Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2016 Cumartesi

Hz. İsa ve Mehdi Geldimi Onları Nasıl Tanıyacağız


Kırkıncı hocaefendi, sık sık gündeme gelen ve polemiklere konu olan her iki meseleyi Kur'an-ı Kerim, Hadis ve Risale-i Nur'dan yaptığı izahlarla açıkladı.

Hz. Meryem’in oğlu olan ve Allah’ın bir mucizesi olarak babasız dünyaya gelen Hz. İsa, (a.s) Cenab-ı Hakk’ın seçkin kıldığı, dört büyük kitaptan biri olan İncil-i Şerif sahibi ulu’l-azim bir peygamberdir.

Hz. İsa Allah’ın Resulü, mahlûku ve memlüküdür. Allah, ona mevhibelerin en âlisi olan risaleti bahşetmiştir. O da diğer insanlar gibi ibadetle mükellef kılınmış, bunu en büyük bir şeref telakki etmiş, Cenab-ı Hakk’ı büyük bir iştiyak, muhabbet ve hayretle tazim ve tebcil etmiştir.

Geçmiş bütün peygamberlerin yaptığı gibi, Hz. İsa da ümmetini, Cenab-ı Hakk’a iman etmeye, O’nun rızasını kazanmaya, sevip sevdirmeye, O’ndan korkup günahlardan ve kötülüklerden sakındırmaya ve salih amellerde bulunmaya davet etmiş, dünya hayatının fani olduğunu hatırlatmış, ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarından hesaba çekileceğini bildirmiştir.

Hıristiyanlar Allah’ın varlığına inanmakla beraber, Papazları Allah’ın yeryüzündeki vekilleri olarak görür ve onun günahları bağışlayabileceklerine inanırlar.

Hıristiyanların bir kısmı teslis gibi batıl inanışlara sapmış, kimisi Hz. İsa’yı hâşâ, Allah’ın oğlu olarak görmüş, bir kısmı da ona ulûhiyet sıfatı vererek dalalete düşmüşlerdir. Halbuki Hz. İsa da bir beşerdi, yerdi, içerdi ve uyurdu. Yiyip içen, doğup ölüme ve zevale mahkûm olan, hâşâ, ilah olur mu? Bu husus bir ayette şöyle ifade edilir: “Meryem oğlu İsa Mesih sadece bir Resuldür. Nitekim ondan önce de birçok elçi gelip geçmiştir. Onun annesi de çok dürüst, son derece iffetli bir hanımdı. Her ikisi de diğer insanlar gibi yemek yerlerdi.”[1]

Aynı şekilde Yahudiler de “Hz. Üzeyir’e Allah’ın oğlu” diyerek sapıklığa düşmüşlerdir. Böyle bir Allah inancı olur mu hiç? Böyle bir iman nasıl makbul olabilir? Demek ki, onlar Cenab-ı Hakk’ı Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gibi bilemediler ve hakiki manada tanıyamadılar. “İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.” Allah’a Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav.)’in ders verdiği gibi inanmak ve öyle itikat etmek lazımdır ki, makbul ve kâmil bir iman olsun. Zira “Allah’ı bilmek, O’nun varlığını bilmenin gayrısıdır.”

Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu veciz ifadeleriyle şöyle ifade etmektedir:

“Hâlbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve "Lâ ilahe illallah" kelime-i kudsiyesine, hakikatlarına iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci' tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikatı onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.”[2]

Hz. İsa’nın (a.s) doğumu, hayatı ve Allah katına yükseltilmesi hep mucizevî bir şekilde olmuştur. Bu büyük peygamberin hayatı Kur’an'da ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi, Meryem’e ulaştırdığı('ol' emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur.”[3]

Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır: “Hani Melekler, şöyle demişti "Ey Meryem! Doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”[4]

Diğer bir ayette de şöyle buyrulur: "Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu (yaratılışı bakımından) Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol” dedi. O da hemen oluverdi.”[5]

Bu ayette iki peygamber arasındaki bazı benzerliklere dikkat çekilmiştir. Allah Hz. Âdem’e "Ol" demiş ve O da yaratılmıştır. İşte Hz. İsa'nın ilk yaratılışı da Allah'ın "Ol" demesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Âdem (a.s) anne ve babasız, Hz. İsa ise babasız olarak yaratılmıştır. Evet, her şeye kadir olan Cenab-ı Hak, insanı isterse Hz Âdem gibi ana- babasız yaratır, isterse Hz. İsa’yı yarattığı gibi babasız yaratır, isterse anne ve babayı vesile ederek yaratır. Zira“O, yaratmanın her çeşidini bilir.”[6]

Bu iki peygamber arasındaki diğer bir benzerlik ise, Hz. Adem'in cennetten yeryüzüne indirilmesi, Hz. İsa'nın da ahir zamanda semavattan tekrar yeryüzüne indirilmesidir.

Hz. İsa Vefat etmedi mi? Eğer vefat etmediyse o tekrar yeryüzüne inecek mi?

Kur’an-ı Kerim'de Hz. İsa'nın Allah katına yükseltildiği ve bir benzerinin, o zannedilerek öldürüldüğü haber verilmiştir. Bu hakikat bir ayette mealen şöyle ifade buyrulur: “Ey İsa! Şüphesiz, seni ben vefat ettireceğim. Seni kendime yükselteceğim…”[7]

Başka bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır: “Oysa O’nu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. O’nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. O’nu kesin olarak öldürmediler.”[8]

Bir başka bir ayette de şöyle buyrulur: “İnkarcılar onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır, ama Allah bu tuzağı bozmuştur.”[9]

Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi Hz. İsa hayattadır, ruhu henüz kabzedilmemiş ve eceli gelmemiştir. O’nun dünyada göreceği daha birçok hayırlı ve mühim işleri vardır. Yeryüzüne inecek ve vazifesini ifa ettikten sonra o da her nefis gibi vefat edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri hayat tabakalarını anlatırken Hz. İsa’nın vefat etmediğini, O’nun üçüncü tabaka-i hayatta bulunduğunu şöyle ifade eder: “Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar.” [10]

Hz. İsa'nın ahir zamanda ikinci kez bir mucize olarak yeniden dünyaya geleceğine dair ayet ve hadisler mevcuttur. Hz. İsa'nın tekrar yeryüzüne inecek olmasından dolayı O, gerek Müslümanlar ve gerekse Hıristiyanlar tarafından büyük bir merakla ve heyecanla beklenmektedir.

Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi ahir zamanın ikinci devresi ve kıyametin büyük bir alameti olacaktır.

Peygamber Efendimiz (sav.) bir hadis-i şeriflerinde; “On büyük alamet vuku bulmadıkça kıyamet kopmayacaktır…buyurmuş ve bunlardan birisinin de “İsa bin Meryem’in çıkması…”[11] olduğunu ifade etmiştir.

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise, “Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır.”[12] buyurmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Hadîs-i sahihte rivayet edilen: Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini imanı zaîf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib'ad yeri kalmaz.” buyurarak, şöyle izahta bulunur:

“Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyet’e inkılab edecektir. Ve Kur'ana iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' makamında kalacak; din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' va'detmiş, elbette yapacaktır. Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.”[13]

Hz İsa Niçin Gelecek?

Peygamber Efendimiz (sav)’den sonra peygamberlik kapısı kapandığından Hz. İsa (a.s), yeni bir şeriat getirmeyecek, Kur’an'a ve sünnete tabi olacak, onlarla insanlığı irşad edecek, Kur’an ve imanın ulvi hakikatlerinin ve eşsiz güzelliklerinin tüm dünyaya yayılmasına vesile olacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri ahir zamanda yeryüzüne ikinci defa gelecek olan Hz. İsa’nın (as) vazifesini şöyle ifade eder:

“Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevî’nin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek. Hattâ "Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir. Hazret-i Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi’ olur.” diye rivayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur'aniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.”[14]

Hz. İsa’nın namazda Mehdi’ye tabi olması, O’nun koyduğu düsturları kendine rehber edip, onlar ile irşadını yapmasıdır. “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür. Yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.”[15]

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Hz. İsa ile Hz. Mehdi ortak fikrî mücadeleleri ile Deccalı ortadan kaldıracaklar, iman hakikatlerini dünyaya yayacak ve tüm inananların huzur ve saadetlerine vesile olacaklardır. Bugün Avru’panın birçok yerinde Müslüman olanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Müslüman olanlar da genellikle ilim ve fikir adamlarıdır. Hatta birçok Papaz’ın da Müslüman oldukları bilinen bir hakikattir. Artık Hz. İsa’ın da ayak sesleri duyulmak üzeredir.

Hz. İsa Nasıl Tanınacak? Herkes onu tanıyabilecek mi?

Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi şöyle izah etmektedir: “Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. O’nun mukarreb ve havassı, nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” [16]

Demek ki, Hz. İsa'nın yeryüzüne indiğini herkes değil, yakınında bulunan bazı kimseler 'imanın nuru' ile bileceklerdir.

Allah’ın seçip gönderdiği her mübarek peygamber gibi, Hz. İsa da üstün ahlakın bütün vasıflarını taşır. Onu diğer insanlardan ayıran en belirgin özellik, onun yüksek şahsiyeti olacaktır. O’nun sahip olduğu kuvvetli imanının nuru yüzüne yansıyacaktır. Onu görenler müstesna bir insanla karşılaştıklarını anlayacaklardır.

Allah, diğer tüm elçilerine olduğu gibi, Hz. İsa'ya da yardım edecek ve onun ne kadar emin bir insan olduğunu zamanı geldiğinde insanlara gösterecektir. Allah'ın elçisi Hz. İsa'yı bekleyen müminler için yol gösterici bir başka işaret de onun her işinde muvaffak olmasıdır.

Bazı kimseler; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifini delil göstererek Hz. İsa’nın Mehdi olduğunu söylüyorlar. Mehdi ile Hz. İsa aynı kişiler mi?

Hz. İsa ile Mehdi ayrı ayrı zatlardır. Mehdi, Hz. Peygamber’in (sav.) neslinden gelecek, İslam âlemi içinde bulunacak, iman hakikatlerinin ve sünneti seniyyenin ihyasına çalışacaktır. Hz. İsa ise, Hıristiyanlık âlemi içinde bulunacak, dinsizlik cereyanları ile mücadele edip, onları mağlup edecektir.

Her asırda büyük mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da mehdi-i azam gelecek ve en büyük bir tecdit hareketinde bulunacaktır.

İbn-i Macede yer alan; “İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifine muhaddisler şöyle mana vermişlerdir: “Buradaki Mehdi kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamber Efendimizden (sav.) sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise Hz. Peygamber (sav.)’in evladından bir zattır. Ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata, hem de itikadi yönden büyük bir tehlikedir. Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahzuru yoktur. Ama Hz. İsa (as.) meselesi böyle değildir. Peygamber olan bir zâtın peygamberliğini inkâr veya peygamber olmayan bir kimseye peygamberlik izafe etmek insanın itikadına büyük zarar verir. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in evladındandır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Mehdi benim neslimdendir. Fatıma’nın evlatlarındandır.”[17] buyurmaktadır. Şu hâlde Mehdi’nin anne ve babası bellidir. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir. Buna rağmen bazı kimselerin böyle korkunç bir yanlışa ve büyük bir tehlikeye nasıl düştüklerini anlamak mümkün değildir.

Hz. İsa (as.), Hıristiyanlığın ıstıfasında yani safiyete erişmesinde, teslisten kurtulup tevhide ulaşmasında vazife görecektir. Onun için Hz. İsa’yı İslam âleminde değil, Hıristiyan âleminde aramak gerekir. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri, “Hz. İsa’nın Hıristiyan ruhanileri arasında bir âlim olarak faaliyet göstereceğini” ifade eder.

Bir İslâm ülkesinde irşad vazifesi, Peygamber Efendimiz (sav.)’in varisleri olan büyük müçtehid, mürşit ve âlimlere aittir. Hz. Mehdi de irşat vazifesini İslam âleminde devam ettirecektir. Hz. İsa’nın görevi ise, Hıristiyan âlemi içinde olacak ve onları teslis inancından yani üç ilah safsatasından (Allah, Hz. Meryem, Hz. İsa) kurtarıp, onların bütün kâinatın Halık-ı Zülcelaline ve bir olan Vacibül Vücud hazretlerine inanmalarına vesile olacak ve böylece onları tevhid inancına kavuşturacaktır. Evet, Hz. İsa ile ilgili bütün gerçekler Kur’an’da ve hadislerde açıkça ifade buyrulduğu halde, günümüzde bazı kimselerin, hayranlık duydukları ve aşırı muhabbet besledikleri zatların Hz. İsa olduğunu iddia etmeleri itikadî bakımından büyük hata ve çok tehlikeli bir durumdur.

Bu vesileyle burada bir hatıramı nakletmek istiyorum:

1960’lı yıllar idi. Her hâlinden meczup olduğu anlaşılan bir zat, üst üste iki gün gelip akşam namazını medresemizde kıldı, fakat tesbihata durmadan çıkıp gitti. Arkadaşlara o zatın kim olduğunu sordum, tanımadıklarını ve ilk defa gördüklerini söylediler. Aynı kişi üçüncü gün akşam namazına yakın yine medreseye geldi ve bana; “Malatya’dan geldiğini, mürşidinin fevkalade bir makama sahip olduğunu söyledi.”

Ben de kendisine: “Senin mürşidin Kutup mu?” diye sordum. “Hayır” dedi. Peki; “Gavs mı?” dedim, yine “Hayır” diye cevap verdi. “O hâlde senin mürşidin Mehdi’dir” dedim. “Hayır, ondan da ileri.” deyince ben de: “Ümmet-i Muhammed içinde Mehdiyetten daha ileri bir makam bilmiyorum. Mürşidinin makamını söyle de bilelim.” dedim.

Bunun üzerine: “Bunu sana sır olarak söylüyorum, benim mürşidim Hz. İsa’dır” dedi. Ben hiçbir şey söylemedim. Akşam namazına Osman Demirci Hoca, Hacı İshak, Hacı Musa ve Mehmet Şercil Ağabeyi geldiler. Namazdan sonra misafiri onlarla tanıştırdım ve bana söylediklerini onlara da anlatmasını istedim. Onlar meseleyi öğrenince hayrette kaldılar ve benim ona ne cevap vereceğimi merak etmeğe başladılar. Ben kendisine dedim ki; “Benim, şimdiye kadar sana ne zararım dokundu, benden ne kötülük gördün?” Adam birden hayret etti ve “Estağfirullah hocam, senden ne kötülük görebilirim ki.” dedi.

“O hâlde niye benim imanımı tehlikeye atmaya çalışıyorsun” dedim. Adam iyice şaşırdı. Bu kez kendisine şunu sordum: “Mürşidinin annesini, babasını tanıyor musun?”. “Elbette, tanıyorum” dedi. Çocuğu da var mı?” diye sordum. “Üç oğlu var.” diye cevap verdi. “Peki, hiç düşünmedin mi? Hazret-i İsa’nın annesi Hazret-i Meryem idi, babası yoktu, kendisi hiç evlenmemişti, dolayısıyla çocuğu da yoktu. Bu hakikatler ortadayken, sen nasıl olur da mürşidine –Maazallah- Hz. İsa diyebiliyorsun? Bu ne acip bir iddia, nasıl bir safsata”

Adam benim bu konuşmamadan çok mahcup oldu ve hemen tövbe etti. Daha sonra kendisine: “Mürşidin kendisi mi Hz. İsa olduğunu söylüyor?” diye sordum. “Hayır, dedi, kendisi katiyen kabul etmiyor. Yalnız arkadaşlarımızdan birisi rüyasında onu Hz. İsa olarak görmüş.” dedi.

Bu kez ona; “Peki hiç rüya ile amel edilir mi? Hem de biraz önce söylediğim hakikatler ortada iken.” dedim.

Şeytanın bir rüya ile bu kadar insanı nasıl iğfal ettiğine, hakikatleri nasıl gizlediğine hepimiz hayret ettik.

Evet, zaman zaman kendisinin yahut mürşidinin Hz. İsa veya mehdi olduğunu iddia edenler oldu ve bundan sonra da olacaktır.

Her asırda Mehdi var mıdır? Mehdi bir tane midir? Sizce mehdi gelmiş midir? Bazı kimseler Mehdi’nin henüz gelmediğini söylemektedirler? Mehdi hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Bu mühim mesele asırlardan beri herkesin hayalinde dolaşmakta ve Mehdi’nin gelmesi merakla beklenmektedir. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de mehdilik iddiasında bulunanlar olmuştur. Bazı kişiler tabi oldukları veya aşırı hüsn-ü zan besledikleri zatları mehdi ilan etmekte; bazı kimseler de Hz. İsa ile mehdinin aynı kişiler olduğunu iddia etmektedirler.

Daha önce de arz ettiğim gibi, mehdi olmayan birisine mehdi demenin yahut dememenin itikadî bakımdan hiçbir mesuliyeti yoktur. Mehdi olmayan bir zata mehdi demek veya mehdi olan bir zatın mehdiliğini kabul etmemek imani bir mes'ele değildir.

Mehdi, yol gösteren ve hidayete vesile olan demektir. Bu tarif çerçevesinde, geçmiş büyük zatlardan Seyyid Ahmed-üs Sünusî, Seyyid İdris, Seyyid Yahya, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Seyyid Ebulhasen-i Şazelî, Seyyid Ahmed-i Bedevi ve Şah-ı Nakşibendi gibi maneviyat âleminin sultanları, milyonlarca insanın hidayetine vesile olmuşlar ve bu ulvi vazifeyi hakkıyla ifa etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (sav.)’in haber verdiği ahir zamanda gelecek ve evlad-ı Resûl’den olacak olan Mehdi-i Azam, manevi mücahedesiyle kıyamete kadar gelecek insanların irşadına vesile olacak, ehl-i dalalete ve zalimlere karşı metin bir irade ve büyük bir sabır ile mücadele edecek ve davasında biiznillah muvaffak olacaktır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatacak, ehl-i beytimden insanların hidayetine vesile olacak olan o Mehdi’yi gönderecektir.”[18]

Hz. Mehdi’den evvel yeryüzü zulüm ve ahlaksızlıkla dolduğu halde, O’nun zamanında adalet, huzur ve saadet hâkim olacaktır. Malumdur ki, peygamber olan bir zat tebliğ vazifesini gizleyemez. Onu ilân etmekle mükelleftir, zira onların sıfatlarından biri de tebliğdir. Hz. Mehdi ise, mehdiyetini ilana memur değildir. O sadece irşat vazifesini ifa etmekle mükelleftir. İmam-ı Şarani’nin de ifade ettiği gibi, “Mehdi-i Azam Kur’an’a, imana ve âlem-i İslâm’a yaptığı icraatlardan ve hizmetlerinden tanınacaktır.”

Mehdi-i Azam, hak ve hakikati anlayıp anlatmada ziyadar bir yıldız gibidir. İnsanlara karşı son derece şefkatlidir. Fertler arasında muhabbeti temin eder. Kötü ahlaklardan içtinapla beraber söz ve fiillerinde Kur’an ve sünnet üzere hareket ederek kalbini ve latifelerini muhabbettullah ile tezyin eder. Rehber olduğu müntesiblerini, marifetullahta terakki ettirmenin yolunu ve adabını çok iyi bilir. Kur’an ve sünnetten iktibas ettiği nur ve feyiz ile tabilerini marifet ve muhabbet-i İlahiyede en âli derecelere ulaştırır.

Bediüzzaman Hazretleri; “Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor,” buyurduktan sonra ahirzamada gelecek olan Mehdi-i Azam’ın özelliklerini şöyle ifade eder:

“… âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”[19]

Ahir zamanda gelecek olan Mehdi-i Azam, selefdeki mürşitlerin ve mücedditlerin hakiki bir vârisidir. Bir Arap şiirinde denildiği gibi, ‘Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.” İşte bu hal, ahir zamanda gelecek olan o zatta tecelli edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri, Mehdi-i Azam’ın vazifesini de şöyle ifade eder:

“Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akâranesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.” [20]

Mehdinin asıl hizmetinin ve fütuhatının manevi kılıç tabir edilen ilim ile, hikmet ile, tebliğ ile ve irşat ile olacağı yukarıdaki ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır. Üstad, yine aynı eserinde şöyle buyurmaktadır:

“Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan, ehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecek…. bir zât-ı nuranî, o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.”

Evet tarihe atf-ı nazar edildiğinde milletin fazileti, ahlakı ve irfanı için gayret gösteren, kalplere hayat bahşeden ve ruhlara nesim-i hidayet estiren ve insaniyet semasında yıldız gibi parlayan başta aktab-ı Erbaa olan Abdülkadir Geylâni, Ahmed er Rüfai, Ahmed Bedevi, İbram-i Dusuki olmak üzere Şah-ı Nakşibendi gibi kutupların, gavsların, ariflerin, yüzyirmidört milyon evliyanın ve sayısız mürşid-i kâmillerin, Mevlana, Yunus Emre ve Ahmet Yesevî gibi ali şahsiyetlerin olduğu görülecektir. Bu müstesna zatlar, kalp ve gönül âleminde hakiki mürşitler yetiştirerek İslâm dininin kayyumu olmuşlardır. İnsanlara marifetullah ve muhabbetullahın hakiki zevkini tattırmışlardır. Bu hal yaklaşık bin yıl devam etmiştir. Bundan sonra ise Mehdi-i Azam devri başlayacaktır.

"Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim." diyen Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan büyük mutasavvıf İmam-ı Rabbanî Hazretleri “Mektûbât-ı Rabbânî” adlı eserinin 260. Mektubunun bir bölümünde bu hakikati şöyle ifade eder:

“Şunun da bilinmesi yerinde olur: Nübüvvet mansıbı, Hatemü’r rüsül Resulüllah (sav.) Efendimizle mühürlenmiştir. Ona ve âline salât ve selâm. Lâkin tebaiyet yolundan, ona tabi olanlara bu mansıbın kemalâtından kâmil manada bir nasip vardır. Bu kamâlat nasibi diğerlerine nazaran, ashab tabakasında daha ziyadedir.

Bu devlet, kıllet yolu ile çoğalarak tabiine, sonra da teba-i tabiine sirayet etmiştir. Bundan sonra gizlenmiş, saklılığa geçmiştir. Bundan sonra, velayet kamâlatının zılliyeti yayılıp üstün gelmeye ve şüyu bulmaya başlamıştır.

Ancak beklenen odur ki; aradan bin sene geçtikten sonra, bu saklı devlet tecdid edile. Ona bir üstünlük verilip şüyu bulması artırıla. Böylece kamâlatın aslı zuhur edip onun zıllıyetini örte. Ve nisbet –i aliyyenin mürevvici Mehdi gelsin. Allah ondan razı olsun.”[21]

Peygamber Efendimiz (sav.)’in ahirete teşriflerinden sonra tabiin ve tebe-i tabiin devri üç yüz yıl devam etmiş, risalet cenahı mansıbını geri çekince, bundan sonra, tekke ve zaviyeler vasıtasıyla irşat devri başlamış ve büyük mürşitler vasıtasıyla nice kâmil müminler yetişmiştir. Bu hizmet de bin sene devam ettikten sonra Mehdi-i Azam devri başlamıştır. Onun hizmeti ise kıyamete kadar devam edecektir.

Mevzuumuzu Bediüzzaman Hazretlerinin şu harika ifadeleriyle bitirmek istiyorum:

“Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi "Ferîd" makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki -ekseriyet-i mutlaka ile- Hicaz'da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu. ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi, onu tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum.

Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam'da kutbiyet ve gavsiyetle beraber "ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda şakirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i Mükerreme'de dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur'un aleyhinde bir itiraz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şakirdleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u a'zamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip, teveccühünü de kazanmak için, medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.”[22]

DİPNOTLAR:
[1] Maide Suresi 6/675
[2] Nursî, B.S Emirdağ Lahikası
[3] Nisa Suresi 4/171
[4] Al-i İmran Suresi, 3/45
[5] Al-i İmran Suresi, 3/59
[6] Yasin Suresi 36/79
[7] Al-i İmran Suresi 3/55
[8] Nisa Suresi 4/156-157
[9] Al-i İmran Suresi 3/54
[10] Nursî, B.S Mektubat
[11]İbn Mace, Fiten, 28
[12] bk. Kenzul Ummal, Kitabul-İman, Bab-ı Nüzul-i İsa İbn-i Meryem, 14/332
[13] Nursî, B.S Mektubat
[14] Nursî, B.S Şualar
[15] Nursî, B.S Mektubat
[16] Nursî, B.S Mektubat
[17] Ebu Davud, Mehdî, 1; İbn Mace, Fiten, 34
[18] Ebu Davud, Mehdi 1; Tirmizî, Fiten 52
[19] Nursî, B.S Mektubat
[20] Nursî, B.S Mektubat
[21] Mektûbât-ı Rabbânî, Çile Yay. İstanbul, 1983. Çeviri A. Kadir Akçiçek 1 cilt, sayfa 569
[22] Nursî, B.S Kastamonu Lahikası


16 Haziran 2016 Perşembe

Ebu Zer el-Gıfari (r.a.) Kısaca Hayatı

Asıl ismi “Cündüb bin Cünâde” olan Ebû Zer, kabilesinin hırçın tabiatlı, cesur bir ferdi idi. Cahiliye Devri’nde süvarilerin önünü kesmekle tanınırdı. Bu sebeple Medine civarındaki kabileler, Gıfarlı Ebû Zer’den bir hayli rahatsızdı.

Günün birinde Mekke’den kulağına bir haber ulaştı: “Biri çıkmış, Kureyşlilerin dini­ne meydan okuyormuş, yeni bir din getiriyormuş. Kureyşliler kendisine karşı çıkmışlar.”

Garip yaradılışlı biri olan Ebû Zer, merakını çeken bu haberi araştırmak ve Yeni Peygamber’den haber getirmek için kardeşi Üneys’i Mekke’ye gönderdi.

Üneys gidip araştırdı. Dönünce “Muhammedü’l-Emîn” denilen zatın peygam­berlik iddia ettiğini, iyi ahlakı telkin edip kötülüklerden uzak kalmayı istediği­ni söyledi. Mek­kelilerin bir kısmı ona “şair,” bir kısmı “kâhin” diyorlardı. An­cak kendisi de bir şair olan Üneys, “Fakat ben, şair ve kâhinleri çok iyi bilirim. Onun sözlerini kâhinlerin sözleri ve şiir çeşitleriyle karşılaştırdım, hiçbirine benzemiyordu!” dedi.

Ebû Zer’in merakı daha çok tahrik oldu. Kardeşinin söyledikleriyle tatmin ol­madı, “Sen gönlüme şifa verir bir haber getirmedin!” dedi ve yol azığını hazırla­tıp tek başına Mekke yoluna düştü. Günlerce yol aldıktan sonra nihayet Mek­ke’ye vardı. Kimseye sezdirmeden, Peygamber olduğunu iddia eden zatı bizzat gözetlemeye başladı. Gündüzleri Mekke’nin çeşitli yerlerinde gezip dolaşıyor, geceleri de Kâbe’nin bir köşesine çekilip yatıyordu. 15 gün geçtiği hâlde Hz. Peygamber’i bir türlü görüp tanıyamadı. Azığı bitmiş, zemzem suyuyla hayatı­na devam etmeye başlamıştı.

Bir gün Hz. Ali, Kâbe’nin yanından geçerken, Ebû Zer gözüne takıldı. Hâlin­den garip ve yabancı biri olduğnu anladı:

“Sen garip biri misin?”

“Evet.”

“Buyur, benimle gel, seni misafir edeyim.” dedi. Ebû Zer kabul etti.

Ebû Zer kadar Hz. Ali de tedbirli ve ihtiyatlı idi. O gün birbirlerine açılamadı­lar. Zira müşrik zulmü öylesine kuvvetliydi ki, birinin Müslüman olduğunu ha­ber alır almaz hemen üzerine çullanarak bayıltıncaya kadar dövüyorlardı…

Sabah olmuştu. Ebû Zer hemen kalkıp Kâbe’ye gitti. “Belki Yeni Peygamber’i görebilirim!” diye düşündü.

Akşama yakın yine Hz. Ali oradan geçiyordu:

“Henüz bir yer bulup yerleşemedin mi?”

“Hayır. Aslında burada kalmaya pek niyetim yok.”

Hz. Ali onu tekrar evine davet etti. Birlikte gittiler. Eve vardıklarında Hz. Ali aralarındaki sır perdesini araladı:

“Doğru söyle, seni buraya getiren bir şey olmalı! Sen bir şeyler arar gibi­sin.”

“Gizli tutacağına söz verirsen söylerim.”

“Emin olabilirsin.”

“Bize ‘burada birinin çıkıp peygamberlik iddia ettiği’ haberi ulaştı. Ondan ha­ber getirmesi için kardeşimi gönderdim. Ancak kardeşimin getirdiği haber beni tatmin etmediği gibi, bu zata karşı merakımı daha da artırdı. Bunun için bizzat gelip onunla görüşmek ve konuşmak istedim.”

“Şüphesiz, sen tam aradığının içine düştün! Ben de onun yanına gideceğim. Sen arkamdan gel. Beni takip ederek onun huzuruna girersin. Yalnız ben yolda sana zarar verecek bir durum görürsem, ayakkabımı düzeltir gibi bir duvara yönelirim. Sen de durmaksızın ilerlersin.”

Ebû Zer bunları duyunca pek sevindi. İçine tatlı bir heyecan dalgası yayıldı. Günlerce araştırdığı gerçek, karşısına çıkmıştı. Merakı bir kat daha arttı. Hz. Ali’nin peşine takılıp gitti. Re­sû­lul­lah’ın evine yaklaştılar. Hz. Ali önden, Ebû Zer de arkadan takip etti ve içeri girdiler.

Ebû Zer’de heyecan son haddine varmıştı. Peygamber’i görür görmez ona hayretle baktı ve “Bana hemen dinini anlatıver!” demekten kendisini alamadı. Peygamberimiz, tebliğ ettiği yüce dini kısaca kendisine anlattı.

İçi içine sığmıyordu. Sanki dünyaya meydan okuyacak bir Ebû Zer olmuştu. Duyduğu hakikati kâinata haykırmak, her önüne gelene anlatmak istiyordu. Yüce Peygamberimiz, ona tedbirli olması tavsiyesinde bulundu, “Ey Ebû Zer! Bu işi şimdilik gizli tut. Memleketine dön. Bizim ortaya çıktığımızı haber aldı­ğında döner, gelirsin.” Buyur­du.

Fakat Ebû Zer, “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben bu haki­kati müşriklerin ortasında haykırırım!” dedi.

Kötülük yolunda gözünü budaktan esirgemeyen Ebû Zer, hak yolunda mı çe­kinecekti?!

Kâbe’de Kureyş müşriklerinin toplu bulunduğu yere vardı, “Ey Kureyş ce­maati!” dedi, “Beni dinleyin. Biliniz ki, ben Ebû Zer, Allah’tan başka ilah olma­dığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna kesin olarak şehadet ediyorum.”

Bu meydan okuyuşu duyan azgın müşrikler, ellerine geçirdikleri taş ve sopa­larla Ebû Zer’in üzerine saldırdılar. Ebû Zer mücadele ettiyse de nafileydi, bayı­lıp yere yığıldı. Bu hâl birkaç kere tekrar edildi. Bir keresinde Peygamberimizin amcası Abbas, Kureyş’e, “Ne yapıyorsunuz?! Dövdüğünüz bu zat, sizin ticaret yolunuz üzerindeki Gıfar kabilesindendir.” deyince onu bıraktılar.

Ebû Zer bundan sonra Medine civarındaki Gıfar yurduna döndü. Annesi, kar­deşi ve kabilesinin yarısı onun sayesinde Müslüman oldu.[1]

Bir müddet sonra o da Medine’ye hicret etti. Re­sû­lul­lah’ın en yakın Ashâbı arasında yer aldı. Onun yakın hizmetinde bulundu. Geç saatlere kadar huzurun­da kalır ve sohbetlerinde bulunurdu. Re­sû­lul­lah’ın hastalığında daima başucunda duran ve son nefesinde yanında bulunan sahabilerden biri de Ebû Zer idi.[2]Allah Resûlü’ne o kadar yakındı ki, bazen ondan “dostum” diye söz ederdi. Bağ­lılığı o kadar büyüktü ki, bizzat Re­sû­lul­lah’a, “İnsanın kalbi sevdiğine karşı nasıl olur da bu kadar muhabbetle dolu olur, diye hayret ediyorum! Benim kalbim yalnız Cenâb-ı Hakk’ın ve Resûlünün sevgisiyle doludur.” derdi. Bu sevgisini de kayıtsız şartsız itaatiyle gösterirdi. Bir defasında Re­sû­lul­lah’tan bir memuriyet istemişti.

Peygamberimiz ona idarecilik için zayıf olduğunu söyleyerek, “İdareciliğin yükü ağırdır. Bu işin hakkını vermek lazımdır. Eğer dikkat edilmezse, kıyamet gününde mahcup olunur.” buyurdu. Bunun üzerine Ebû Zer hemen isteğinden vazgeçti.[3]Bir defasında da Re­sû­lul­lah ona şöyle demişti:

“Senin hizmetin, emîr­lerin hizmetinden az değildir. Onların kılıç kullanarak yapacağı hizmeti sen ka­fa ve fikrinle yaparsın.”[4]

Peygamber Efendimiz onun hakkında, “Yalnız gezer, yalnız yaşar, yalnız ölür.” buyurmuştu. Onun hayatı gerçekten hep bu ifadenin doğrulanması şeklin­de geçti.

Sıcak bir yaz günüydü... Tebük Seferi için Ebû Zer de hazırlanıyordu.

Ne var ki, devesi çok yaşlı idi. Ordudan geri kalıyordu. Ebû Zer ne yaptıysa, hayvanını yürütüp orduya yetişemedi. Orduyla arası iyice açıldı. Bu arada bazı­ları çeşitli bahanelerle seferden geri kalmışlardı.

Tebük’e yakın bir konak yerine varılmıştı. Ebû Zer de görünürlerde yoktu. Saha­bi­ler, geride kalanlar için ileri geri konuşmaya başlamıştı. Ebû Zer’in de ol­madığı hatırlatıldığında Re­sû­lul­lah, “Bırakın onu. Eğer onda bir hayır varsa Al­lah onu size ulaştırır.” bu­yurdu. Re­sû­lul­lah onun İslam’a nasıl bağlı, ne büyük bir fedakâr olduğunu biliyordu.

Bir öğle vakti idi... Gözcü, “Ufukta bir adam tek başına bu tarafa doğru geli­yor!” dedi. Re­sû­lul­lah, “Ebû Zer mi acaba? Onun olmasını isterdim!” buyur­du.

Sahabe toplanmış, tek başına yaklaşmakta olan şahsı seyre dalmıştı. Bazıları, “Vallahi odur, Ebû Zer’dir!” dediler.

Gerçekten gelen, Ebû Zer’di. Devesinin yürüyecek takati kalmayınca, onu bı­rakmış, yükünü sırtına yüklemişti. Tek başına aç susuz yollara koyulmuştu. Nihayet bin bir güçlükle İslam ordusuna yetişmişti. Re­sû­lul­lah, Ebû Zer’i görün­ce sevindi ve “Allah, Ebû Zer’e rahmet etsin. O yalnız başına yürür, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür.” buyurdu.[5]

Ebû Zer, bitkin bir vaziyetteydi. Re­sû­lul­lah onu şu dua ile taltif etti:

“Ey Ebû Zer! Bana gelip kavuşuncaya kadar attığın her adımına karşılık, Al­lah senin bir günahını bağışlasın.”

Ebû Zer’in yükünü sırtından indirip susuzluğunu giderdiler.

Peygamberimiz zaman zaman Hz. Ebû Zer’e tavsiyelerde bulunurdu. Bazen de Ebû Zer’in (r.a.) kendisi, Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) tavsiyede bulunmasını isterdi. Bir gün yine Peygamberimizden ricada bulundu. Peygamberimiz şöyle buyur­du:

“Sana Allah korkusunu tavsiye ederim; çünkü Allah korkusu her şeyin başı­dır. Okuyabildiğin kadar Kur’ân oku ve Allah’ı an; çünkü Allah’ı anmak senin için yeryüzünde nur, göklerde azıktır. Çok gülmekten sakın; çünkü gülmek, kal­bi öldürür ve yüzün nurunu giderir. Cihattan ayrılma. Çok konuşmamaya alış; zira çok konuşmamak, şeytanı senden uzaklaştırır ve dininin muhafazasında sa­na yardımcı olur. Fakirleri sev ve onlarla oturup kalk. Nimet noktasında senden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma. Böyle yaparsan Allah’ın sana verdiği nimetleri küçümsemezsin. Acı da olsa daima hakkı, doğruyu söyle. Kendini kötü bilmen, seni başkalarına dil uzatmaktan alıkoymalıdır. Senin işle­diğin kötülükleri başkaları işlediği zaman onlara kızmamalısın. Sende bulunan bir kusuru görmeyip de o kusurla başkalarını kötülemekten ve kendin suçlu ol­duğun hâlde aynı suçtan dolayı başkalarına kızmaktan daha büyük bir kusur olamaz.

“Ey Ebû Zer, tedbir gibi akıl, yasak olan şeylerden sakınmak gibi takva, güzel ahlak gibi de şeref yoktur.”[6]

Ebû Zer, hayatının geri kalan kısmında Peygamberimizin bu tavsiyelerine harfi harfine uydu.

Ebû Zer (r.a.) mürüvvet sahibi biriydi. Başkalarına iyilik yapabilmek için ha­yatını dahi çekinmeden ortaya koyabilirdi.

Bir defasında adalet güneşi Ömerü’l-Fâruk bazı sahabilerle sohbet ediyordu. O anda huzuruna iki genç girdi. Temiz giyimli, vakarlı ve mert tavırlı bir genci de beraberinde getirdiler. Geliş maksatlarını da şöyle anlattılar:

“Biz iki kardeşiz. Herkes tarafından sevilen ve sayılan babamız, bahçesinde meyve toplamaktayken, bu genç tarafından bugün öldürüldü! Kendimiz bir ceza vermeye tevessül etmedik, adaletin eline teslim etmek için size getirdik.” dediler.

Hz. Ömer, davacıları dinledikten sonra, getirilen gence, “Bu söylenenler hakkında ne diyorsun? Doğru mu konuşuyorlar?” diye sordu.

Genç telaşlanmadan, soğukkanlılık içinde, başından geçenleri anlatmaya başladı:

“Ey müminlerin emîri! Evet, bunlar doğru söylediler. Fakat hadiseyi daha ge­niş olarak ben anlatayım: Ben bir çölün ortasında, vahada yaşayan bir insanım. Ailemi alarak buralara kadar gezmeye geldim. Yolum bahçelerin arasından ge­çiyordu. Atım ve kısraklarım da yanımdaydı. İçlerinden birisi vardı ki, bakma­ya kıyamazdınız! Yanımda çok kıymetliydi. Yürüyüşüne hayran olmamak mümkün değildi. Bir bahçenin duvarından sarkan bir dal hayvanın içini çekmiş ki, boynunu uzattı, daldan kopardı. Bunu görür görmez, atın yularını hemen çektim. İşte tam bu sırada bahçeden sinirli ve öfkeli bir ihtiyar belirdi. Üzerime doğru geliyordu. Elinde de bir taş vardı. Hiçbir şey demeden elindeki taşı ata fır­lattı. Ne olduğunu anlamadan bir de baktım ki, atım cansız yerlere serilmiş! Ca­nım kadar sevdiğim atın bu hâlini görünce, ben de yerdeki taşı aldığım gibi ada­ma attım. Adamcağız da bir feryat kopararak o anda can verdi! Ben bu hâldey­ken, bu iki genç, kolumdan tuttular. İşte, gördüğünüz gibi beni huzurunuza getir­diler.”

Gencin yaptığını böyle mertçe itiraf etmesi Hz. Ömer’in hoşuna gitti. Fakat adalet tecelli etmeliydi. Hükmünü verdi:

“Suçunu itiraf ettin. Kısas lazım!”

Genç, verilen hükmü itiraz etmeden kabul etti. Fakat bir mazereti olduğunu belirterek şöyle konuştu:

“Mademki dinin hükmü budur, verilen kararı kabul ediyorum. Yalnız, benim küçük bir kardeşim var. Babam daha önce ölmüştü. Ona da biraz para bırakmış, ‘Oğlum, bunlar kardeşinindir. Büyüyünceye kadar bunun muhafazası sana ait.’ demişti. Ben de bu paraları bir yere sakladım. Yerini benden başka kimse bilmi­yor. Eğer hemen kısası yerine getirirseniz, para, sakladığım yerde kalır, yetimin de hakkı zayi olur! Eğer müsaade buyurursanız gideyim, o emaneti güvenilir bir adama teslim ettikten sonra dönüp geleyim. Ondan sonra cezamı çekmek için canımı teslim ederim. Bu hususta bana kefil de bulunur.”

Genci dinleyen Hz. Ömer biraz düşündükten sonra:

“Bu gence kim kefalet eder?” dedi.

Genç, mecliste bulunan sahabilere göz gezdirdi. Biraz sonra Ebû Zer el-Gıfârî Hazretleri’ni işaret ederek, “İşte bu zat,” dedi, “bana kefil olur.”

Hz. Ömer, Ebû Zer’e dönerek, “Ey Ebû Zer, bu gence kefil olur musun?” diye sordu.

Hz. Ebû Zer, gencin mertçe davranışı karşısında hiç tereddüt etmeden, “Evet,” dedi, “üç güne kadar döneceğine kefil olurum.”

Sahabiler arasında yüksek mertebesi ve mevkii bulunan Hz. Ebû Zer’in kefaleti, davacı olan gençlere de kâfi geldi.

Kefaleti kabul edilen genç bırakıldı. Evine gitti. Aradan üç gün geçti. Verilen mühlet bitmek üzereyken davacılar Hz. Ömer’e geldi. Ebû Zer Hazretleri de ora­da hazırdı. Fakat suçlu olan genç henüz gelmemişti.

Davacı gençler Ebû Zer Hazretleri’ne, “Ey Ebû Zer, kefil olduğun adam nere­de kaldı? Böyle durumlarda, giden geri gelir mi hiç?! Biz kısasın senin üzerinde yapılmasını istiyoruz! Kefilliğin icabı budur.” dediler.

Verdiği sözden dönmek bilmeyen Ebû Zer Hazretleri de:

“Acele etmeyin, daha vakit var. Hele verilen müddet tamamlansın. Eğer dön­mezse, kefalet hükmünün yerine getirilmesine razıyım.” dedi.

Bu konuşmaları dinleyen Hz. Ömer, davacılara ve Hz. Ebû Zer’e, “Eğer genç gelmezse, Allah şahit olsun ki, kısasın hükmünü infaz ederim!” buyurdu.

Ebû Zer Hazretleri güzel ahlakı ve takvasıyla sahabilerin en çok sevdiği bir kimseydi. Bu manzara karşısında hazırda bulunan sahabiler ümitsizlik içinde ağlıyorlardı. Davacı gençlere diyet, yani kan parası teklif ettilerse de kabul et­mediler. Kısasta ısrar ediyorlardı.

Sonunda zaman dolmuş, Ashâb’ın heyecanı son raddeye gelmişti. Ebû Zer Hazretleri’nin, gözlerinin önünde kısas edilmesini o an için düşünmek bile iste­miyorlardı. Tam bu sırada genç çıkageldi. Yorgun ve bitkin bir hâldeydi. Ter içinde kalmıştı. Konuşmaya mecali kalmamıştı. Nefes nefese, geç kalışının se­bebini anlatmaya başladı:

“Kardeşimi dayısına teslim ettim. Ona, paraları sakladığım yeri de göster­dim. Bütün gayretlerime rağmen ancak şimdi gelebildim. Bulunduğumuz yer çok uzak olduğu için biraz geciktim. Verilen hükmü infaz edebilirsiniz.”

Genci pürdikkat dinleyen sahabiler, verdiği sözde durduğundan dolayı teb­rik ettiler. Ebû Zer’e de, mertliğin en canlı misalini veren genci nereden tanıdığı­nı ve ne maksatla kefil olduğunu sordular. Yüce sahabi şöyle cevap verdi:

“Bu genci sizin gibi ben de ilk defa gördüm. Daha önceden hiç tanımam. Ama sizlerin huzurunda yaptığı teklifi reddetmeyi mürüvvete uygun görmedim. ‘Âlemde insanlık kalmamış’ mı denilsin?!”

Tarihlere altın sayfalarla geçecek manzara karşısında duygulanan davacı gençler dayanamayarak davalarından vazgeçtiler...

Ebû Zer (r.a.) sonraları Şam’a yerleşti. Çok sade bir hayat yaşadı. Gösterişe meyletmediği gibi, meyledenlerden de hoşlanmazdı. Şatafattan uzak kalmayı severdi. Son derece kanaatkârdı. Kendisine 4000 dinar maaş bağlanmıştı. Fakat o, bu paranın çok azını kendine sarf ediyor, büyük bir kısmını fakirlere tasadduk ediyordu. Çünkü müminlerin, kazançlarını Allah yolunda sarf etmeleri gerekti­ğine inanıyordu. Ailesi için gerekli olan nafakadan fazla mal biriktirmenin doğru olmadığına kàni idi. Bu fikirlerini büyük bir cesaretle müdafaa ediyordu. Nihayet zenginler onu, Şam Valisi Muâviye’ye (r.a.) şikâyet ettiler.

Vali Muâviye, bin altını bir hizmetçisiyle bir gece yarısı Ebû Zer’e gönder­mişti. Onun samimiyetini ölçmek istiyordu. Halka böyle telkin edip de kendisi başka türlü mü yapıyordu?

Ebû Zer (r.a.) parayı alır almaz hemen fakirlere dağıtıverdi. Vali sabah nama­zından sonra hizmetçisini çağırıp, “Ebû Zer’e git, ‘Vali parayı başkasına gönder­diği hâlde yanlışlıkla sana verdim. Geri ver, yoksa valinin cezasından kurtula­mayacağım!’ de.” dedi. Hizmetçi Ebû Zer’e (r.a.) durumu açıklayınca, “Aman evladım, valiye söyle ki, yanımda altınlardan biri dahi kalmadı! Size müsaade etsin de, gidip dağıttıklarımdan toplayayım.” dedi.

Muâviye için bu kadarı kâfi idi. Onun samimi olduğunu anladı. Durumu Hali­fe Hz. Osman’a bildirip onu Medine’ye gönderdi.

Hak bildiği bir meseleyi söylemekte kimseden çekinmeyen Ebû Zer (r.a.), bu­rada da herkese bildiği hakikatleri anlatmaya devam etti.

Hattâ meydana gelen rahatsızlıklar sebebiyle halife kendisini fetva vermek­ten menetmişti. Konuştuğu bir sırada biri kendisine bunu hatırlatınca şöyle de­mişti:

“Yemin ederim ki, kılıcı enseme dayasınız, başımı uçurmadan önce Re­sû­lul­lah’tan duyduğum bir gerçeği söyleyebileceğimi bilsem, yine söylerim!”

Nihayet halife ve kendisinin de muvafakati üzerine, Medine dışında, Mekke yolu üzerinde şirin bir konak yeri olan Rebze köyüne gitti. Hayatının son senele­rini burada geçirdi.

Hicret’in 31. senesinde artık ölüme iyice hazırlanmıştı. Yeni bir elbiseye ihti­yacı olduğu söylendiğinde, “Bana elbise değil, kefen lazım!” diyordu. Yakın­da Re­sû­lul­lah’a kavuşacağını söylüyordu. Yanında hanımı ile bir tek hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayıp kefenleyin, sonra da yolun ortasına koyun!” diye vasiyet etti.

Hanımı ağlamaya başladı. Onu tek başına kimseden habersiz mi toprağa gömecekler­di?! Bunun üzerine Ebû Zer, “Ağlama. Bir gün Re­sû­lul­lah ile birlikte idik... ‘Sizden biri ıssız yerde vefat edecek. Onun cenazesinde müminlerden küçük bir topluluk hazır bu­lunacak.’ buyurmuştu. Orada bulunanların hepsi topluluklar içinde vefat ettiler. Geri­ye ben kaldım. Yolu gözet, benim söylediklerimi aynen yap.” dedi. Ve ruhunu teslim etti.

Hanımı ile hizmetçisi vasiyetini yerine getirip cenazesini yol üzerine koydu­lar. Hizmetçi de yanında beklemeye koyuldu. O sırada Irak’tan, içlerinde Abdul­lah bin Mes’ud’un da bulunduğu bir kafile çıkageldi. Kâbe’ye umre yapmak üze­re gitmekteydiler. Yol üzerindeki cenaze onları korkuttu! Hattâ develer ürküp az kalsın onu çiğneyeceklerdi… Bu sırada hizmetçi ayağa kalkarak, “Bu, Re­sû­lul­lah’ın sahabisi Ebû Zer’dir. Kendisinin gömülmesi için vasiyet etti. Yardım edi­niz!” dedi.

Bunları duyan Abdullah bin Mes’ud, kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ve eski günleri hatırlayarak şöyle dedi:

“Re­sû­lul­lah, ‘Sen tek başına yürüyecek, tek başına yaşayacak, tek başına öle­cek­sin.’ buyurmakla ne kadar doğru söylemiş!”

Arkadaşlarıyla birlikte inip Ebû Zer’in namazını kıldılar ve orada defnetti­ler.[7]

Ebû Zer (r.a.) 281 hadis rivayet etti. Onun rivayet ettiği hadislerin az ol­ması inzivayı, yalnız yaşamayı sevmesinden kaynaklanmaktadır. Rivayet ettiği hadislerden:

“Kardeşine güler yüz göstermen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sa­kındırman sadakadır. Yolunu kaybetmiş bir kimseye yolunu göstermen sadaka­dır. İyi görmeyen birine yardımcı olman sadakadır. Taş, diken ve kemik gibi, in­sanlara zarar verecek bir şeyi yol üzerinden kaldırman sadakadır. Kovandan kardeşinin kovasına su boşaltman sadakadır.”[8]

“Amellerin en üstünü, sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir.”[9]

“Re­sû­lul­lah’ın karşılaşıp da musafaha yapmadığı hiç olmamıştır. Bir gün beni çağırması için birini göndermişti… Ben ise evde yoktum. Gelince, Re­sû­lul­lah’ın çağırdığını söylediler. Hemen yanına gittim. Sedir üzerinde oturuyordu. Beni kucakladı. Bu kucaklama benim için çok güzel bir şeydi.”[10]




Kaynak:
[1]Üsdü’l-Gàbe, 5: 187; Buhârî, Menâkıb: 82.
[2]Müsned, 5: 162.
[3]Müslim, İmâre: 16.
[4]Asr-ı Saadet, 3: 194.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 5: 188.
[6]Hilye, 1: 168.
[7]Hilye, 1: 169-170; İsâbe, 4: 65.
[8]Tirmizî, Birr: 36.
[9]Ebû Dâvud, Sünnet: 2.
[10]age., Edeb: 143; Müsned, 5: 163

3 Aralık 2014 Çarşamba

Hadislerde Mehdi'nin Çikişi Çeşitli Hadisler

Kitabı Okumak için Resme Tıklayınız



Hadislerde Mehdi'nin Çikisi
Mehdi'nin Geldigi Dönem
Hz.isa Mehdi'nin Arkasinda Namaz Kilacaktir
Mehdi Olarak Adlandirilmasinin Sebebi
Mehdi'nin Diger Isimleri
Mehdi'nin Ashabinin Kendisine Siginmasi
Mehdi'nin Gelisinde Hiç Süphe Yoktur
Mehdi'nin Efdaliyeti
Arza Varis Olacaklar Mehdi Ve Ashabidir
Mehdi'nin Korunan Bir Ashabi Vardir
Iblis'in Süresinin Bittigi Gün Mehdi'nin Geldigi Gündür
Seytanin Eziyet Vermesi
Allah'in Mehdi'yi Görünmez Ordularla Desteklemesi
Mehdi'nin Ashabi
Mehdi Yeryüzünü Esitlik Ve Adaletle Dolduracaktir
Mehdi Döneminde Yasanacak Bazi Olaylar 

HZ.Mehdi (A.S) Hakkında Hadisler (GAYBET-İ NUMANÎ)

HZ.Mehdi (A.S) Hakkında Hadisler (GAYBET-İ NUMANÎ)

Kitabı Okumak için Resme Tıklayınız






01. BÖLÜM: ÂL-İ MUHAMMED’İN SIRRININ EHLİ ......................

02. BÖLÜM:  “ALLAHIN İPİNE SIMSIKI SARILIN” ........................

03. BÖLÜM: İMAMET VE VASİYETİN ALLAHIN ...........................

04. BÖLÜM: İMAMLARIN “ONİKİ İMAM” OLDUĞUNA ...............

05. BÖLÜM: İMAM OLDUĞUNU İDDİA EDEN VE İMAM ..............

06. BÖLÜM: SÜNNİ  ALİMLERİN NAKLETTİKLERİ HADİSLER

07. BÖLÜM: İMAMLARDAN BİRİNDENŞÜPHELENEN ................

08. BÖLÜM: ALLAH’IN YERYÜZÜNÜ ASLA HÜCCETSİZ ............

09. BÖLÜM: EĞER YERYÜZÜNDE İKİ KİŞİ KALSA, ......................

10. BÖLÜM: ONİKİNCİ İMAMIMIZ, BEKLENEN İMAM HZ .......

11. BÖLÜM: ŞİİLERİN HZ. MEHDİ’NİN ZUHURUNU ....................

12. BÖLÜM: ŞİİLERİN GAYBET ZAMANINDA İMTİHAN .............

13. BÖLÜM: HZ. MEHDİ ALEYHİSSELAM’IN VASIFLARI, ...........

14. BÖLÜM: KAİM ALEYHİSSELAM’IN KIYAMINDAN ...............

15. BÖLÜM: HAKKIN SAHİBİNİN-ALEYHİSSELAM- .................

16. BÖLÜM: SAHİB-UL EMR ALEYHİSSELAM’IN ..........................

17. BÖLÜM: KÂİM ALEYHİSSELAM’IN CAHİL HALKTAN ...........

18. BÖLÜM: SÜFYANİ’NİN ZUHURUNUN KESİNLİKLE ..............

19. BÖLÜM: RESULULLAH’IN BAYRAĞI VE ONUN .....................

20. BÖLÜM: KÂİM ALEYHİSSELAM’IN ASHABI OLAN ...............

21. BÖLÜM: KAİM ALEYHİSSELAM’IN ZUHURUNDAN ..............

22. BÖLÜM: “KAİM ALEYHİSSELAM’IN YENİ BİR DAVET ..........

23. BÖLÜM: İMAM KAİM ALEYHİSSELAM’IN YAŞI VE ..............

24. BÖLÜM: İMAM CAFER-İ SADIK ALEYHİSSELAM’IN .............

25. BÖLÜM: İMAM’INI TANIYANLAR İÇİN ZUHURUN ................

26. BÖLÜM: KAİM ALEYHİSSELAM’IN KIYAMDAN ....................