavramlar, özellikle Batı’ya ait kavramlar, politik, askeri ve ekonomik gelişmeler sebebi ile değişmektedir. Dolayısıyla,  SSCB’nin nükleer ve konvansiyonel gücü , daha evvelki çağlarda gerçekleşen dünya savaşlarının kıyasla bir çocuk oyunu kalacağı çok boyutlu bir  küresel savaşta dünyamızın büyük bir bölümünü yerle bir edecek destanın gerçekleşeceği çağı şekillendirmektedir.

 Nükleer ve konvansiyonel silahların gücü, miktarı, hassasiyetleri ve kaliteleri bir kaç yıl içinde dünyamızın çoğunu alt üst edebilecek güçtedir ve buna karşı durabilmek için İsrail olarak kendimizi konumlandırmamız gerekmektedir. Bu Batı dünyasının ve bizim varoluşumuza karşı ana tehdittir.(3)

Dünya kaynakları, petrolde Arap tekeli ve Batı dünyasının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin çoğunu üçüncü dünya ülkelerinden ithal etmesi ihtiyacı için olacak savaşlar dünyamızı şekillendirmektedir. SSCB’nin önemli hedeflerinden birinin Basra Körfezindeki devasa kaynakların ve dünya madenlerinin çoğunun bulunduğu Güney Afrika’nın  kontrolünü ele geçirmek suretiyle Batı dünyasını alt etmek olduğu düşünüldüğünde, gelecekte karşımıza çıkacak küresel yüzleşmeleri tahmin etmek zor değildir.

Gorshkov doktrini okyanusların ve üçüncü dünyanın cevherce zengin alanlarının kontrolünü önermektedir. Bu doktrinle birlikte, Batı’nın askeri gücünün yok edileceği ve sakinlerinin Marxism-Leninizm’in hizmetinde köle yapılacakları  nükleer bir savaşı yönetmenin, kazanmanın ve sonrasında varolmanın mümkün olduğunu savunan güncel Sovyet nükleer doktrini, dünya barışı ve kendi varoluşumuzun önündeki en büyük tehdittir. 1967’den beri, Sovyetler Clausewitz’in atasözünü “ Savaş, siyasetin nükleer araçlarla sürdürülmesidir” olarak değiştirmişler ve bu sözü tüm politikalarının yönlendirilmesinde şiar edinmişlerdir. Günümüzde şu anda bile bölgemizde ve dünyada bu hedeflerini uygulamaktadırlar ve ülkemizin ve dünyanın geri kalanının güvenlik politikalarında, bunlara karşı koymak önemli bir kısım haline gelmektedir. Bu bizim en önemli dış sorunumuzdur.(4)

Bu sebeple Arap Müslüman dünyası, her gün büyüyen askeri gücü ile  İsrail için ana tehdit unsuru olmasına rağmen, 1980’lerde karşı karşıya kalacağımız en büyük stratejik problem olmayacaktır.

Lübnan’da, Arap olmayan İran’da ve bugünlerde Suriye’de dahi inanılmaz derecede kendi kendilerine  zarar veren etnik azınlıkları, fraksiyonları ve iç krizleri ile bu dünya, temel problemleri ile başarılı bir şekilde başa çıkmakta başarısızdır ve dolayısı ile uzun vadede İsrail devletine bir tehdit oluşturmamaktadır, sadece kısa vadede büyük askeri gücü çok önemlidir.

Uzun vadede, bu dünya mevcut çerçevede etrafımızdaki bölgelerde gerçek büyük değişimler uygulanmaz ise var olamayacaktır. Müslüman Arap dünyası yabancılar tarafından sakinlerinin istek ve talepleri gözönüne alınmadan yapılmış geçici bir kağıttan kule gibidir. 1920’lerde Fransa ve İngiltere tarafından gelişigüzel bir şekilde hepsi azınlıkların ve birbirine düşman olan etnik grupların kombinasyonundan oluşan 19 bölgeye bölünmüştür bu sayede günümüzde tüm Arap Müslüman devletler etnik sosyal çöküş içerisindedir ve bir kısmında şimdiden iç savaş başlamıştır. 5. Arapların çoğunluğu, 170 milyondan 118 milyonu, çoğunlukla Afrika’da ve özellikle Mısır’da yaşamaktadır. (bugün itibariyle 45 milyon).

Mısır dışında, tüm Mağrip devletler Araplar ve Arap olmayan Berberilerin karışımından oluşmaktadır. Cezayir’de Kabile dağlarında şu anda bile ülkedeki iki ulus arasında iç savaş devam etmektedir. Fas ve Cezayir kendi içlerinde yaşadıkları kargaşanın dışında, İspanyol Sahrası için birbirleri ile savaş halindedir.   Militan İslam Tunus’un bütünlüğünü tehdit etmektedir ve Kaddafi, seyrek nüfusa sahip ve güçlü bir ulusu olamayacak bir ülkeden Arap bakış açısına göre yıkıcı olan savaşlar organize etmektedir. Bu sebeple daha hakiki olan Mısır ve Suriye gibi ülkelerle geçmişte birleşmeye çalışmıştır.

Bugün Arap Müslüman dünyasındaki en parçalanmış ülke olan Sudan birbirlerine düşman olan 4 gruptan oluşmaktadır; Arap olmayan Afrikalı, putperestler ve Hıristiyanlardan oluşan çoğunluğu yöneten Arap Müslüman Sunni azınlık. Mısır’da Sunni Müslüman çoğunluk yukarı Mısır’da baskın olan sayıları 7 milyona yakın olan büyük bir Hıristiyan azınlıkla karşı karşıyadır. Sedat, 8 Mayıs tarihinde yaptığı konuşmada, bunların Mısır’da “ikinci” bir Hıristiyan Lübnan’a benzer bir  devlet  kuracaklarından endişe ettiğini söylemiştir.

İsrail’in doğusundaki tüm Arap devletleri Mağrip’teki devletlerden bile daha fazla iç çatışmalar yüzünden parçalanmaktadır.

Suriye temelde Lübnan’dan çok farklı değildir sadece güçlü bir askeri rejim tarafından idare ediliyor olması farkını taşır. Ancak  bugünlerde Sünni çoğunluk ve yönetimdeki Şii Alevi azınlık (nüfusun sadece %12’si) arasında yaşanan gerçek içsavaş içerdeki problemlerin göstergesidir.   Irak, çoğunluğun Şii ve yönetimdeki azınlığın Sünni olmasına rağmen özünde komşularından hiç farklı değildir, Nüfusun %65’i politik konularda söz sahibi değildir, %20’lik elit bir zümre tüm gücü ellerinde tutmaktadır. Buna ek olarak Kuzey’de büyük bir Kürt azınlık vardır ve yönetimdeki rejimin kuvveti, ordu ve petrol gelirleri olmasa idi, Irak’ın gelecekteki durumu Lübnan’ın geçmişteki ve Suriye’nin bugünkü durumundan hiç de farklı olmazdı.

İç çatışmanın tohumları ve iç savaş özellikle Irak’ta Şii’lerin doğal liderleri olarak kabul edilen Humeyni’nin İran’da başa geçmesinden sonra daha bugünden kendini belli etmektedir.  Körfez ve Suudi Arabistan’daki dengeler içinde sadece petrol olan bir kumdan ev üstüne inşa edilmiştir. Kuveyt’te, Kuveyt’liler nüfusun sadece %25’ini oluşturmaktadır.   Bahreyn’de Şii’ler çoğunluktadır ancak güç onlarda değildir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Şii’ler yine çoğunlukta olmasına rağmen Sunni’ler yönetimdedir.   Amman ve Kuzey Yemen içinde aynı şey geçerlidir. Marxist Güney Yemen’de bile önemli bir miktarda Şii azınlık bulunmaktadır.  Suudi Arabistan’da nüfusun yarısı yabancıdır, Mısır ve Yemen’lidir ama Suudi bir Azınlık gücü elinde tutmaktadır.

Ürdün aslında Trans-Ürdün’lu Bedevi bir azınlık tarafından yönetilen Filistin’lidir, ancak ordunun çoğunluğu ve  kuşkusuz bürokrasi şu anda Filistin’lidir. Aslinda Amman en az Nablus kadar Filistin’lidir.   Bütün bu ülkelerin göreceli olarak güçlü orduları vardır. Fakat aslında bu durum da bir problem yaratmaktadır. Suriye ordusu bugün çoğunlukla Sunni’dir ancak  subaylar Alevi’dir, Irak ordusu Sünni kumandanlara sahip Şii bir ordudur. Bu uzun vadede çok önemlidir ve bu sebeple uzun süre ordunun sadakatini korumak mümkün olamayacaktır. Sadece tek ortak payda olan İsrail’e olan düşmanlıkları konusunda anlaşabilirler ve bugünlerde bu bile yeterli değildir.   Arap’lar gibi, bölünmüş olsalar da diğer Müslüman devletler de benzer bir  durumla karşı karşıyadırlar. Iran nüfusunun yarısı Farsça konuşan bir gruptan oluşur ve diğer yarısı da etnik olarak Türk bir gruptur.   Türkiye’nin nüfusu Türk Sünni Müslüman bir çoğunluk (%50 civarı) ve iki büyük azınlıktan oluşur, 12 milyon Şii Alevi ve 6 milyon Sünni Kürt.

Afganistan’da 5 milyon Şii nüfusun üçte birini oluşturur. Sünni Pakistan’da 15 milyon Şii devletin varlığını tehdit etmektedir. (5)   Fas’tan Hindistan’a  ve Somali’den Türkiye’ye uzanan ulusal etnik azınlık resmi, istikrarın yokluğuna ve tüm bölgenin hızlı bir şekilde dejenere olmasına işaret eder.  Bu tablo  ekonomik tabloya eklendiğinde tüm bölgenin nasıl ciddi problemlere karşı koyamayacak kağıttan bir kule şeklinde inşa edildiğini görebiliriz.

Bu dev bölünmüş dünyada bir kaç varlıklı grup ve büyük çoğunlukta fakir insan vardır. Arap’ların çoğunun ortalama yıllık geliri 300 Dolar’dır. Mısır’da da durum aynıdır, Libya hariç Mağrip ülkelerinin çoğunda ve Irak’ta da. Lübnan parçalanmıştır ve ekonomisi de parçalanmaktadır. Devlette merkezi bir güç yoktur sadece 5 fiili egemen otorite vardır; kuzeyde Suriye tarafından desteklenen ve  Franjieh aşireti tarafından yönetilen  Hıristiyan bölge, doğuda Suriye tarafından işgal edilmiş bölge,  merkezde Phalangistler tarafından kontrol edilen Hıristiyan kuşatma bölgesi,  güneyde ve Litani ırmağına kadar Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından kontrol edilen Filistin bölgesi ve Binbaşı Haddad’a ait Hıristiyan bölge ve yarım milyon Şii.   Suriye çok daha vahim bir durumdadır ve ileride Libya ile birleşmesinden sonra alacağı yardım bile varoluşun basit problemleri ile başa çıkması ve büyük bir ordunun idamesi için yeterli olamayacaktır.

 Mısır en kötü durumda olan ülkedir; milyonlar açlık sınırındadır, işgücünün yarısı işsizdir ve dünyanın en kalabalık nüfüsuna sahip bu bölgede konut çok seyrektir. Ordu dışında verimli olarak çalışan bir bölüm yoktur ve devlet sürekli iflas halindedir ve barıştan bu yana verilen Amerikan yardımına muhtaçtır.( 6)

 Körfez devletlerinde, Suudi Arabistan, Libya ve Mısır’da paranın ve petrolün birikimi çok fazladır ama bundan faydalanan küçük elit bir zümredir. Bu zümre geniş tabanlı bir destek ve kendine güvene sahip değildir ve bunlar hiç bir ordu tarafından garanti edilemez. (7) 

 Bütün ekipmanları ile Suudi ordusu rejimi içte veya dıştaki gerçek tehlikelerden koruyamaz ve Mekke’de 1980’de yaşananlar bunun küçük bir örneğidir.   Israil’i çevreleyen üzüntülü ve fırtınalı bir durum mevcuttur  ve bu İsrail için problemler oluşturmaktadır.   Problemler ve riskler vardır ama aynı zamanda 1967’den bu yana ilk defa çok büyük fırsatlar oluşmuştur. İhtimaldir ki 1967’de kaçırılan fırsatlar 1980’lerde bugün dahi tahayyül edemeyeceğimiz boyutlarda yakalanabilir.

Bu “barış” politikası ve Amerika’lılara bağımlı olarak bölgelerin geri verilmesi, yeni fırsatın gerçekleştirilmesine engeldir. 1967’den bu yana tüm İsrail hükümetleri bir taraftan ulusal hedeflerimizi dar politik ihtiyaçlara doğru daraltmışlar diğer taraftan ise anavatandaki yıkıcı fikirler hem içeride hem dışarıdaki kapasitelerimizi nötralize etmiştir.

Girmek zorunda bırakıldığımız bir savaş esnasında elde edilen yeni bölgelerdeki Arap nüfusuna yönelik adımlar atılmasındaki başarısızlık İsrail tarafından 6 gün savaşından sonraki sabahta yapılmış en önemli stratejik hatadır. O tarihten bu yana yaşanan tüm acı ve tehlikeli ihtilaflardan, Ürdün ırmağının batısında yaşayan Filistin’lilere Ürdün’ü vermiş olsaydık, kendimizi kurtarabilirdik. Bunu yapsaydık bugünlerde yaşadığımız Filistin problemini nötralize etmiş olurduk. Bu probleme yönelik bulduğumuz bölgesel özveriler veya aslında aynı kapıya çıkan otonomi gibi çözümler aslında çözüm değildirler.(8)

Günümüzde durumu tamamen başka bir hale dönüştürmek için önümüzde büyük fırsatlar vardır ve bunu önümüzdeki 10 yılda gerçekleştirmeliyiz aksi taktirde bir devlet olarak hayatta kalmamız mümkün olmayacaktır.

1980’lerde İsrail devleti bu yeni çağın getireceği küresel ve bölgesel zorluklara karşı koyabilmek için içerde politik ve ekonomik rejimde ve aynı zamanda uluslararası politikasında da radikal değişiklikler yapmak zorunda kalacaktır.   Süveyş kanalı petrol bölgelerinin kaybedilmesi, Sina yarımadasında bulunan ve jeomorfolojik olarak bölgenin zengin petrol üretici ülkeleri ile eş olan petrol, gaz ve diğer doğal kaynakların muazzam potansiyeli, yakın gelecekte bir enerji kaybına yol açacak ve ekonomimizi tahrip edecektir; şu anki gayrisafi milli hasılamızın dörtte biri ve bütçemizin üçte biri petrol alımında kullanılmaktadır.(9) 

Negev’de ve sahil bölgesinde hammadde arayışları yakın gelecekte bu durumda bir değişiklik yaratabilecek gibi görünmemektedir. Mevcut ve potansiyel kaynakları sebebiyle Sina yarımadası (nın geri alınması) bu sebeple politik bir önceliğimizdir ancak bu önceliğimiz Camp David ve barış anlaşmaları tarafından engellenmektedir. Bu konudaki hata mevcut İsrail hükümetine ve bölgesel taviz politikasına giden yolu açan hükümetlere yani 1967’den bu yana kurulan Alignment hükümetlerine aittir.

Sina’nın geri verilmesinden sonra Mısır’lılar barış anlaşmasını sürdürmek zorunda olmayacaklar ve destek ve askeri yardım almak için Arap dünyası ve SSCB tarafına geçmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Amerikan yardımı barış koşulları gereği sadece kısa bir süre için garanti edilmiştir ve Amerika’nın hem içte hem dışta zayıflaması yapılan yardımda azalma getirecektir. Petrol ve ona bağlı gelir olmadan mevcut muazzam masraflarla 1982’yi bitirmemiz mümkün değildir ve durumu Sina yarımadasında Sedat’ın ziyaretinden ve Mart 1979’da kendisi ile imzalanan hatalı barış anlaşmasından önceki statükoya döndürmek için bir girişimde bulunmamız gerekecektir.10 İsrail bu sonuca ulaşmak için iki ana yola sahiptir, biri direk bir yoldur diğeri ise endirek. Direk seçenek rejimin doğası ve İsrail hükümeti sebebi ile  olduğu kadar, 1973 savaşının dışında başa geldiği günden bu yana en büyük başarısı olan Sina’dan geri çekilişi elde eden Sedat’ın zekası sebebiyle daha az gerçekçi olan seçenektir.

İsrail ekonomik ve politik olarak çok baskı altında kalmadığı ve Mısır kısa tarihimizde 4.cü kez İsrail’e Sina’yı geri alması için ihtiyacı olan mazereti vermediği sürece ne bugün ne de 1982’de tek taraflı olarak anlaşmayı bozmayacaktır. O halde geriye kalan endirek seçenektir.   MISIR  Mısır’daki ekonomik durum, rejimin doğası ve Pan-Arap politikası Nisan 1982 sonrası İsrail’in direk veya dolaylı olarak Sina’nın uzun dönemde stratejik, ekonomik ve enerji kaynağı olarak önemi sebebi ile geri alınması konusunda harekete geçmesi gerekecektir. Mısır iç çatışmaları sebebi ile askeri stratejik bir problem oluşturmamaktadır ve 1967 sonrası savaş durumuna geri sokulması için bir günlük süre bile yeterlidir. (11)

Mısır’ın Arap dünyasının güçlü lideri olduğuna dair efsane 1956 yılında yıkılmış ve 1967 yılını atlatamamıştır, ancak Sina’nın geri verilmesinde olduğu gibi sürdürülen politikamız bu efsaneyi bir “gerçek” haline getirmiştir.  Ancak gerçekte 1967’den bu yana tek başına İsrail ve geri kalan Arap dünyasına oranla Mısır’ın gücü %50’ye yakın bir oranda düşmüştür.   Mısır artık Arap dünyasında önde gelen politik güç değildir ve ekonomik olarak bir krizin eşiğindedir. Dış yardım olmadan kriz yarın gelecektir.(12)

Kısa dönemde Sina’nın geri verilmesi sebebi ile, Mısır sayemizde bir çok avantaj yakalayacaktır, ancak bu sadece 1982’ye kadar olan kısa dönemde olacaktır ve bu güç dengesini kendi lehlerine değiştirmeyecek ve sonunda yıkılışına sebep olacaktır. Mısır günümüzdeki politik görünüşe göre  ve artan Müslüman-Hıristiyan ayrışması dikkate alındığında zaten halihazırda bir cesettir.   Mısır’ı coğrafi olarak farklı bölgelere bölmek İsrail’in Batı cephesindeki politik hedefidir.

Mısır bir çok otorite merkezine bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler mevcut şekilleri ile varlıklarını sürdüremez ve Mısır’ın çözülmesi ile birlikte onlar da çöküşe katılır.

Mısır’ın yukarı bölümünde Hıristiyan Kıpti bir devlet ile birlikte merkezi bir hükümet olmadan bölgesel güçleri ile bir kaç zayıf devlet düşüncesi tarihi gelişimin anahtarıdır ve barış anlaşması ile sekteye uğramış olsa bile uzun vadede kaçınılmazdır. (13)

Batı cephesi yüzeyde daha problematik gözükse de aslında manşet olan olayların çoğunun son zamanlarda meydana geldiği Doğu cephesinden daha az karmaşıktır. 

SURİYE

Lübnan’ın beş bölgeye bölünmesi Mısır, Suriye ve Irak da dahil olmak üzere tüm Arap dünyası için bir başlangıçtır ve aslında Arap yarımadası şimdiden bu yolda ilerlemektedir. Suriye ve daha sonra Irak’ın feshi ve Lübnan’da olduğu gibi etnik ve dini bölgelere ayrılması İsrail’in uzun vadede Doğu cephesindeki bir numaralı hedefidir ve bunun için kısa vadede bu devletlerin askeri gücünün feshi ana hedeftir.   Suriye etnik ve dini yapısına istinaden tıpki bugün Lübnan’da olduğu gibi birkaç eyalete bölünecek ve kıyıda Şii-Alevi bir eyalet, Halep bölgesinde Sünni bir eyalet, Şam’da Kuzey komşusuna düşman olan bir diğe Sünni eyalet olacak ve Dürziler de belki bize ait olan Golan’da, mutlaka Havran’da Kuzey Ürdün’de  başka eyaletler kuracaklardır. Bu gelişmeler uzun vadede barış ve güvenlik için garantör olacaktır ve bu hedef bugün bile erişebileceğimiz bir noktadadır.(14)

IRAK

Bir taraftan petrol zengini olan ancak diğer taraftan parçalanmış bir ülke olan Irak’ın İsrail’in hedeflerine aday olması garantidir. Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile dha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’in en büyük tehditi Irak’ın gücüdür. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır.   Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini bazda bölgelere bölünme mümkündür. Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sunni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Mevcut İran-Irak çatışmasının kutuplaşmayı derinleştirmesi olasıdır. (15)

Arap yarımadasının tamamı iç ve dış baskılar sebebiyle çözülmeye adaydır ve özellikle Suudi Arabistan’da bu sonuç kaçınılmazdır. Petrole dayalı ekonomik gücünün baki kalması veya uzun vadede azalmasından bağımsız olarak, iç ayrışmalar ve kırılmalar mevcut politik yapının doğal ve açık bir sonucu olarak ortaya çıkacaktır. (16) 

 ÜRDÜN

Ürdün kısa vadede stratejik bir hedeftir, uzun vadede ise değildir zira feshinden ve Kral Hüseyin’in uzun hükümranlığının bitmesi ve kısa vadede yönetimin Filistin’lilere geçmesinden  sonra gerçek bir tehdit.

Mevcut yapısı ile Ürdün’ün uzun süre varolması ihtimal dahilinde değildir ve İsrail’in hem barışta hem savaşta sürdüreceği politika mevcut rejim esnasında Ürdün’ün tasfiyesi ve yönetimin Filistin’li çoğunluğa devri yönünde olmalıdır. Irmağın doğusundaki rejimi değiştirmek aynı zamanda Ürdün’ün batısında yoğun bir Arap nüfusu olan bölgelerdeki problemin de hallolmasına sebep olacaktır.

Savaşta ya da barış koşulları altında, bölgelerden dışarıya göç verilmesi ve ekonomik demografik durgunluk ırmağın iki yakasındaki gelecek olan değişimin garantisi olacaktır ve  yakın gelecekte bu sürecin hızlanması için aktif olarak çalışmalıyız. 

Otonomi planı ve bölgesel taviz ve bölünmeler de reddedilmelidir zira Filistin Kurtuluş Örgütü ve İsrail Arap’larının kendi planları olan 1980 yılındaki Shefa’amr planı göz önünde bulundurulduğunda, mevcut durumda iki ulusu ayırmadan, Arap’ları Ürdün’e ve Yahudi’leri ırmğın batısındaki bölgelere ayırmadan bu ülkede yaşamaya devam etmek mümkün değildir.

Bölgede gerçek manada bir arada varoluş ve barış, ancak Arap’lar, Ürdün’le deniz arasındaki bölge Yahudi’ler tarafından yönetilmediği sürece var olamayacaklarını ve güvence altında olamayacaklarını anladıklarında gerçekleşecektir. Kendilerine ait bir ulus ve güvenlik sadece Ürdün’de onların olacaktır. (17)

İsrail içinde ’67 yılındaki alanlar ve gerisindeki bölgeler ve ’48 yılındaki durumları arasındaki fark Arap’lar için hep manasız olmuştur ve bugünlerde bizim için de bir önemi yoktur. Problem ‘67’den sonra başka bölünme göz önüne alınmadan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Gelecekteki tüm politik durumlar ve askeri birleşmelerde de açıkça bilinmelidir ki, yerli Arap’ların sorununun çözümü ancak İsrail’in Ürdün nehrine ve ötesine kadar olan bölgede varolması halinde gelecektir. Bu içinde bulunduğumuz çağda ve içine yakında girecek olduğumuz nükleer çağda varolmak için ihtiyacımızdır.

Artık Yahudi nüfusunun dörtte üçünün nükleer bir dönemde büyük bir tehlike yaratan ve yoğun bir şekilde yerleşilmiş olan kıyı şeridinde yaşaması mümkün değildir. Dolayısıyla nüfusun dağıtılması mümkün olan en yüksek mertebedeki milli hedefimizdir, aksi taktirde hangi sınır içerisinde olursak olalım varoluşumuzu sürdüremeyiz. Judea, Samarya ve Galile ulusal varlığımız için tek garantidir ve budağlık bölgede hakim çoğunluk haline gelmez isek ülkeyi yönetemeyiz ve zaten kendilerinin olmayan, birer yabancı oldukları bu ülkeyi kaybeden Haçlılar gibi oluruz. Demografik, stratejik ve ekonomik olarak ülkeyi tekrardan dengelemek bugünün en önemli hedefidir. Beersheba’dan yukarı Galile’ye kadar olan su havzasını ele geçirmek için şu anda Yahudi’lerin bulunmadığı dağlık araziye yerleşmek çok mühim bir stratejik düşüncedir.(l8)

Doğu cephesinde hedeflerimizin gerçekleşmesi öncelikle yukarıda belirtilen iç stratejik hedefin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu stratejik hedeflerin gerçekleşmesi için ekonomik ve politik yapının değiştirilmesi tüm değişimin gerçekleşmesinin anahtarıdır. Hükümetin çok derinden etkilediği merkezi bir ekonomiden açık ve özgür bir pazara geçmemiz ve Amerikan vergi mükelleflerine bağımlılıktan kendi ellerimizle geliştireceğimiz gerçek bir verimli ekonomik altyapıya geçmemiz gerekmektedir. Bu değişimi gönüllü ve özgür bir şekilde yapmaz isek özellikle ekonomi, enerji, politika konusunda dünyadaki gelişmeler ve artan izolasyonumuz neticesinde yapmak zorunda bırakılacağız. (l9)   Askeri ve stratejik bir bakış açısı ile, Amerika’nın önderliğindeki Batı SSCB’nin dünyadaki global baskısına karşı koyamamaktadır ve İsrail bu sebeple 80’li yıllarda askeri ve ekonomik dış yardım olmadan tek başına ayakta kalmak zorunda bırakılacaktır ve bugün İsrail hiç bir taviz vermeden bunu yapabilecek güçtedir.(20)

Dünyada yaşanacak hızlı değişimler dünya Yahudiliğinde de değişikliklere sebep olacaktır ve bu durumda İsrail sadece son çare değil tek varoluş imkanı olacaktır. Amerika Yahudilerinin ve Avrupa ve Latin Amerika’daki cemaatlerin bugünkü halleri ile gelecekte var olacaklarını varsayamayız. (21)

Bu ülkede varoluşumuz mutlaktır ve bizi buradan güç kullanarak veya hıyanetle (Sedat’ın metodu) hiç bir güç yoktur. Hatalı “barış” politikasının zorluklarına rağmen ve İsrail Arap’ları ve bölgeler ile ilgili problemlere reğmen önümüzdeki dönemde bunlarla başarılı bir şekilde başa çıkabiliriz.

Sonuç

Orta Doğu ile ilgili bu Siyonist planın gerçekleşme ihtimalinin yüksekliğini ve bu planın neden yayınlanması gerektiğini anlamak için üç önemli nokta açıklığa kavuşturulmalıdır.

Planın askeri zemini Bu planın askeri şartlarından yukarıda bahsedilmemiştir ancak bir çok kere kapalı toplantılarda İsrail hükümeti üyelerine benzeri bir şey “açıklandığında” bu husus netleştirilir. İsrail askeri güçlerinin  ve tüm kollarının yukarıda açıklandığı kadar geniş bir bölgeyi işgal etmek işi için yetersiz olduğu düşünülmektedir. Hatta Batı Şeria’da yoğun Filistin “huzursuzlukları” yaşandığı zamanlarda bile İsrail ordusunun güçleri çok zorlanmaktadır.

Bu konuda çözüm “Haddad güçleri” ile yönetmek veya “Köy Birlikleri” kurmaktır (aynı zamanda “Köy Ligleri” olarak da bilinir): “Liderlerin” kontrolu altında olan feodal veya parti yapısına sahip olmayan (mesela Falanjistlerde olduğu gibi) ve halktan tamamen ayrı yerel birlikler. Yinon tarafından teklif edilen “eyaletler” “Haddadistan” ve “Köy Birlikleri”dir ve bunların silahlı kuvvetleri şüphesizdir ki benzer olacaktır.   Ayrıca buna ek olarak İsrail askeri üstünlüğü böyle bir durumda şu anda olduğundan çok daha büyük olacaktır ve bu sayede herhangi bir isyan hareketi ya Batı Şeria ve Gazze şeridinde olduğu gibi toplu bir küçük düşürme ile ya şehirlerin şu anda Lübnan’da olduğu gibi (Haziran 1982) bombalanması ve yıkılması ile ya da her ikisi ile birlikte  “cezalandırılacaktır”.

Bunu sağlamak için, “plan” sözlü anlatıldığı üzere küçük eyaletler arasında odak noktalarda gerekli mobil yıkıcı güçlerle donatılmış İsrail garnizonlarının kurulmasını gerektirir. Hatta Haddadistan’ta benzer bir şey görmüş bulunuyoruz ve büyük bir ihtimalle bu sistemin ilk çalışan örneğini Güney Lübnan’da veya Lübnan’ın tamamında göreceğiz.

Açıktır ki yukarıdaki askeri varsayımlar ve planın tamamı da, Arap’ların bugün olduğundan bile daha fazla bölünmesine ve aralarında gerçekten ileriye dönük bir toplu hareketin olamayacağı fikrine dayanmaktadır. İhtimaldir ki bu iki şart planın çok ilerideki aşamaları esnasında ortadan kalkabilir ve bu durumun sonuçları şimdiden tahmin edilemez.

Neden bunu İsrail’de yayınlamak gereklidir? Yayınlama sebebi İsrail-Yahudi halkının çift taraflı doğasıdır: Özellikle Yahudiler için çok büyük ölçekte özgürlük ve demokrasi ile birlikte yayılmacılık ve ırk ayrımcılığı. Böyle bir durumda İsrail-Yahudi seçkinleri (TV’yi ve Begin’in konuşmalarını takip eden topluluk) ikna edilmelidir.  İkna için ilk aşamalar yukarıda belirtildiği gibi sözel olacaktır ancak bir zaman gelecektir ki bu artık zahmetli olacaktır. Daha aptal olan “ikna ediciler” ve “açıklayıcılar” için yazılı materyal hazırlanması gerekecektir (mesela orta rütbeli subaylar ki  bunlar genel olarak ciddi oranda aptaldırlar).

Bunlar hazırlandıktan sonra bu grup “öğrenecektir” ve diğerlerine anlatacaktır. Bu noktada not edilmelidir ki İsrail ve hatta yirmili yıllardaki Yishuvlar (İsrail devleti kurulmadan önce kutsal topraklarda yaşayan Yahudiler) bile her zaman bu şekilde hareket etmişlerdir. Ben şahsen (önceden “karşıt olmama rağmen) bana ve diğerlerine savaşın gerekliliğinin 1956 savaşından bir yıl önce ve “geri kalan Batı Filistin’in fırsatımız olduğunda”  işgal etmemizin neden gerekli olduğunun 1965-1967 yılları arasında nasıl açıklandığını çok iyi hatırlıyorum.

Bu tarz planların yayınlanmasının dışarıdan özel bir risk oluşturmayacağı neden varsayılmaktadır? Bu tarz riskler İsrail içindeki karşıtlar zaıf olduğu sürece(Lübnan’daki savaşın sonuçlarına göre değişebilecek bir durum) iki kaynaktan gelebilir; Filistin’liler dahil Arap dünyası ve Amerika Birleşik Devletleri. Arap dünyası şu ana kadar  İsrail-Yahudi cemaatinin detaylı ve mantıklı bir analizini yapmak konusunda yetersiz kalmıştır ve Filistin’liler de ortalamada diğerlerinden daha iyi durumda değildir. Böyle bir durumda İsrail’in yayılmacı politikasının tehlikeleri konusunda (ki bunlar gerçektir) uyaranlar bile bunu somut ve detaylı bilgilere dayanarak değil bir efsaneye olan inançlarından yapmaktadırlar.

Buna iyi bir örnek bir kanıta dayanmayan ancak varlığına israrla inanılan Knesset’in duvarında Nil ve Fırat’a dair İncil’deki bir ayetin yazılı olduğudur.  Bir diğer örnek ise tamamiyle yanlış olmasına rağmen ısrarla en önemli Arap liderlerinin bulunduğu bir grup tarafından dile getirilen ve İsrail bayrağındaki iki mavi şeridin Nil ve Fırat’ı sembolize ettiğidir, aslında bu iki şerit Yahudilerin dua ettiği şalı (Talit) sembolize eder. İsrail uzmanları Arap’ların gelecek ile ilgili ciddi tartışmalara hiç ilgi duymayacağını varsaymaktadırlar ve bu varsayım Lübnan savaşı sayesinde bir kere daha doğru çıkmıştır. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi diğer İsrail’lileri ikna etmeye çalışmaları için bir sebep yoktur.

Amerika’da da çok benzer bir durum mevcuttur, en azından şimdilik. Diğerlerine oranla daha ciddi olan yorumcular İsrail ile ilgili haberlerini ve onunla ilgili fikirlerinin çoğunu iki kaynaktan almaktadır.   Bunlardan ilki Amerikan basınındaki “liberal” kesimin yazdığı makalelerdir ki bu yazarlar İsrail’in Yahudi hayranlarıdır ve İsrail devletinin bazı yönlerini eleştirmekle birlikte Stalin’in tabiri ile “yapıcı eleştiri” yolunu izlemektedirler. (aslında bunların arasında kendilerini “anti-stalinist” olarak tanımlayan yazarlar da vardır ancak bu yazarlar Stalin’den bile daha Stalinist’tirler, ve bunların henüz onların inancını boşa çıkarmamış Tanrısı İsrail’dir.)

Böyle kritik bir tapınma çerçevesinde İsrail’in her zaman “iyi niyetli” olduğu ve sadece zaman zaman “hata yaptığı” ve dolayısıyla böyle bir planın tartışılmasının dahi gereksiz olduğu varsayılmaktadır. Tıpki Yahudi’ler tarafından gerçekleştirilen İncil’e ilişkin soykırımların konu edilmediği gibi. İkinci haber ve bilgi kaynağı ise Jerusalem Post adlı gazetedir ve bu gazetenin de benzer tutumları bulunmaktadır.   İsrail dünyanın geri kalan bölümüne kapalı bir halk durumunda kaldığı sürece ve dünya gözünü kapalı tutmak istediği için, böyle bir planın yayınlanması ve gerçekleştirilmesine başlanması gerçekçi ve olasıdır.

Israel Shahak Haziran 17, 1982 Kudüs

Tercüman hakkında Israel Shahak Kudüs’te bulunan Hebrew Üniversitesinde organik kimya profesörüdür ve İsrail insan hakları  ve medeni haklar birliğinin yönetim kurulu başkanıdır. Shahak yazıları adında bir yazı yayınlanmıştır, bunlar İbrani basınından bazı makalelerin derlemesidir ve kendisi de birçok makale ve kitabın yazarıdır, bunlardan biri de Yahudi devletinde Yahudi olmayan isimli kitaptır. Son kitabı ise İsrail’in küresel rolü: Baskı için Silahlar’dır, AAUG tarafından 1982 yılında basılmıştır. Israel Shahak: (1933-2001)

Orijinal dipnotlar

1. American Universities Field Staff. Report No.33, 1979. According to this research, the population of the world will be 6 billion in the year 2000. Today's world population can be broken down as follows: China, 958 million; India, 635 million; USSR, 261 million; U.S., 218 million Indonesia, 140 million; Brazil and Japan, 110 million each. According to the figures of the U.N. Population Fund for 1980, there will be, in 2000, 50 cities with a population of over 5 million each. The population ofthp;Third World will then be 80% of the world population. According to Justin Blackwelder, U.S. Census Office chief, the world population will not reach 6 billion because of hunger.

2. Soviet nuclear policy has been well summarized by two American Sovietologists: Joseph D. Douglas and Amoretta M. Hoeber, Soviet Strategy for Nuclear War, (Stanford, Ca., Hoover Inst. Press, 1979). In the Soviet Union tens and hundreds of articles and books are published each year which detail the Soviet doctrine for nuclear war and there is a great deal of documentation translated into English and published by the U.S. Air Force,including USAF: Marxism-Leninism on War and the Army: The Soviet View, Moscow, 1972; USAF: The Armed Forces of the Soviet State. Moscow, 1975, by Marshal A. Grechko. The basic Soviet approach to the matter is presented in the book by Marshal Sokolovski published in 1962 in Moscow: Marshal V. D. Sokolovski, Military Strategy, Soviet Doctrine and Concepts(New York, Praeger, 1963).

3. A picture of Soviet intentions in various areas of the world can be drawn from the book by Douglas and Hoeber, ibid. For additional material see: Michael Morgan, "USSR's Minerals as Strategic Weapon in the Future," Defense and Foreign Affairs, Washington, D.C., Dec. 1979.

4. Admiral of the Fleet Sergei Gorshkov, Sea Power and the State, London, 1979. Morgan, loc. cit. General George S. Brown (USAF) C-JCS, Statement to the Congress on the Defense Posture of the United States For Fiscal Year 1979, p. 103; National Security Council, Review of Non-Fuel Mineral Policy, (Washington, D.C. 1979,); Drew Middleton, The New York Times, (9/15/79); Time, 9/21/80.

5. Elie Kedourie, "The End of the Ottoman Empire," Journal of Contemporary History, Vol. 3, No.4, 1968.

6. Al-Thawra, Syria 12/20/79, Al-Ahram,12/30/79, Al Ba'ath, Syria, 5/6/79. 55% of the Arabs are 20 years old and younger, 70% of the Arabs live in Africa, 55% of the Arabs under 15 are unemployed, 33% live in urban areas, Oded Yinon, "Egypt's Population Problem," The Jerusalem Quarterly, No. 15, Spring 1980.

7. E. Kanovsky, "Arab Haves and Have Nots," The Jerusalem Quarterly, No.1, Fall 1976, Al Ba'ath, Syria, 5/6/79.

8. In his book, former Prime Minister Yitzhak Rabin said that the Israeli government is in fact responsible for the design of American policy in the Middle East, after June '67, because of its own indecisiveness as to the future of the territories and the inconsistency in its positions since it established the background for Resolution 242 and certainly twelve years later for the Camp David agreements and the peace treaty with Egypt. According to Rabin, on June 19, 1967, President Johnson sent a letter to Prime Minister Eshkol in which he did not mention anything about withdrawal from the new territories but exactly on the same day the government resolved to return territories in exchange for peace. After the Arab resolutions in Khartoum (9/1/67) the government altered its position but contrary to its decision of June 19, did not notify the U.S. of the alteration and the U.S. continued to support 242 in the Security Council on the basis of its earlier understanding that Israel is prepared to return territories. At that point it was already too late to change the U.S. position and Israel's policy. From here the way was opened to peace agreements on the basis of 242 as was later agreed upon in Camp David. See Yitzhak Rabin. Pinkas Sherut, (Ma'ariv 1979) pp. 226-227.

9. Foreign and Defense Committee Chairman Prof. Moshe Arens argued in an interview (Ma 'ariv,10/3/80) that the Israeli government failed to prepare an economic plan before the Camp David agreements and was itself surprised by the cost of the agreements, although already during the negotiations it was possible to calculate the heavy price and the serious error involved in not having prepared the economic grounds for peace.   The former Minister of Treasury, Mr. Yigal Holwitz, stated that if it were not for the withdrawal from the oil fields, Israel would have a positive balance of payments (9/17/80). That same person said two years earlier that the government of Israel (from which he withdrew) had placed a noose around his neck. He was referring to the Camp David agreements (Ha'aretz, 11/3/78). In the course of the whole peace negotiations neither an expert nor an economics advisor was consulted, and the Prime Minister himself, who lacks knowledge and expertise in economics, in a mistaken initiative, asked the U.S. to give us a loan rather than a grant, due to his wish to maintain our respect and the respect of the U.S. towards us. See Ha'aretz1/5/79. Jerusalem Post, 9/7/79. Prof Asaf Razin, formerly a senior consultant in the Treasury, strongly criticized the conduct of the negotiations; Ha'aretz, 5/5/79. Ma'ariv, 9/7/79. As to matters concerning the oil fields and Israel's energy crisis, see the interview with Mr. Eitan Eisenberg, a government advisor on these matters, Ma'arive Weekly, 12/12/78. The Energy Minister, who personally signed the Camp David agreements and the evacuation of Sdeh Alma, has since emphasized the seriousness of our condition from the point of view of oil supplies more than once...see Yediot Ahronot, 7/20/79. Energy Minister Modai even admitted that the government did not consult him at all on the subject of oil during the Camp David and Blair House negotiations. Ha'aretz, 8/22/79.

10. Many sources report on the growth of the armaments budget in Egypt and on intentions to give the army preference in a peace epoch budget over domestic needs for which a peace was allegedly obtained. See former Prime Minister Mamduh Salam in an interview 12/18/77, Treasury Minister Abd El Sayeh in an interview 7/25/78, and the paper Al Akhbar, 12/2/78 which clearly stressed that the military budget will receive first priority, despite the peace. This is what former Prime Minister Mustafa Khalil has stated in his cabinet's programmatic document which was presented to Parliament, 11/25/78. See English translation, ICA, FBIS, Nov. 27. 1978, pp. D 1-10. According to these sources, Egypt's military budget increased by 10% between fiscal 1977 and 1978, and the process still goes on. A Saudi source divulged that the Egyptians plan to increase their militmy budget by 100% in the next two years; Ha'aretz, 2/12/79 and Jerusalem Post, 1/14/79.

11. Most of the economic estimates threw doubt on Egypt's ability to reconstruct its economy by 1982. See Economic Intelligence Unit, 1978 Supplement, "The Arab Republic of Egypt"; E. Kanovsky, "Recent Economic Developments in the Middle East," Occasional Papers, The Shiloah Institution, June 1977; Kanovsky, "The Egyptian Economy Since the Mid-Sixties, The Micro Sectors," Occasional Papers, June 1978; Robert McNamara, President of World Bank, as reported in Times, London, 1/24/78.