25 Ağustos 2018 Cumartesi

Donald Trump (Arz-ı Mev'ud) Büyük İsrail Projesi



Kendi ağızlarından 1980’lerde İsrail için bugünü anlatan bir strateji

Yazan Oded Yinon (tercümesi ve önsözü yazan Israel Shahak)

 1. Israil stratejik düşüncesinde, tüm Arap devletlerinin daha küçük parçalara bölünmesi hep tekrar tekrar görülen bir kavramdır. Örnek vermek gerekirse, Ze’ev Schiff, Ha’aretz’in askeri muhabiri (ve muhtemelen bu konuda Israil’de en çok bilgiye sahip kişi), bir yazısında Irak’ta İsrail için olabilecek en iyi şeyin:” Irak’iın Şii ve Sunni devletler ve Kürt tarafının ayrılması” (Ha’aretz 6/2/2982) olacağını yazmıştır. Aslinda planın bu yüzü oldukça eskidir.

2. Amerika’daki neokonservatif düşünce ile olan kuvvetli bağ çok ön plandadır, bu özellikle yazarın notlarında kendini belli eder. Ancak, Sovyet güçlerinden “batının korunması” konusunda  sahte bir bağlılık gösterilse de, yazarın ve şu anki İsrail devletinin gerçek amacı açıktır: Emperyal İsraili bir dünya gücü haline getirmek. Başka bir deyişle, Sharon’un hedefi  tüm dünyayı aldattıktan sonra Amerikalıları da aldatmaktır.

3. Notlarda ve bu yazıda bulunan ilgili bilgileri karışık veya atlanmış olması açıktır, Amerika’nın Israile’e olan finansal yardımı da bu şekildedir. Çoğu tam bir fantezidir. Ancak, plan etkisiz olduğu veya kısa süre içerisinde gerçekleşmesi mümkün olmadığı gerekçesi ile göz ardı edilmemelidir. Bu plan, 1890-1933 yılları arasında Almanya’da uygulanan ve Hitler ve Nazi hareketi tarafından yutulan ve Doğu Avrupa ile ilgili hedeflerini belirleyen  jeopolitik fikirleri sadık bir şekilde takip eder. Bu hedefler, ve özellikle mevcut devletlerin bölünmesi, 1939-1941 yılları arasında uygulanmıştır ve sadece küresel bir ölçekte bir müttefiklik birliği bir süreliğine birleşmelerini engelleyebilmiştir.

Yazarın notları makaleden sonradır. Karışıklığı engellemek için, ben kendime ait notlar eklemedim, ancak bunların özünü bu ön yazıya ve sondaki sonuç bölümüne koydum. Ancak bu yazının bazı bölümlerini de önemle vurguladım.

Israel Shahak 13 Haziran , 1982

 1980’lerde İsrail için bir strateji

yazan Oded Yinon

Bu eser orijinal olarak İbranice KIVUNIM(Yönler), ’de yayınlanmıştır.This essay originally appeared in Hebrew in KIVUNIM (Directions), Musevilik ve Siyonizm için bir dergi;Sayı No, 14--Kış, 5742, Şubat 1982, Editör: Yoram Beck. Yazar komitesi: Eli Eyal, Yoram Beck, Amnon Hadari, Yohanan Manor, Elieser Schweid. Tanıtım bölümü / Dünya Siyonist Organizasyonu, Kudüs’ tarafından yayınlanmıştır.

1980’lere gelindiğinde İsrail devleti, içeride ve dışarıda, yeri, amaçları ve ulusal hedefleri konusunda yeni bir perspektife ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç ülkenin, bölgenin ve dünyanın içinden geçmekte olduğu bazı merkezi gelişmelerden dolayı daha da önemli bir hale gelmiştir. Bugün insanlık tarihinde yeni bir çağın ilk aşamalarını yaşamaktayız, bu tarih daha önceki tarihe hiç benzememektedir ve özellikleri de bugüne kadar bildiklerimizden tamamen farklıdır.

Bu yüzden bir taraftan bu tarihi dönemi meydana getiren merkezi gelişmeleri anlamamız ve öte taraftan bu yeni duruma uygun bir dünya bakışı ve operasyonel bir stratejiye ihtiyacımız bulunmaktadır. Yahudi devletinin varlığı, refahı ve sebatı, içişleri ve dışişlerinde yeni bir çerçeveye adapte olmasına bağlı olacaktır.

Bu çağ, şimdiden teşhis edebileceğimiz ve mevcut yaşam biçimimizde gerçek bir ihtilali sembolize eden bir çok özellikle tanımlanmaktadır. Baskın olan gelişme, Rönesans’tan bu yana Batı uygarlığının yaşamı ve kazançlarını destekleyen en büyük mihenk taşı olan akılcı ve insancıl bakış açısının yıkılmasıdır. Bu temelden ortaya çıkan politik, sosyal ve ekonomik görüşler günümüzde yok olmaya başlayan bazı “gerçeklere” dayanmaktadır. İnsanın bir birey olarak evrenin merkezi olması ve her şeyin insanın temel maddi ihtiyaçlarını gidermek için var olduğu görüşü örnek olarak verilebilir.

Günümüzde bu duruş,  evrende mevcut kaynakların insanın gereklerini, ekonomik ihtiyaçlarını ve demografik sınırlamalarını karşılamak için yetersiz olduğu fark edilince geçersiz hale gelmiştir. 4 milyar insanın olduğu ve ekonomik kaynakların ve enerji kaynaklarının insanlığın ihtiyaçlarını karşılayacak oranda artmadığı  bir dünyada, Batı uygarlığının ana ihtiyaçlarının, yani limitsiz tüketim talep ve arzusunun karşılanmasını beklemek  gerçekçi değildir.(1)

İnsanın gideceği yönü seçmesinde etik değerlerin hiç bir payının olmadığı buna karşın maddi ihtiyaçlarının yönlendirdiği görüşü günümüzde ağırlık kazanmaktadır ve dünyada hemen hemen tüm değerlerin yok olmaya yüz tuttuğunu görmekteyiz. En basit konuları bile değerlendirme konusundaki kabiliyetimizi kaybediyoruz, özellikle bu konular neyin doğru ve neyin yanlış olduğu gibi basit bir konu ile alakalı olduğunda. İnsanın sonsuz dilekleri vizyonu ve bu konudaki imkanları üzücü hayat gerçekleri karşısında ve dünya düzenindeki kırılmaları gördüğümüzde çökmektedir.

İnsana özgürlük vadeden görüş insan soyunun dörtte üçünün totaliter rejimler altında yaşadığı gerçeği ışığında anlamsız kalmaktadır. Eşitlik ve sosyal adalet ile ilgili görüşler sosyalizm ve özellikle komunizm tarafından gülünç hale getirilmişlerdir. Bu iki fikrin doğruluğu ile ilgili herhangi bir kuşku yoktur ancak bunların hayata düzgün şekilde geçirilemediği ortadadır ve insanlığın büyük bir çoğunluğu eşitlik ve adalet için özgürlüklerini ve fırsatlarını kaybetmişlerdir. 30 yıldır göreceli olarak (hala) barış içinde yaşadığımız bu nükleer dünyada, barış ve bir arada varolma kavramları, SSCB gibi bir süper gücün sahip olduğu askeri ve politik doktrin karşısında manasız kalmaktadır: Marxizmin amaçlarının elde edilmesi için nükleer bir savaşın olası ve gerekli olduğu, bu savaştan sonra varolmanın mümkün olduğu, ve bu savaşta bir kazanan taraf olacağı.(2)

Topluma dair önemli kavramlar, özellikle Batı’ya ait kavramlar, politik, askeri ve ekonomik gelişmeler sebebi ile değişmektedir. Dolayısıyla,  SSCB’nin nükleer ve konvansiyonel gücü , daha evvelki çağlarda gerçekleşen dünya savaşlarının kıyasla bir çocuk oyunu kalacağı çok boyutlu bir  küresel savaşta dünyamızın büyük bir bölümünü yerle bir edecek destanın gerçekleşeceği çağı şekillendirmektedir.

 Nükleer ve konvansiyonel silahların gücü, miktarı, hassasiyetleri ve kaliteleri bir kaç yıl içinde dünyamızın çoğunu alt üst edebilecek güçtedir ve buna karşı durabilmek için İsrail olarak kendimizi konumlandırmamız gerekmektedir. Bu Batı dünyasının ve bizim varoluşumuza karşı ana tehdittir.(3)

Dünya kaynakları, petrolde Arap tekeli ve Batı dünyasının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin çoğunu üçüncü dünya ülkelerinden ithal etmesi ihtiyacı için olacak savaşlar dünyamızı şekillendirmektedir. SSCB’nin önemli hedeflerinden birinin Basra Körfezindeki devasa kaynakların ve dünya madenlerinin çoğunun bulunduğu Güney Afrika’nın  kontrolünü ele geçirmek suretiyle Batı dünyasını alt etmek olduğu düşünüldüğünde, gelecekte karşımıza çıkacak küresel yüzleşmeleri tahmin etmek zor değildir.

Gorshkov doktrini okyanusların ve üçüncü dünyanın cevherce zengin alanlarının kontrolünü önermektedir. Bu doktrinle birlikte, Batı’nın askeri gücünün yok edileceği ve sakinlerinin Marxism-Leninizm’in hizmetinde köle yapılacakları  nükleer bir savaşı yönetmenin, kazanmanın ve sonrasında varolmanın mümkün olduğunu savunan güncel Sovyet nükleer doktrini, dünya barışı ve kendi varoluşumuzun önündeki en büyük tehdittir. 1967’den beri, Sovyetler Clausewitz’in atasözünü “ Savaş, siyasetin nükleer araçlarla sürdürülmesidir” olarak değiştirmişler ve bu sözü tüm politikalarının yönlendirilmesinde şiar edinmişlerdir. Günümüzde şu anda bile bölgemizde ve dünyada bu hedeflerini uygulamaktadırlar ve ülkemizin ve dünyanın geri kalanının güvenlik politikalarında, bunlara karşı koymak önemli bir kısım haline gelmektedir. Bu bizim en önemli dış sorunumuzdur.(4)

Bu sebeple Arap Müslüman dünyası, her gün büyüyen askeri gücü ile  İsrail için ana tehdit unsuru olmasına rağmen, 1980’lerde karşı karşıya kalacağımız en büyük stratejik problem olmayacaktır.

Lübnan’da, Arap olmayan İran’da ve bugünlerde Suriye’de dahi inanılmaz derecede kendi kendilerine  zarar veren etnik azınlıkları, fraksiyonları ve iç krizleri ile bu dünya, temel problemleri ile başarılı bir şekilde başa çıkmakta başarısızdır ve dolayısı ile uzun vadede İsrail devletine bir tehdit oluşturmamaktadır, sadece kısa vadede büyük askeri gücü çok önemlidir.

Uzun vadede, bu dünya mevcut çerçevede etrafımızdaki bölgelerde gerçek büyük değişimler uygulanmaz ise var olamayacaktır. Müslüman Arap dünyası yabancılar tarafından sakinlerinin istek ve talepleri gözönüne alınmadan yapılmış geçici bir kağıttan kule gibidir. 1920’lerde Fransa ve İngiltere tarafından gelişigüzel bir şekilde hepsi azınlıkların ve birbirine düşman olan etnik grupların kombinasyonundan oluşan 19 bölgeye bölünmüştür bu sayede günümüzde tüm Arap Müslüman devletler etnik sosyal çöküş içerisindedir ve bir kısmında şimdiden iç savaş başlamıştır. 5. Arapların çoğunluğu, 170 milyondan 118 milyonu, çoğunlukla Afrika’da ve özellikle Mısır’da yaşamaktadır. (bugün itibariyle 45 milyon).

Mısır dışında, tüm Mağrip devletler Araplar ve Arap olmayan Berberilerin karışımından oluşmaktadır. Cezayir’de Kabile dağlarında şu anda bile ülkedeki iki ulus arasında iç savaş devam etmektedir. Fas ve Cezayir kendi içlerinde yaşadıkları kargaşanın dışında, İspanyol Sahrası için birbirleri ile savaş halindedir.   Militan İslam Tunus’un bütünlüğünü tehdit etmektedir ve Kaddafi, seyrek nüfusa sahip ve güçlü bir ulusu olamayacak bir ülkeden Arap bakış açısına göre yıkıcı olan savaşlar organize etmektedir. Bu sebeple daha hakiki olan Mısır ve Suriye gibi ülkelerle geçmişte birleşmeye çalışmıştır.

Bugün Arap Müslüman dünyasındaki en parçalanmış ülke olan Sudan birbirlerine düşman olan 4 gruptan oluşmaktadır; Arap olmayan Afrikalı, putperestler ve Hıristiyanlardan oluşan çoğunluğu yöneten Arap Müslüman Sunni azınlık. Mısır’da Sunni Müslüman çoğunluk yukarı Mısır’da baskın olan sayıları 7 milyona yakın olan büyük bir Hıristiyan azınlıkla karşı karşıyadır. Sedat, 8 Mayıs tarihinde yaptığı konuşmada, bunların Mısır’da “ikinci” bir Hıristiyan Lübnan’a benzer bir  devlet  kuracaklarından endişe ettiğini söylemiştir.

İsrail’in doğusundaki tüm Arap devletleri Mağrip’teki devletlerden bile daha fazla iç çatışmalar yüzünden parçalanmaktadır.

Suriye temelde Lübnan’dan çok farklı değildir sadece güçlü bir askeri rejim tarafından idare ediliyor olması farkını taşır. Ancak  bugünlerde Sünni çoğunluk ve yönetimdeki Şii Alevi azınlık (nüfusun sadece %12’si) arasında yaşanan gerçek içsavaş içerdeki problemlerin göstergesidir.   Irak, çoğunluğun Şii ve yönetimdeki azınlığın Sünni olmasına rağmen özünde komşularından hiç farklı değildir, Nüfusun %65’i politik konularda söz sahibi değildir, %20’lik elit bir zümre tüm gücü ellerinde tutmaktadır. Buna ek olarak Kuzey’de büyük bir Kürt azınlık vardır ve yönetimdeki rejimin kuvveti, ordu ve petrol gelirleri olmasa idi, Irak’ın gelecekteki durumu Lübnan’ın geçmişteki ve Suriye’nin bugünkü durumundan hiç de farklı olmazdı.

İç çatışmanın tohumları ve iç savaş özellikle Irak’ta Şii’lerin doğal liderleri olarak kabul edilen Humeyni’nin İran’da başa geçmesinden sonra daha bugünden kendini belli etmektedir.  Körfez ve Suudi Arabistan’daki dengeler içinde sadece petrol olan bir kumdan ev üstüne inşa edilmiştir. Kuveyt’te, Kuveyt’liler nüfusun sadece %25’ini oluşturmaktadır.   Bahreyn’de Şii’ler çoğunluktadır ancak güç onlarda değildir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Şii’ler yine çoğunlukta olmasına rağmen Sunni’ler yönetimdedir.   Amman ve Kuzey Yemen içinde aynı şey geçerlidir. Marxist Güney Yemen’de bile önemli bir miktarda Şii azınlık bulunmaktadır.  Suudi Arabistan’da nüfusun yarısı yabancıdır, Mısır ve Yemen’lidir ama Suudi bir Azınlık gücü elinde tutmaktadır.

Ürdün aslında Trans-Ürdün’lu Bedevi bir azınlık tarafından yönetilen Filistin’lidir, ancak ordunun çoğunluğu ve  kuşkusuz bürokrasi şu anda Filistin’lidir. Aslinda Amman en az Nablus kadar Filistin’lidir.   Bütün bu ülkelerin göreceli olarak güçlü orduları vardır. Fakat aslında bu durum da bir problem yaratmaktadır. Suriye ordusu bugün çoğunlukla Sunni’dir ancak  subaylar Alevi’dir, Irak ordusu Sünni kumandanlara sahip Şii bir ordudur. Bu uzun vadede çok önemlidir ve bu sebeple uzun süre ordunun sadakatini korumak mümkün olamayacaktır. Sadece tek ortak payda olan İsrail’e olan düşmanlıkları konusunda anlaşabilirler ve bugünlerde bu bile yeterli değildir.   Arap’lar gibi, bölünmüş olsalar da diğer Müslüman devletler de benzer bir  durumla karşı karşıyadırlar. Iran nüfusunun yarısı Farsça konuşan bir gruptan oluşur ve diğer yarısı da etnik olarak Türk bir gruptur.   Türkiye’nin nüfusu Türk Sünni Müslüman bir çoğunluk (%50 civarı) ve iki büyük azınlıktan oluşur, 12 milyon Şii Alevi ve 6 milyon Sünni Kürt.

Afganistan’da 5 milyon Şii nüfusun üçte birini oluşturur. Sünni Pakistan’da 15 milyon Şii devletin varlığını tehdit etmektedir. (5)   Fas’tan Hindistan’a  ve Somali’den Türkiye’ye uzanan ulusal etnik azınlık resmi, istikrarın yokluğuna ve tüm bölgenin hızlı bir şekilde dejenere olmasına işaret eder.  Bu tablo  ekonomik tabloya eklendiğinde tüm bölgenin nasıl ciddi problemlere karşı koyamayacak kağıttan bir kule şeklinde inşa edildiğini görebiliriz.

Bu dev bölünmüş dünyada bir kaç varlıklı grup ve büyük çoğunlukta fakir insan vardır. Arap’ların çoğunun ortalama yıllık geliri 300 Dolar’dır. Mısır’da da durum aynıdır, Libya hariç Mağrip ülkelerinin çoğunda ve Irak’ta da. Lübnan parçalanmıştır ve ekonomisi de parçalanmaktadır. Devlette merkezi bir güç yoktur sadece 5 fiili egemen otorite vardır; kuzeyde Suriye tarafından desteklenen ve  Franjieh aşireti tarafından yönetilen  Hıristiyan bölge, doğuda Suriye tarafından işgal edilmiş bölge,  merkezde Phalangistler tarafından kontrol edilen Hıristiyan kuşatma bölgesi,  güneyde ve Litani ırmağına kadar Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından kontrol edilen Filistin bölgesi ve Binbaşı Haddad’a ait Hıristiyan bölge ve yarım milyon Şii.   Suriye çok daha vahim bir durumdadır ve ileride Libya ile birleşmesinden sonra alacağı yardım bile varoluşun basit problemleri ile başa çıkması ve büyük bir ordunun idamesi için yeterli olamayacaktır.

 Mısır en kötü durumda olan ülkedir; milyonlar açlık sınırındadır, işgücünün yarısı işsizdir ve dünyanın en kalabalık nüfüsuna sahip bu bölgede konut çok seyrektir. Ordu dışında verimli olarak çalışan bir bölüm yoktur ve devlet sürekli iflas halindedir ve barıştan bu yana verilen Amerikan yardımına muhtaçtır.( 6)

 Körfez devletlerinde, Suudi Arabistan, Libya ve Mısır’da paranın ve petrolün birikimi çok fazladır ama bundan faydalanan küçük elit bir zümredir. Bu zümre geniş tabanlı bir destek ve kendine güvene sahip değildir ve bunlar hiç bir ordu tarafından garanti edilemez. (7) 

 Bütün ekipmanları ile Suudi ordusu rejimi içte veya dıştaki gerçek tehlikelerden koruyamaz ve Mekke’de 1980’de yaşananlar bunun küçük bir örneğidir.   Israil’i çevreleyen üzüntülü ve fırtınalı bir durum mevcuttur  ve bu İsrail için problemler oluşturmaktadır.   Problemler ve riskler vardır ama aynı zamanda 1967’den bu yana ilk defa çok büyük fırsatlar oluşmuştur. İhtimaldir ki 1967’de kaçırılan fırsatlar 1980’lerde bugün dahi tahayyül edemeyeceğimiz boyutlarda yakalanabilir.

Bu “barış” politikası ve Amerika’lılara bağımlı olarak bölgelerin geri verilmesi, yeni fırsatın gerçekleştirilmesine engeldir. 1967’den bu yana tüm İsrail hükümetleri bir taraftan ulusal hedeflerimizi dar politik ihtiyaçlara doğru daraltmışlar diğer taraftan ise anavatandaki yıkıcı fikirler hem içeride hem dışarıdaki kapasitelerimizi nötralize etmiştir.

Girmek zorunda bırakıldığımız bir savaş esnasında elde edilen yeni bölgelerdeki Arap nüfusuna yönelik adımlar atılmasındaki başarısızlık İsrail tarafından 6 gün savaşından sonraki sabahta yapılmış en önemli stratejik hatadır. O tarihten bu yana yaşanan tüm acı ve tehlikeli ihtilaflardan, Ürdün ırmağının batısında yaşayan Filistin’lilere Ürdün’ü vermiş olsaydık, kendimizi kurtarabilirdik. Bunu yapsaydık bugünlerde yaşadığımız Filistin problemini nötralize etmiş olurduk. Bu probleme yönelik bulduğumuz bölgesel özveriler veya aslında aynı kapıya çıkan otonomi gibi çözümler aslında çözüm değildirler.(8)

Günümüzde durumu tamamen başka bir hale dönüştürmek için önümüzde büyük fırsatlar vardır ve bunu önümüzdeki 10 yılda gerçekleştirmeliyiz aksi taktirde bir devlet olarak hayatta kalmamız mümkün olmayacaktır.

1980’lerde İsrail devleti bu yeni çağın getireceği küresel ve bölgesel zorluklara karşı koyabilmek için içerde politik ve ekonomik rejimde ve aynı zamanda uluslararası politikasında da radikal değişiklikler yapmak zorunda kalacaktır.   Süveyş kanalı petrol bölgelerinin kaybedilmesi, Sina yarımadasında bulunan ve jeomorfolojik olarak bölgenin zengin petrol üretici ülkeleri ile eş olan petrol, gaz ve diğer doğal kaynakların muazzam potansiyeli, yakın gelecekte bir enerji kaybına yol açacak ve ekonomimizi tahrip edecektir; şu anki gayrisafi milli hasılamızın dörtte biri ve bütçemizin üçte biri petrol alımında kullanılmaktadır.(9) 

Negev’de ve sahil bölgesinde hammadde arayışları yakın gelecekte bu durumda bir değişiklik yaratabilecek gibi görünmemektedir. Mevcut ve potansiyel kaynakları sebebiyle Sina yarımadası (nın geri alınması) bu sebeple politik bir önceliğimizdir ancak bu önceliğimiz Camp David ve barış anlaşmaları tarafından engellenmektedir. Bu konudaki hata mevcut İsrail hükümetine ve bölgesel taviz politikasına giden yolu açan hükümetlere yani 1967’den bu yana kurulan Alignment hükümetlerine aittir.

Sina’nın geri verilmesinden sonra Mısır’lılar barış anlaşmasını sürdürmek zorunda olmayacaklar ve destek ve askeri yardım almak için Arap dünyası ve SSCB tarafına geçmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Amerikan yardımı barış koşulları gereği sadece kısa bir süre için garanti edilmiştir ve Amerika’nın hem içte hem dışta zayıflaması yapılan yardımda azalma getirecektir. Petrol ve ona bağlı gelir olmadan mevcut muazzam masraflarla 1982’yi bitirmemiz mümkün değildir ve durumu Sina yarımadasında Sedat’ın ziyaretinden ve Mart 1979’da kendisi ile imzalanan hatalı barış anlaşmasından önceki statükoya döndürmek için bir girişimde bulunmamız gerekecektir.10 İsrail bu sonuca ulaşmak için iki ana yola sahiptir, biri direk bir yoldur diğeri ise endirek. Direk seçenek rejimin doğası ve İsrail hükümeti sebebi ile  olduğu kadar, 1973 savaşının dışında başa geldiği günden bu yana en büyük başarısı olan Sina’dan geri çekilişi elde eden Sedat’ın zekası sebebiyle daha az gerçekçi olan seçenektir.

İsrail ekonomik ve politik olarak çok baskı altında kalmadığı ve Mısır kısa tarihimizde 4.cü kez İsrail’e Sina’yı geri alması için ihtiyacı olan mazereti vermediği sürece ne bugün ne de 1982’de tek taraflı olarak anlaşmayı bozmayacaktır. O halde geriye kalan endirek seçenektir.   MISIR  Mısır’daki ekonomik durum, rejimin doğası ve Pan-Arap politikası Nisan 1982 sonrası İsrail’in direk veya dolaylı olarak Sina’nın uzun dönemde stratejik, ekonomik ve enerji kaynağı olarak önemi sebebi ile geri alınması konusunda harekete geçmesi gerekecektir. Mısır iç çatışmaları sebebi ile askeri stratejik bir problem oluşturmamaktadır ve 1967 sonrası savaş durumuna geri sokulması için bir günlük süre bile yeterlidir. (11)

Mısır’ın Arap dünyasının güçlü lideri olduğuna dair efsane 1956 yılında yıkılmış ve 1967 yılını atlatamamıştır, ancak Sina’nın geri verilmesinde olduğu gibi sürdürülen politikamız bu efsaneyi bir “gerçek” haline getirmiştir.  Ancak gerçekte 1967’den bu yana tek başına İsrail ve geri kalan Arap dünyasına oranla Mısır’ın gücü %50’ye yakın bir oranda düşmüştür.   Mısır artık Arap dünyasında önde gelen politik güç değildir ve ekonomik olarak bir krizin eşiğindedir. Dış yardım olmadan kriz yarın gelecektir.(12)

Kısa dönemde Sina’nın geri verilmesi sebebi ile, Mısır sayemizde bir çok avantaj yakalayacaktır, ancak bu sadece 1982’ye kadar olan kısa dönemde olacaktır ve bu güç dengesini kendi lehlerine değiştirmeyecek ve sonunda yıkılışına sebep olacaktır. Mısır günümüzdeki politik görünüşe göre  ve artan Müslüman-Hıristiyan ayrışması dikkate alındığında zaten halihazırda bir cesettir.   Mısır’ı coğrafi olarak farklı bölgelere bölmek İsrail’in Batı cephesindeki politik hedefidir.

Mısır bir çok otorite merkezine bölünmüş ve parçalanmıştır. Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler mevcut şekilleri ile varlıklarını sürdüremez ve Mısır’ın çözülmesi ile birlikte onlar da çöküşe katılır.

Mısır’ın yukarı bölümünde Hıristiyan Kıpti bir devlet ile birlikte merkezi bir hükümet olmadan bölgesel güçleri ile bir kaç zayıf devlet düşüncesi tarihi gelişimin anahtarıdır ve barış anlaşması ile sekteye uğramış olsa bile uzun vadede kaçınılmazdır. (13)

Batı cephesi yüzeyde daha problematik gözükse de aslında manşet olan olayların çoğunun son zamanlarda meydana geldiği Doğu cephesinden daha az karmaşıktır. 

SURİYE

Lübnan’ın beş bölgeye bölünmesi Mısır, Suriye ve Irak da dahil olmak üzere tüm Arap dünyası için bir başlangıçtır ve aslında Arap yarımadası şimdiden bu yolda ilerlemektedir. Suriye ve daha sonra Irak’ın feshi ve Lübnan’da olduğu gibi etnik ve dini bölgelere ayrılması İsrail’in uzun vadede Doğu cephesindeki bir numaralı hedefidir ve bunun için kısa vadede bu devletlerin askeri gücünün feshi ana hedeftir.   Suriye etnik ve dini yapısına istinaden tıpki bugün Lübnan’da olduğu gibi birkaç eyalete bölünecek ve kıyıda Şii-Alevi bir eyalet, Halep bölgesinde Sünni bir eyalet, Şam’da Kuzey komşusuna düşman olan bir diğe Sünni eyalet olacak ve Dürziler de belki bize ait olan Golan’da, mutlaka Havran’da Kuzey Ürdün’de  başka eyaletler kuracaklardır. Bu gelişmeler uzun vadede barış ve güvenlik için garantör olacaktır ve bu hedef bugün bile erişebileceğimiz bir noktadadır.(14)

IRAK

Bir taraftan petrol zengini olan ancak diğer taraftan parçalanmış bir ülke olan Irak’ın İsrail’in hedeflerine aday olması garantidir. Bizim için Irak’ın feshi, Suriye’nin feshinden bile dha önemlidir. Irak Suriye’den daha güçlüdür. Kısa vadede İsrail’in en büyük tehditi Irak’ın gücüdür. Bir Irak-İran savaşı Irak’ı parçalayacak ve bize karşı geniş bir cephede çatışma organize etmesine imkan vermeden çökmesine sebep olacaktır.   Araplar arasındaki her türlü çatışma kısa vadede bize yardımcı olur ve Suriye ve Lübnan’da olduğu gibi önemli bir hedef olan Irak’ın parçalanması için yolu kısaltır. Osmanlı döneminde Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da etnik/dini bazda bölgelere bölünme mümkündür. Üç büyük şehir etrafında üç (veya daha fazla) eyalet var olacaktır: Basra, Bağdat ve Musul ve güneydeki Şii bölgeler Sunni ve Kürt kuzeyden ayrılacaktır. Mevcut İran-Irak çatışmasının kutuplaşmayı derinleştirmesi olasıdır. (15)

Arap yarımadasının tamamı iç ve dış baskılar sebebiyle çözülmeye adaydır ve özellikle Suudi Arabistan’da bu sonuç kaçınılmazdır. Petrole dayalı ekonomik gücünün baki kalması veya uzun vadede azalmasından bağımsız olarak, iç ayrışmalar ve kırılmalar mevcut politik yapının doğal ve açık bir sonucu olarak ortaya çıkacaktır. (16) 

 ÜRDÜN

Ürdün kısa vadede stratejik bir hedeftir, uzun vadede ise değildir zira feshinden ve Kral Hüseyin’in uzun hükümranlığının bitmesi ve kısa vadede yönetimin Filistin’lilere geçmesinden  sonra gerçek bir tehdit.

Mevcut yapısı ile Ürdün’ün uzun süre varolması ihtimal dahilinde değildir ve İsrail’in hem barışta hem savaşta sürdüreceği politika mevcut rejim esnasında Ürdün’ün tasfiyesi ve yönetimin Filistin’li çoğunluğa devri yönünde olmalıdır. Irmağın doğusundaki rejimi değiştirmek aynı zamanda Ürdün’ün batısında yoğun bir Arap nüfusu olan bölgelerdeki problemin de hallolmasına sebep olacaktır.

Savaşta ya da barış koşulları altında, bölgelerden dışarıya göç verilmesi ve ekonomik demografik durgunluk ırmağın iki yakasındaki gelecek olan değişimin garantisi olacaktır ve  yakın gelecekte bu sürecin hızlanması için aktif olarak çalışmalıyız. 

Otonomi planı ve bölgesel taviz ve bölünmeler de reddedilmelidir zira Filistin Kurtuluş Örgütü ve İsrail Arap’larının kendi planları olan 1980 yılındaki Shefa’amr planı göz önünde bulundurulduğunda, mevcut durumda iki ulusu ayırmadan, Arap’ları Ürdün’e ve Yahudi’leri ırmğın batısındaki bölgelere ayırmadan bu ülkede yaşamaya devam etmek mümkün değildir.

Bölgede gerçek manada bir arada varoluş ve barış, ancak Arap’lar, Ürdün’le deniz arasındaki bölge Yahudi’ler tarafından yönetilmediği sürece var olamayacaklarını ve güvence altında olamayacaklarını anladıklarında gerçekleşecektir. Kendilerine ait bir ulus ve güvenlik sadece Ürdün’de onların olacaktır. (17)

İsrail içinde ’67 yılındaki alanlar ve gerisindeki bölgeler ve ’48 yılındaki durumları arasındaki fark Arap’lar için hep manasız olmuştur ve bugünlerde bizim için de bir önemi yoktur. Problem ‘67’den sonra başka bölünme göz önüne alınmadan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Gelecekteki tüm politik durumlar ve askeri birleşmelerde de açıkça bilinmelidir ki, yerli Arap’ların sorununun çözümü ancak İsrail’in Ürdün nehrine ve ötesine kadar olan bölgede varolması halinde gelecektir. Bu içinde bulunduğumuz çağda ve içine yakında girecek olduğumuz nükleer çağda varolmak için ihtiyacımızdır.

Artık Yahudi nüfusunun dörtte üçünün nükleer bir dönemde büyük bir tehlike yaratan ve yoğun bir şekilde yerleşilmiş olan kıyı şeridinde yaşaması mümkün değildir. Dolayısıyla nüfusun dağıtılması mümkün olan en yüksek mertebedeki milli hedefimizdir, aksi taktirde hangi sınır içerisinde olursak olalım varoluşumuzu sürdüremeyiz. Judea, Samarya ve Galile ulusal varlığımız için tek garantidir ve budağlık bölgede hakim çoğunluk haline gelmez isek ülkeyi yönetemeyiz ve zaten kendilerinin olmayan, birer yabancı oldukları bu ülkeyi kaybeden Haçlılar gibi oluruz. Demografik, stratejik ve ekonomik olarak ülkeyi tekrardan dengelemek bugünün en önemli hedefidir. Beersheba’dan yukarı Galile’ye kadar olan su havzasını ele geçirmek için şu anda Yahudi’lerin bulunmadığı dağlık araziye yerleşmek çok mühim bir stratejik düşüncedir.(l8)

Doğu cephesinde hedeflerimizin gerçekleşmesi öncelikle yukarıda belirtilen iç stratejik hedefin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu stratejik hedeflerin gerçekleşmesi için ekonomik ve politik yapının değiştirilmesi tüm değişimin gerçekleşmesinin anahtarıdır. Hükümetin çok derinden etkilediği merkezi bir ekonomiden açık ve özgür bir pazara geçmemiz ve Amerikan vergi mükelleflerine bağımlılıktan kendi ellerimizle geliştireceğimiz gerçek bir verimli ekonomik altyapıya geçmemiz gerekmektedir. Bu değişimi gönüllü ve özgür bir şekilde yapmaz isek özellikle ekonomi, enerji, politika konusunda dünyadaki gelişmeler ve artan izolasyonumuz neticesinde yapmak zorunda bırakılacağız. (l9)   Askeri ve stratejik bir bakış açısı ile, Amerika’nın önderliğindeki Batı SSCB’nin dünyadaki global baskısına karşı koyamamaktadır ve İsrail bu sebeple 80’li yıllarda askeri ve ekonomik dış yardım olmadan tek başına ayakta kalmak zorunda bırakılacaktır ve bugün İsrail hiç bir taviz vermeden bunu yapabilecek güçtedir.(20)

Dünyada yaşanacak hızlı değişimler dünya Yahudiliğinde de değişikliklere sebep olacaktır ve bu durumda İsrail sadece son çare değil tek varoluş imkanı olacaktır. Amerika Yahudilerinin ve Avrupa ve Latin Amerika’daki cemaatlerin bugünkü halleri ile gelecekte var olacaklarını varsayamayız. (21)

Bu ülkede varoluşumuz mutlaktır ve bizi buradan güç kullanarak veya hıyanetle (Sedat’ın metodu) hiç bir güç yoktur. Hatalı “barış” politikasının zorluklarına rağmen ve İsrail Arap’ları ve bölgeler ile ilgili problemlere reğmen önümüzdeki dönemde bunlarla başarılı bir şekilde başa çıkabiliriz.

Sonuç

Orta Doğu ile ilgili bu Siyonist planın gerçekleşme ihtimalinin yüksekliğini ve bu planın neden yayınlanması gerektiğini anlamak için üç önemli nokta açıklığa kavuşturulmalıdır.

Planın askeri zemini Bu planın askeri şartlarından yukarıda bahsedilmemiştir ancak bir çok kere kapalı toplantılarda İsrail hükümeti üyelerine benzeri bir şey “açıklandığında” bu husus netleştirilir. İsrail askeri güçlerinin  ve tüm kollarının yukarıda açıklandığı kadar geniş bir bölgeyi işgal etmek işi için yetersiz olduğu düşünülmektedir. Hatta Batı Şeria’da yoğun Filistin “huzursuzlukları” yaşandığı zamanlarda bile İsrail ordusunun güçleri çok zorlanmaktadır.

Bu konuda çözüm “Haddad güçleri” ile yönetmek veya “Köy Birlikleri” kurmaktır (aynı zamanda “Köy Ligleri” olarak da bilinir): “Liderlerin” kontrolu altında olan feodal veya parti yapısına sahip olmayan (mesela Falanjistlerde olduğu gibi) ve halktan tamamen ayrı yerel birlikler. Yinon tarafından teklif edilen “eyaletler” “Haddadistan” ve “Köy Birlikleri”dir ve bunların silahlı kuvvetleri şüphesizdir ki benzer olacaktır.   Ayrıca buna ek olarak İsrail askeri üstünlüğü böyle bir durumda şu anda olduğundan çok daha büyük olacaktır ve bu sayede herhangi bir isyan hareketi ya Batı Şeria ve Gazze şeridinde olduğu gibi toplu bir küçük düşürme ile ya şehirlerin şu anda Lübnan’da olduğu gibi (Haziran 1982) bombalanması ve yıkılması ile ya da her ikisi ile birlikte  “cezalandırılacaktır”.

Bunu sağlamak için, “plan” sözlü anlatıldığı üzere küçük eyaletler arasında odak noktalarda gerekli mobil yıkıcı güçlerle donatılmış İsrail garnizonlarının kurulmasını gerektirir. Hatta Haddadistan’ta benzer bir şey görmüş bulunuyoruz ve büyük bir ihtimalle bu sistemin ilk çalışan örneğini Güney Lübnan’da veya Lübnan’ın tamamında göreceğiz.

Açıktır ki yukarıdaki askeri varsayımlar ve planın tamamı da, Arap’ların bugün olduğundan bile daha fazla bölünmesine ve aralarında gerçekten ileriye dönük bir toplu hareketin olamayacağı fikrine dayanmaktadır. İhtimaldir ki bu iki şart planın çok ilerideki aşamaları esnasında ortadan kalkabilir ve bu durumun sonuçları şimdiden tahmin edilemez.

Neden bunu İsrail’de yayınlamak gereklidir? Yayınlama sebebi İsrail-Yahudi halkının çift taraflı doğasıdır: Özellikle Yahudiler için çok büyük ölçekte özgürlük ve demokrasi ile birlikte yayılmacılık ve ırk ayrımcılığı. Böyle bir durumda İsrail-Yahudi seçkinleri (TV’yi ve Begin’in konuşmalarını takip eden topluluk) ikna edilmelidir.  İkna için ilk aşamalar yukarıda belirtildiği gibi sözel olacaktır ancak bir zaman gelecektir ki bu artık zahmetli olacaktır. Daha aptal olan “ikna ediciler” ve “açıklayıcılar” için yazılı materyal hazırlanması gerekecektir (mesela orta rütbeli subaylar ki  bunlar genel olarak ciddi oranda aptaldırlar).

Bunlar hazırlandıktan sonra bu grup “öğrenecektir” ve diğerlerine anlatacaktır. Bu noktada not edilmelidir ki İsrail ve hatta yirmili yıllardaki Yishuvlar (İsrail devleti kurulmadan önce kutsal topraklarda yaşayan Yahudiler) bile her zaman bu şekilde hareket etmişlerdir. Ben şahsen (önceden “karşıt olmama rağmen) bana ve diğerlerine savaşın gerekliliğinin 1956 savaşından bir yıl önce ve “geri kalan Batı Filistin’in fırsatımız olduğunda”  işgal etmemizin neden gerekli olduğunun 1965-1967 yılları arasında nasıl açıklandığını çok iyi hatırlıyorum.

Bu tarz planların yayınlanmasının dışarıdan özel bir risk oluşturmayacağı neden varsayılmaktadır? Bu tarz riskler İsrail içindeki karşıtlar zaıf olduğu sürece(Lübnan’daki savaşın sonuçlarına göre değişebilecek bir durum) iki kaynaktan gelebilir; Filistin’liler dahil Arap dünyası ve Amerika Birleşik Devletleri. Arap dünyası şu ana kadar  İsrail-Yahudi cemaatinin detaylı ve mantıklı bir analizini yapmak konusunda yetersiz kalmıştır ve Filistin’liler de ortalamada diğerlerinden daha iyi durumda değildir. Böyle bir durumda İsrail’in yayılmacı politikasının tehlikeleri konusunda (ki bunlar gerçektir) uyaranlar bile bunu somut ve detaylı bilgilere dayanarak değil bir efsaneye olan inançlarından yapmaktadırlar.

Buna iyi bir örnek bir kanıta dayanmayan ancak varlığına israrla inanılan Knesset’in duvarında Nil ve Fırat’a dair İncil’deki bir ayetin yazılı olduğudur.  Bir diğer örnek ise tamamiyle yanlış olmasına rağmen ısrarla en önemli Arap liderlerinin bulunduğu bir grup tarafından dile getirilen ve İsrail bayrağındaki iki mavi şeridin Nil ve Fırat’ı sembolize ettiğidir, aslında bu iki şerit Yahudilerin dua ettiği şalı (Talit) sembolize eder. İsrail uzmanları Arap’ların gelecek ile ilgili ciddi tartışmalara hiç ilgi duymayacağını varsaymaktadırlar ve bu varsayım Lübnan savaşı sayesinde bir kere daha doğru çıkmıştır. Dolayısıyla eskiden olduğu gibi diğer İsrail’lileri ikna etmeye çalışmaları için bir sebep yoktur.

Amerika’da da çok benzer bir durum mevcuttur, en azından şimdilik. Diğerlerine oranla daha ciddi olan yorumcular İsrail ile ilgili haberlerini ve onunla ilgili fikirlerinin çoğunu iki kaynaktan almaktadır.   Bunlardan ilki Amerikan basınındaki “liberal” kesimin yazdığı makalelerdir ki bu yazarlar İsrail’in Yahudi hayranlarıdır ve İsrail devletinin bazı yönlerini eleştirmekle birlikte Stalin’in tabiri ile “yapıcı eleştiri” yolunu izlemektedirler. (aslında bunların arasında kendilerini “anti-stalinist” olarak tanımlayan yazarlar da vardır ancak bu yazarlar Stalin’den bile daha Stalinist’tirler, ve bunların henüz onların inancını boşa çıkarmamış Tanrısı İsrail’dir.)

Böyle kritik bir tapınma çerçevesinde İsrail’in her zaman “iyi niyetli” olduğu ve sadece zaman zaman “hata yaptığı” ve dolayısıyla böyle bir planın tartışılmasının dahi gereksiz olduğu varsayılmaktadır. Tıpki Yahudi’ler tarafından gerçekleştirilen İncil’e ilişkin soykırımların konu edilmediği gibi. İkinci haber ve bilgi kaynağı ise Jerusalem Post adlı gazetedir ve bu gazetenin de benzer tutumları bulunmaktadır.   İsrail dünyanın geri kalan bölümüne kapalı bir halk durumunda kaldığı sürece ve dünya gözünü kapalı tutmak istediği için, böyle bir planın yayınlanması ve gerçekleştirilmesine başlanması gerçekçi ve olasıdır.

Israel Shahak Haziran 17, 1982 Kudüs

Tercüman hakkında Israel Shahak Kudüs’te bulunan Hebrew Üniversitesinde organik kimya profesörüdür ve İsrail insan hakları  ve medeni haklar birliğinin yönetim kurulu başkanıdır. Shahak yazıları adında bir yazı yayınlanmıştır, bunlar İbrani basınından bazı makalelerin derlemesidir ve kendisi de birçok makale ve kitabın yazarıdır, bunlardan biri de Yahudi devletinde Yahudi olmayan isimli kitaptır. Son kitabı ise İsrail’in küresel rolü: Baskı için Silahlar’dır, AAUG tarafından 1982 yılında basılmıştır. Israel Shahak: (1933-2001)

Orijinal dipnotlar

1. American Universities Field Staff. Report No.33, 1979. According to this research, the population of the world will be 6 billion in the year 2000. Today's world population can be broken down as follows: China, 958 million; India, 635 million; USSR, 261 million; U.S., 218 million Indonesia, 140 million; Brazil and Japan, 110 million each. According to the figures of the U.N. Population Fund for 1980, there will be, in 2000, 50 cities with a population of over 5 million each. The population ofthp;Third World will then be 80% of the world population. According to Justin Blackwelder, U.S. Census Office chief, the world population will not reach 6 billion because of hunger.

2. Soviet nuclear policy has been well summarized by two American Sovietologists: Joseph D. Douglas and Amoretta M. Hoeber, Soviet Strategy for Nuclear War, (Stanford, Ca., Hoover Inst. Press, 1979). In the Soviet Union tens and hundreds of articles and books are published each year which detail the Soviet doctrine for nuclear war and there is a great deal of documentation translated into English and published by the U.S. Air Force,including USAF: Marxism-Leninism on War and the Army: The Soviet View, Moscow, 1972; USAF: The Armed Forces of the Soviet State. Moscow, 1975, by Marshal A. Grechko. The basic Soviet approach to the matter is presented in the book by Marshal Sokolovski published in 1962 in Moscow: Marshal V. D. Sokolovski, Military Strategy, Soviet Doctrine and Concepts(New York, Praeger, 1963).

3. A picture of Soviet intentions in various areas of the world can be drawn from the book by Douglas and Hoeber, ibid. For additional material see: Michael Morgan, "USSR's Minerals as Strategic Weapon in the Future," Defense and Foreign Affairs, Washington, D.C., Dec. 1979.

4. Admiral of the Fleet Sergei Gorshkov, Sea Power and the State, London, 1979. Morgan, loc. cit. General George S. Brown (USAF) C-JCS, Statement to the Congress on the Defense Posture of the United States For Fiscal Year 1979, p. 103; National Security Council, Review of Non-Fuel Mineral Policy, (Washington, D.C. 1979,); Drew Middleton, The New York Times, (9/15/79); Time, 9/21/80.

5. Elie Kedourie, "The End of the Ottoman Empire," Journal of Contemporary History, Vol. 3, No.4, 1968.

6. Al-Thawra, Syria 12/20/79, Al-Ahram,12/30/79, Al Ba'ath, Syria, 5/6/79. 55% of the Arabs are 20 years old and younger, 70% of the Arabs live in Africa, 55% of the Arabs under 15 are unemployed, 33% live in urban areas, Oded Yinon, "Egypt's Population Problem," The Jerusalem Quarterly, No. 15, Spring 1980.

7. E. Kanovsky, "Arab Haves and Have Nots," The Jerusalem Quarterly, No.1, Fall 1976, Al Ba'ath, Syria, 5/6/79.

8. In his book, former Prime Minister Yitzhak Rabin said that the Israeli government is in fact responsible for the design of American policy in the Middle East, after June '67, because of its own indecisiveness as to the future of the territories and the inconsistency in its positions since it established the background for Resolution 242 and certainly twelve years later for the Camp David agreements and the peace treaty with Egypt. According to Rabin, on June 19, 1967, President Johnson sent a letter to Prime Minister Eshkol in which he did not mention anything about withdrawal from the new territories but exactly on the same day the government resolved to return territories in exchange for peace. After the Arab resolutions in Khartoum (9/1/67) the government altered its position but contrary to its decision of June 19, did not notify the U.S. of the alteration and the U.S. continued to support 242 in the Security Council on the basis of its earlier understanding that Israel is prepared to return territories. At that point it was already too late to change the U.S. position and Israel's policy. From here the way was opened to peace agreements on the basis of 242 as was later agreed upon in Camp David. See Yitzhak Rabin. Pinkas Sherut, (Ma'ariv 1979) pp. 226-227.

9. Foreign and Defense Committee Chairman Prof. Moshe Arens argued in an interview (Ma 'ariv,10/3/80) that the Israeli government failed to prepare an economic plan before the Camp David agreements and was itself surprised by the cost of the agreements, although already during the negotiations it was possible to calculate the heavy price and the serious error involved in not having prepared the economic grounds for peace.   The former Minister of Treasury, Mr. Yigal Holwitz, stated that if it were not for the withdrawal from the oil fields, Israel would have a positive balance of payments (9/17/80). That same person said two years earlier that the government of Israel (from which he withdrew) had placed a noose around his neck. He was referring to the Camp David agreements (Ha'aretz, 11/3/78). In the course of the whole peace negotiations neither an expert nor an economics advisor was consulted, and the Prime Minister himself, who lacks knowledge and expertise in economics, in a mistaken initiative, asked the U.S. to give us a loan rather than a grant, due to his wish to maintain our respect and the respect of the U.S. towards us. See Ha'aretz1/5/79. Jerusalem Post, 9/7/79. Prof Asaf Razin, formerly a senior consultant in the Treasury, strongly criticized the conduct of the negotiations; Ha'aretz, 5/5/79. Ma'ariv, 9/7/79. As to matters concerning the oil fields and Israel's energy crisis, see the interview with Mr. Eitan Eisenberg, a government advisor on these matters, Ma'arive Weekly, 12/12/78. The Energy Minister, who personally signed the Camp David agreements and the evacuation of Sdeh Alma, has since emphasized the seriousness of our condition from the point of view of oil supplies more than once...see Yediot Ahronot, 7/20/79. Energy Minister Modai even admitted that the government did not consult him at all on the subject of oil during the Camp David and Blair House negotiations. Ha'aretz, 8/22/79.

10. Many sources report on the growth of the armaments budget in Egypt and on intentions to give the army preference in a peace epoch budget over domestic needs for which a peace was allegedly obtained. See former Prime Minister Mamduh Salam in an interview 12/18/77, Treasury Minister Abd El Sayeh in an interview 7/25/78, and the paper Al Akhbar, 12/2/78 which clearly stressed that the military budget will receive first priority, despite the peace. This is what former Prime Minister Mustafa Khalil has stated in his cabinet's programmatic document which was presented to Parliament, 11/25/78. See English translation, ICA, FBIS, Nov. 27. 1978, pp. D 1-10. According to these sources, Egypt's military budget increased by 10% between fiscal 1977 and 1978, and the process still goes on. A Saudi source divulged that the Egyptians plan to increase their militmy budget by 100% in the next two years; Ha'aretz, 2/12/79 and Jerusalem Post, 1/14/79.

11. Most of the economic estimates threw doubt on Egypt's ability to reconstruct its economy by 1982. See Economic Intelligence Unit, 1978 Supplement, "The Arab Republic of Egypt"; E. Kanovsky, "Recent Economic Developments in the Middle East," Occasional Papers, The Shiloah Institution, June 1977; Kanovsky, "The Egyptian Economy Since the Mid-Sixties, The Micro Sectors," Occasional Papers, June 1978; Robert McNamara, President of World Bank, as reported in Times, London, 1/24/78.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Türkiye Üzerinden Oynanan Dolar Oyunları

Doların lira karşısında yeni rekorlara koşması ‘döviz kurları nereye gidiyor’ sorusunu gündeme getirdi. İsterseniz doların seyri ile ilgili bir spekülasyonda bulunmayıp, döviz hareketlerini etkileyen etmenleri hatırlatalım...

Tüm Dünya’nın ortak dili nasıl İngilizce ise, ekonomik dili de Amerikan Dolarıdır. Küresel dünyada dönen ekonomik faaliyetlerin parasal kur türünün yüzde 70’ini oluşturur. Hal böyle olunca Doların herhangi bir ülkenin para birimine karşı olan değer artışı o ülke ekonomisi adına büyük önem taşır.

Ülkemiz ciddi manada cari açık veren bir ülkedir. Cari açığı açmak gerekirse; ithalatın, ihracattan fazla olma durumudur. Bu da demek oluyor ki Dolar kuru ekonomimiz için hayati derecede anlamlı. Peki neden hayati derecede anlamlı:



Ülkeler arası ticaret para birimi Amerikan Dolarıdır. Ülkeler birbirlerine satış yaparken dolar kuru üzerinden yapar. “Ee, sonuçta alırken de satarken de Dolar kuru kullanılıyorsa nasıl zarar ediliyor?” diye sorulabilir. Bunun sebebi Türkiye’nin ihraç ve ithal ettiği ürünlerin çeşitliliğinden kaynaklıdır. Türkiye dışarıdan genellikle teknolojik değeri yüksek elektronik ürünler(akıllı telefon, bilgisayar, televizyon, ultrason cihazı, tarım ve sanayi makinaları vs) ithal eden bir ülkedir. Bu ürünlerin birim fiyatları oldukça pahalı olduğundan, kur dalgalanmaları burada devreye girer.

Aynı zamanda Türkiye dışarıya genelde tarım ve tekstil sektörü ürünleri satar. Tarım ve tekstil sektörü ürünleri iç piyasa ürünleri olarak da kabul edilir. Yani üreticisi TL kuru bazında iş yapar.

Örneğin: Domates üreten bir çiftçi tohumu, gübreyi, yakıtı TL ile satın alır. Ancak iç piyasadan TL ile satın almış olduğu tohum ve gübre dışarıdan Dolar ile alındığından çiftçi uzun vadede zarar eder veya malın tarladan çıkış fiyatında artış olur, bu da iç piyasa dengelerini olumsuz yönde etkiler. Yazımıza dolar neden yükselir sorusunun cevabına dolar kuru ile devam edelim.

Dolar kuru neden yükselir?

Dolar kurunun yükselmesinde birden fazla faktör ön plana çıkar. Bunları madde madde sıralayacak olursak:

Bir ülkede meydana gelen olaylar: Terör olayları, doğal afetler gibi faktörler ekonomiye doğrudan etkilidir. Sürekli terör olayları yaşanan ülkelerde yabancı yatırım oranı bir hayli düşük olur. Ayrıca ülkeye giriş yapan turist sayısı da bundan direkt olarak etkilenecektir. Bu iki durum Türk Lirasının; özellikle Amerikan Doları ve Euro karşısında değerini oldukça düşürecektir.

Hatalı siyasi hamleler: Dolar kuru dalgalanmasındaki en önemli etmenlerden biri de siyasettir. Dünya’da savaşların, anlaşmazlıkların olduğu her ülkede lokal para değer kaybeder.

Hatalı ekonomik hamleler: İç piyasanın eritemeyeceği düzeyde para basmak, merkez bankasının yeteri düzeyde altın ve döviz rezervinin bulunmaması, yatırım için ayrılan bütçelerin ölü sektörlere ayrılması, talep olduğu halde ileri teknoloji üreten sanayiye yatırım yapılmaması, varlıkların etkili stratejiyle kullanılmaması hatalı ekonomik hamlelerden bazılarıdır. Bu tarz hamleler ekonomide doğrudan etkilidir ve aşırı kur dalgalarının ana sebeplerindendir.

Ekonomi nasıl pamuk ipliğine bağlı ise kur piyasaları da öyledir. Hiçbir ülke “benim ekonomime ne olursa olsun bir şey olmaz” diyemez. Ekonomisi en güçlü ülkeler dahi gerekli tüm önlemleri almak için çaba sarfederler. Siyasi yönde bir hatalı tercih, diğer hatalı tercihleri de uzun vadede beraberinde getirecektir. Önemli bir örnek vermek gerekirse: Elektrik, bazı sektörlere indirimli birim fiyattan verilmiyorsa başta tarım ve sanayii olmak üzere çoğu sektör bundan olumsuz etkilenecektir.

Türk Dizilerinin Amacı Nedir

Eskiden Şabanin " eşek oğlu eşek " deyişine bile sansür koyulurken günümüzdeki dizilerde ahlaksizca acık saçik görüntüler sunuluyor .. Buda kimsenin acayibine bile gitmiyor .. Tüm dizilerde yemekte içki icmek , acık sacım giyinmek , evlenmeden çoluk cocuk sahibi olmalar, o onla beraber olmus yok olmadı öbüruyle, inanılmaz lüks arabalarda gezmeler . Sanki tüm Türkiye böyle yaşıyor . Fakir Hic yok , her sofrada içki icerler .. Ne bu ? Amaçları ne ? Milletin eyine böyle sokup bakın en guzel hayat bu sizde böyle yapın mı demek istiyorlar ?



NE KÜLTÜRE NE DE AHLÂKA...

Batılı hayat tarzının esas alındığı diziler, Müslüman Anadolu insanının ne kültürüne ne örfüne ne adetine ne de dini inanışlarına hiçbir uygunluk taşımıyor. Evlere ayakkabılarla girilen, hemen hepsi sırça köşklerde geçen, zenginlik ve para kazanma hırsı ekseninde devam eden, başörtülü karakterlere sadece ‘temizlikçi’ rolü verilen, ibadet sahnelerinin olmadığı, müstehcen kıyafetlerin giyim tarzı olarak öne çıktığı diziler ile toplum adeta kültürel olarak dönüştürülmek isteniyor. Ahlaksızlığın kol gezdiği dizilerde konu olarak; aynı kadına aşık olan kardeşlerin çekişmeleri, eşinin arkadaşıyla ilişkiye giren kadın figürleri, aynı arkadaş grubu içerisinde değişen ‘sevgililik’ yakınlaşmaları, ablasının kocasına aşık olarak ablasını linç ettiren kardeş tiplemeleri ve eşini sürekli başka kadınlarla aldatan erkek karakterleri işleniyor.

İĞRENÇ İLİŞKİLER ‘DİZİ’ BOYU

Yazmaya dahi hicap duyduğumuz ahlaksız ilişkilerin topluma empoze edildiği dizilerde işlenen ve safi zihinleri iğfal eden konular şöyle:

“Ufak Tefek Cinayetler” dizisinde Serhan karakterinin eşini aldatarak Oya ile yaşadığı ilişki konu ediniliyor. Oya aynı zamanda Serhan’ın eşi olan Merve’nin okul arkadaşı.

“Ömre Bedel” dizisinde, evlendikten hemen sonra tehditle başkasıyla beraber olmak zorunda kalan kadının, hamile kalıp kocasından gizlemesi konusu işleniyor. Daha sonra ise kadının görümcesiyle tecavüzcüsü evlenip aynı eve geliyor!

“Kadın” dizisinde, ablasının kocasına aşık olup onu iftirayla linç ettiren bir kardeş var. İki kardeş aynı adama aşık. Aynı zamanda dizideki Hatice ve Yeliz karakterleri, eşlerinden boşanmış olan, Jale karakteri de eşiyle mutsuz olduğu için boşanmak isteyen kadın rolünde.

 “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ın Hızır’ı, karısı Meryem’i defalarca aldatıyor. Eşiyle herhangi bir problem yaşamadan gündelik hayatına da devam ediyor.

“Kızlarım İçin”de annesini ‘sevgilisiyle’ yakalayınca beynini dağıtıp, sonra babasının hapse girmesine izin veren bir genç kız karakteri var. Sonrasında ise parayı kolay yoldan bulma derdine giriyor.

“O Hayat Benim” dizisinde her iki kardeşle de beraber olan bir adam karakteri başrolde iken dizide sayısız aldatma sahnesi yer alıyor.

İnternet dizisi “Fi”de Duru karakteri, sevgilisi Deniz’i, Can’la; sonra da kocası Can’ı eski sevgilisi Deniz’le aldatıyor.



TACİZ, TECAVÜZ, ZİNA, ŞİDDET

“Siyah İnci” dizisinde Hazal ve Kenan nişanlıyken, Hazal tecavüze uğruyor. Tecavüzcüsüyle de evlenince, Kenan intikam almak için evlendiği adamın kız kardeşiyle evlenip aynı eve geliyor ve aynı evde mücadele ediyorlar.

“Ezel”de ana karakter Ezel, Eyşan’a aşık fakat o Cengiz’le evli. Ezel, Eyşan’la cinsel ilişki yaşıyor. Ardından Eyşan’ın kız kardeşi Bahar’la da ilişkiye giriyor.

“Aşk ve Mavi”de konağın büyük oğlu Cemal, konağın hizmetçisi Fatma’nın çocuğunun asıl babası. Cemal, Fatma’nın eşini de öldürüyor. Bunu sadece Fatma’nın kayınvalidesi Hasibe biliyor ama o da konağa yerleşebilmek için bu durumu görmezden geliyor. Cemal’in annesi Refika da oğlunun ahlaksızlıklarını örtmek için birçok entrika çeviriyor.

"Kaderimin Yazıldığı Gün" dizisinde ana karakter, karısını 'taşıyıcı anne' ile aldatıyor.

“Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisinde Ali Kaptan, karısı Cemile’yi Caroline ile aldatıyor. Soner karakteri ise kardeşinin karısı Aylin’e aşk besleyen ve kardeşi ölünce onunla evlenen birisi.

EN BÜYÜK SAPIK ‘BEHLÜL’!

“Kavak Yelleri” dizisinde aynı arkadaş grubu içinde “sevgili” çiftler sürekli değişiyor.

“Kuzey Güney” dizisinde Kuzey ve Güney kardeşler, Cemre adlı kadına aşıklar. Dizide Cemre için birbirine düşen iki kardeşin mücadelesi işlendi.

“Yaprak Dökümü” dizisinde Necla ve Leyla’yı birbirine düşüren Oğuz karakteri var. Dizi bir çarpık ilişki ağacı.

“Çocuklar Duymasın”da, Haluk, kendisinden hoşlanan genç kadının ilgisine karşılık veren bir tip.

“Eve Düşen Yıldırım” ana karakter, yanına yerleştiği akrabalarını-kuzenlerini kendine aşık etmesini konu alıyor.

“Aşk-ı Memnu”da ise tam bir sapıklık. Amcasının karısı ve aynı zamanda eski sevgilisinin kardeşine aşık bir Behlül var. Daha sonra amcasının kızıyla evlendi. Onu da defalarca Bihter’le aldattı.

NEREYE KADAR?

İşlenen konularla topluma sapkın fikirlerin aşılandığı dizilerin iğrenç senaryolarındaki çarpık ilişkiler, zina ve aldatma gibi eylemleri normalleştirme amacı güden dizilere karşı yetkililerin önlem alıcı adımlar atması bekleniyor. Söz konusu dizilerin farklı ülkelerde de gösterime girmesiyle övünen bazı kesimler ise Türkiye’deki aile yaşantısı algısının dizilerdeki gibi olduğu yönündeki algılara hizmet ediyor.

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Raş Şamra Tabletleri ve Tarihi

Kutsal Kitabı okurken insanların anlamakta en fazla güçlük çektiği şeylerden biri Kenan’da ki katliamlar. İnsan kendisine hemen sorar: Tanrı iyise nasıl masum insanların katledilmesini onaylayabilir? Üstelik, “Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek, kentte ne kadar canlı varsa, hepsini kılıçtan geçirin” veya “nefes alan bir şey bırakmayın” gibi ifadeler! Devam etmeden önce şunu belirtmek lazım ki bu ifadeler antik çağda kullanılan genel deyimlerdir. Örneğin Türkçe’de spor müsbakalarında kullanılan “sizi silip süpüreceğiz” ifadesi gibi. Kastedilen şey karşı tarafı “katletmek” veya “paspas ile süpürmek” değildir elbette. Kastedilen karşı tarafı yenmek. Aynı şekilde bu Eski Ahit deyimlerinde kastedilen şey kentleri (kaleleri/suriçlerini) yerle bir etmek ve İsrailli askerlere direnen veya karşı çıkanları öldürmek (yoksa soykırım işleyip her canlıyı öldürmek değil).



Deyimler bir yana, asıl soruya dönelim: Tanrı nasıl savaşı veya katletmeyi buyurabilir? Öncelikle şunu belirtmek lazım ki Israil vaat edilen toprağa girdiğinde bu halklarla zaten savaş içindeydi. Henüz halk çöldeyken bir çok Kenan krallığı onlara karşı zaten savaş ilan etmişti (bkz. Çıkış 17:8, Çöl. Say. 21:21-32; Yas Tek. 2:26, 3:1). Ayrıca Tanrı bu katletme buyruklarını bir cihat olarak (yani dini yaydırmak için) veya tüm Kenanlıları öldürmek (soykırım) için vermiyor. Nasıl tufan gibi doğal afetler insanlık kötülüklerinin son bulması için kullanıldıysa, diyarda ki kotülüklerin son bulması için bu kez Israil oğullarını bir adalet aracı olarak kullanmayı seçiyor. Özellikle İsrail toplumunu kullanıyor ki bu olaylar kendilerine ibret olsun ve Kenanlıların işlediği günahlara düşmesinler.

Kenan’da ki kötülük merkezleri şehirlerdi, daha spesifik olmak gerekirse iç kaleler veya suriçleri. Sur dışında ki yerleşimler hedef tahtasında değildi. Kale içi veya sur içi dediğimiz yerler kralların oturduğu, ilahlara kurbanlar sunulduğu, tapınakların her tür cinsel ahlaksızlığa açık olduğu merkezlerdi. Ama ne tür kurbanlar veya ahlaksızlıklardan bahsediyoruz?

İşte Raş Şamra tabletlerinin önemi burada ortaya çıkıyor. 2.Dünya savaşından sonra Ugarit (Suriye’de) keşfedilen bu M.Ö. 14.-13. yy tabletleri Kenan dini ve vahşetlerini ortaya koymaktadır. Mesela:

(1) Molek adındaki ilaha bebekleri yakmalık kurban sunusu olarak diri diri yakmaları (Levililer 18:21, Yas. Tek. 12:31, 2 Krallar 21:2-6);

(2) İlahlara sunulan bazı kurbanlarda “çocuğu 7 kez süt’ün içinde” haşlamaları (bkz. Çıkış 23:19);

(3) Baal tanrısı’nın yağmurlarını tetiklemek için rahiplerin ineklerle ve kendi öz kızkardeşleriyle cinsel ilişkiye girmeleri (Bunu yaparken Baal ve Anat hikayesini canlandırıyorlardı: Baal inek şeklini alan kızkardeşi Anat ile cinsel ilişkiye girer ve böylece “toprağa bereket” getirecek çocukları ortaya çıkar);

(4) Bu toplumlarda havyanlarla cinsel ilişkiler son derece normal bir şey olarak karşılanması (Örneğin, Hititlerin cinsellik ile ilgili yasaları içeren Boğazköy tabletleri domuz, kopek, ve benzeri hayvanlarla ilişkiye girmeyi yasaklıyor fakat atlarla ve katırlarla serbest kılıyor).

Yani bu toplumların insanları masum değillerdi çünkü işlenen vahşetler günümüz standartlarıyla adeta insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisine girmekteydi. Bu durumda hangisi daha büyük kötülük olurdu? Tanrı’nın müdahele etmesi mi? Seyirci kalması mı? Tanrı İbrahim'in döneminden itibaren Kenanlıların tövbe etmeleri için 600 senelik bir zaman tanıyor (bkz. Yaratılış 15:15). Kenanlılarda bir değişim olmayınca Tanrı müdahale etmeyi seçiyor. Böylece Kenanlılar üzerinde yargı yağdırıyor ve İsrail halkı Kenan topraklarını fethediyor.

2 Ağustos 2018 Perşembe

Melhame-i Kübra Büyük Savaş Yaklaşıyor

PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. MELHAME-İ KÜBRA

Amik ovasında bir savaş olacak.Sarı ırk (yani RUS) la büyük bir savaş olacak.Savaşa katılanların
3 te 1 kaçacak yani MÜRTED
3 te 1 i şehit olacak
3 te 1 i ise ALLAH ın yardımıyla zafer kazanacak
ancak ince bir nokta var.Bu savaşta RUM (NATO) yardım edecek.Bir kadının hamilelik süresi kadar anlaşmaya bağlı kalacak(9 ay) ama sonra anlaşmayı bozacak ve MELHAME İ KÜBRA yani büyük savaş çıkacak.Çok insan şehit olacak.Kıyamete kadar bir daha böyle bir savaş olmayacak.Tamamen müslümanlarla,kafirler arasında olacak.Zafer İSLAMIN olacak ancak çok insan kaybı olacak.

Hazır ol TÜRKİYE.SON SANCAK VE SON KALE TÜRKİYE..
ZAFER İSLAMIN OLACAK İNŞALLAH.

Türkiye Halkı Olarak Melhame-İ Kübra Armegeddon Dünyanın En büyük Savaşına Hazır Olun. !!!
Yazı uzun diye küsmeyin. merakla ve sabırla okuyun inşallah…
bu kadar kaynağı hiç bir yerde bir arada bulamazsınız.

MELHAME' BÜYÜK SAVAŞ YAKLAŞTI…

Onun bir ismi de (Muhbiri Sadık) haber verenlerin en hayırlısı, en doğru sözlüsü
O, hevadan (Nefsine göre, Yani, kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. NECM-3/4

Son peygamber hz Muhammed (sav) buyurdu ki
Şam beldesine 960 bin küffar askeri girdiğinde "el-melhametu'l-kubra" savaşları başlayacaktır.(Avf İbn Malik hadisinden ; Buharî:3005)

'Büyük savaş günü (Melhame), Müslümanların şehri, Ğuta denen yerdedir. Şehrin yanında orada Dimeşk adında bir şehir vardır ki, o gün orası müslümanların en hayırlı yeridir.' " Hadis sahihtir Ebu Davud,2/210.Hakim, 4/486. Ahmed, 5/197

(Şam Beldesi Filistin, Suriye, Lübnan, Yemen ve Ürdün'ü içine alır ve merkezi Filistin, Kudüs'tür.)
Guta Şam'ın doğusundaki Guta bölgesinde bir yerdir. 21 Ağustos 2013 tarihinde Esed ordusu
Muhaliflerin olduğu bu yere sarin gazı kimyasal silahlarla saldırmıştır. Yaklaşık 2000 mücahit şehit olmuştur.

Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Bu katliamı yapanlar tarihte lanetle anılacaktır’’ dedi.
Abdullah b. Amr ra. şöyle dedi: "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, Şam'a gitmeyen hiçbir mü'min kalmayacak." KİTABU'L CİHAD s.123
Evet Hak ve batıl mücadelesinin son perdesi açılıyor, hem haçlılar hemde Müslümanlar için bu savaş neden kutsal sayılıyor

gerek sahih İslam kaynakları gerekse Hıristiyan roma papalığı
İsa a.s bu savaştan sonra yeryüzüne tekrar geleceğine inanıyor. Peki doğrumu ?
Ve : ‘’ Biz , Allah’ın Resülü Meryem oğlu Mesih İsa ‘yı gerçekten öldürdük ‘’ demeleri nedeniyle de ( onlara ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara
(Onun ) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler ( Yahudiler ve hrıstiyanlar) kesin bir şüphe içindedirler.onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri, delilleri yoktur. hayır onu İsa yı kesinlikle öldürmediler. NİSA süresi, 157

Ey isa seni kendime yükselteceğim Ali İmran süre 55

Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa'nın adalet sahibi olarak inmesi yakındır... [Buhari, Kitabü'l-Büyu': 102, Mezalim: 31, Enbiya 49; Müslim, İman: 242 (155); Ebu Davud, Melahim: 14 (4324); Tirmizi, Fiten: 54 (2234)]

Demek ki doğruymuş…
Rus Ortodoks Kilisesi, Rus parlamentosunun Vladimir Putin'e Suriye'de ... Rusyalı papazlar, askerlerini ve füzelerini ”Kutsal Savaş”diyerek Suriye'ye gönderiyorlar yine Ortodoks , Katolik Kileseler rahipler, ve papazlarla ortak ayin yaparak Kırım'da bulunan Rus uçaklarını kutsuyorlar. ( konu ile ilgili haber ve fotoğrafları internette tarayıp bulabilirsiniz ! )
Ahirzaman Mehdisi,Suyuti,2.15 ve Ramuz El-Ehadis,299/8)

Fitnelerle beraber Suriye kontrolden çıkar. Türkiye ve Nato müdahale etmek zorunda kalır.Araplar Suriye'yi yalnız bırakır.Suriye saldırısı sonrasında İran karşılık verir. Misilleme olarak Amerika,Körfez ülkeleri (Araplar) ile beraber İran'a saldırır.

Köşeye sıkışan Ruslar sıcak denizlere inme hayali tehlikeye girer. Umulmayan bir zamanda Türkiye, Ruslar tarafından işgal edilir.Ruslar Akdeniz'e kadar inerler. “Sovyet Rusya gün gelir dağılıp yıkılır. Amerika tek başına güç olarak kalır. Gelir Ortadoğu'ya yerleşir. Savaşlar olur.
Müslüman devletler dahi birbiriyle savaşır. Çok kanlar akar, savaşlar, saldırılar olur. Sonra hepsinin arkasına bir barış dönemine girilir. Batı ile doğu, Araplarla İsrail barış sağlarlar. Herkes, bundan sonra artık savaş olmaz dediği bir zamanda Türkiye'nin komşusu Rusya Türkiye’ye saldırır, Amuk (Antakya Amik) ovasında, Amerikan ve müttefikleri güçlerine de saldırır, savaş çıkarır. Rusya'ya karşı birleşirler ve mukavemet gösterirler...

Melheme-i Kübra (Büyük Savaş, Armageddon) budur. Ardından korkunç bir dünya savaşına dönüşür. Savaş dünyanın tamamına yayılır. İnsanlardan çoğu ölür. Büyük bir felaket olacaktır.
Bu durumdan üsleri tehlikeye girdiğine şahit olan Amerika, Türkiye ile beraber Rusya'yı güneyde mağlup eder.Rusya aynı anda Avrupaya da cephe açtığı için gücü zayıflamış ve yenilmesi kolay olmuştur. Yakında siz Rumlar'la (Batılılar) emin bir sulh yapacaksınız. Sonra siz gaza edeceksiniz (savaşacaksınız). Onlar da gerinizde sizin gaza ettiğinize (Rusya'ya) düşman olacaklar. O harpten muzaffer çıkacak ve ganimet alacaksınız. (Ramuz El-Ehadis, 298/1)

Bu zaman dilimi içinde Süfyan ortaya çıkar, kimi batılı ülkelerin ve İsrail'in desteği ile Suriye'de kontrolü alır. Güneyde Karkısa bölgesinde Rusya ile savaşmaktan yorgun düşen Türkiye ve Nato ile çarpışıp savaşı kazanır ve güç bulup Irak'a doğru hareket eder. Artat bin El-Munzir dedi ki:Süfyan Karkısada Türkleri ve Rumları öldürür hatta o topraklarda vahşi hayvanlar onların etleriyle açlıklarını giderirler.(Naim bin Hammad, el-Fiten ve'l-melâhim kitabı).

Sonra Irak'ta katliamlar yapar. İran'ın sınırında Farslarla savaşır. Mekke'de Hz.Mehdi zuhur eder ve Süfyan'la çarpışmaya gider. Süfyan'ı kısa sürede (9 ayda) yener ve Suriye ile Irak'ın kontrolünü alır. (Ek bilgi: Süfyanı destekleyen ve ölümü ile perişan olan İsrail halen ayaktadır. İsrail devleti 2022-2023 yılında son bulacaktır.En doğrusunu Allah bilir)

Rusya'nın yenilmesinden sonra bölgeye konan ve çıkmak istemeyen Amerikan komutan savaşın kendileri kazandığı iddia eder ve sahiplenir. Tabi ki durumu kaldıramayan Türk askeri onu öldürür. Sonra yeşil bir ovaya konacaksınız. Orada bir Rum neferi salibini kaldıracak ve diyecek ki: "Haç galip geldi." Ona müslümanlardan biri karşı koyup, kendisini öldürecek. Bunun üzerine Rumlar muahedeyi bozacak ve gadredecek. Büyük muharebeler olacak. Sizin için toplanacaklar ve seksen sancak halinde üstünüze gecekler. Her bir sancak altında onbin (on iki bin) kişi olarak.(Ramuz El-Ehadis, 298/1)

Bu durumu bahane eden Batılılar Amik ovasına yığın yaparken fırsatı bulan İsrail, desteklediği Süfyan'ın yenilgisinden sonra Türkiye'yi Hatay'dan vurur.Yunanistan destek verir. "İsrail(Süfyan ile beraber), Suriye’yi almadıkça Mehdi çıkmayacak. Daha sonra İsrail Hatay’dan vuracak.
Orada bulunan Amik Ovası kan gölüne dönecek.Türkler önce Yahudi’den tarafa olacaklar sonra Yahudiler tarafından Müslümanlar tarafına geçecekler. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden insanlar; 'Biz de Yahudi’yi ülkemizden çıkaralım' deyip orada toplanacaklar. Tam bu esnada Yunan Türkiye’yi vuracak. Hatta Boğaz köprülerini ve Marmara'daki büyük sanayi tesislerini hep vuracaklar.
Amik Ovasında savaşmaya gelen Türklerden bazıları; Aman İstanbul’u vurmuşlar. İstanbul elden gidiyor. Eyvah! Malımız mülkümüz elden gidiyor deyip savaşı terk edecek. Bir kısım ise kalıp Yahudileri yok etmek için savaşacaklar.Afganistan’dan siyah bayraklılar gelip Mehdi As'a yardım edecekler.

Hz.Mehdi, Süfyan ölümü sonrası kurduğu ilk orduyu Amik'te Batılılarla çarpışmak için Suriye'deki Guta karargahında toplatır.Melhame-i Kübra gününde (3.Dünya savaşı esnasında Amik cephesinde) merkezi Şam şehrinde Guta denilen yerdedir. O gün müslümanların menzillerinin en hayırlısı orasıdır.(Ramuz El-Ehadis, 322/10)

Mehdi ilk kurduğu orduyu da Türk (tarafından düşmanlara)’e gönderir.(Ahirzaman Mehdisi,Suyuti,4.67)

Böylece savaş başlar. Rumlar, Benim soyumdan ve ismi ismime uygun bir Vali (Mehdi)’ye gadr ettikten sonra Amak (Amik) denilen yerde sizinle savaşacaklardır. Burada Müslümanların üçte bir kadarı öldürülür, sonra bir gün yine o kadar insan öldürülür. 3. gün (seferde) ise savaş Rumlar aleyhine döner(yenilir). Müslümanlar böylece savaşa devam eder (kazanır). (Ahirzaman Mehdisi,Suyuti,8.6) Allahüalem en doğrusunu Allah bilir.

HZ PEYGAMBER SURİYE VE 3. DÜNYA SAVAŞINI 1400 YIL ÖNCE SÖYLEDİ ,HABER VERDİ, UYARDI !!! İŞTE HZ PEYGAMBER EFENDİMİZİN MUCİZESİ S.A.V.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINA DOĞRU YAZI (1 ) MELHAME-İ KÜBRA

Düşünün, tam 1400 yıl önce Resulullah yer, tarih, akış, tüm detayları vererek bir olay anlatıyor ve olay söylediği tarih geldiğinde aynen gerçekleşiyor. Ama her nedense tüm dünyayı sarsacak bu bilgiyi birçok insan bilmiyor. Peki ama neden dünyapeygamberimizin gerçekleşen mucizelerinden habersiz? Çünkü bazı İslam âlimleri peygamberimizin bu hadislerini ve söylediklerinin gerçekleştiğini gizliyorlar. Ben bildiğiniz gibi bir yazı dizisiyle peygamberimizin gerçekleşen mucizelerini tek tek anlatıyorum. Bugün de peygamberimizin hadislerle Suriye’de yaşanan iç savaşı bir hadiste nasıl detaylı tarif ettiğine şahit olacaksınız.

Müminlerin Emiri dedi ki: “İKİ ORDU ŞAM’DA İHTİLAFA DÜŞTÜĞÜNDE, Allah’tan bir işaret dışında bir sona ulaşmayacaktır.” Sonra ona soruldu: “Bu işaret nedir Müminlerin Emiri?”

Dedi ki: “YÜZ BİN KİŞİDEN FAZLA KİŞİNİN YOK OLDUĞU Şam’da bir deprem. Allah bunu inananlara rahmet, inançsızlara azap olarak yaratır. Bu meydana geldiğinde ŞAM’DA DURANA KADAR İLERLEYECEK SARI SANCAKLI BOZ ATLI BİNİCİLERin geldiğini görürsünüz. Büyük bir dehşet ve kızıl ölüm olacaktır. Sonra HARESTA DENEN BİR ŞAM KÖYÜNÜN BATTIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ. Sonra CİĞER-YİYİCİNİN OĞLU ŞAM MİNBERİNDE OTURMAK İÇİN Yebis vadisinden gelir. Bundan sonra Mehdi’nin (as) çıkışını bekleyin.” (Gaybet-i Numani)
Şimdi bu hadisi detaylı bir şekilde incelersek;

1- "İKİ ORDU ŞAM'DA İHTİLAFA DÜŞTÜĞÜNDE" : İfade açıkça olayın Şam merkezli yani Suriye'de meydana geleceğini belirtiyor. İhtilafın da iki cephesi var; yani Esad yönetimindeki "Suriye Rejimi" ve bu rejimi devirmek isteyen "Muhalif Güçler". Bir kaynakta Suriye iç savaşının bu iki cephesi şöyle tanımlanıyor:

"Suriye iç savaşı, Suriye isyanı ya da Suriye krizi; Suriye Baas Partisi'ne sadık askerler ve bu partiyi iktidardan indirmek isteyen Muhalifler arasında süregiden silahlı mücadeledir."

2- "YÜZ BİN KİŞİDEN FAZLA KİŞİNİN YOK OLDUĞU" : Peygamberimiz bu savaşta hayatını kaybedecek insanların sayısını çok net bir biçimde bildiriyor. Hadiste doğrundan "100 BİN" sayısı vurgulanmıştır ve ölenlerin sayısının "100 BİNDEN FAZLA" olacağı belirtilmiştir. Gerçekten de Suriye iç savaşında başlangıcından bugüne kadar hayatını kaybedenlerin sayısı istatistiklerde birebir bu miktarla ifade ediliyor :

Hadisin devamında bu katliamlar sonucunda hayatını kaybeden masum Müslümanların şehit olup Allah'ın rahmetine gireceklerine, zalim saldırganların ise Allah'ın azabına uğrayacaklarına işaret vardır.

3- "ŞAM’DA DURANA KADAR İLERLEYECEK SARI SANCAKLI BOZ ATLI BİNİCİLER" :Bilindiği gibi, komünist PKK'nın Suriye uzantısı olan PYD örgütünün bayrağının rengi SARI'dır. Son olarak PYD, ortasında kızıl yıldız olan bu sarı bayrağı Suriye'nin Türkiye sınırında çekmiştir.
Hadiste ayrıca sarı bayraklı bu topluluğun renginin BOZ rengi olduğuna da dikkat çekilmektedir: Sarı bayraklı PYD miltanlarının gerek kıyafet, üniforma ve yelekleri, gerekse tank, cip, kamyon gibi taşıtları, klasik ortadoğu ve çöl bölgelerine özgü kamuflaj rengi olan BOZ, yani beje çalan açık toprak rengindedir. aYRICA Lüblan Hizbullah'ının bayrağı da sarı ve Natonun Kuvvetlerinin Afkanistan daki ortak bayrağı da sarı...

Hadisin devamında "DEHŞET VE KIZIL" bir ölümden bahsedilmektedir. Kızıl renk, herkesin bildiği gibi komünizmin sembolüdür.Komünistlere dünyaca takılan lakap kızıllardır. Kızıl Çin, vs. gibi... Suriye devletinin resmi siyasi partisi de, Esad yönetimindeki "komünist" Baas Partisi'dir. Hadiste açıkça komünistlerin yaptığı, sivillerin bombalanması, sivil halka kimyasal silah kullanılması gibi dehşet verici katliamlara dikkat çekilmektedir.

4- "HARESTA DENEN BİR ŞAM KÖYÜNÜN BATTIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ" : Hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz hayret verici bir biçimde adeta görür gibi, doğrudan isim ve yer bildirerek, Şam'ın "HARESTA" ilçesinin batacağını yani bombardımanlarla yerle bir edileceğini 1400 yıl öncesinden haber vermiştir. Esad'a bağlı Suriye ordusunun roket, havan topu ve savaş uçaklarıyla yaptığı saldırılar sonucu Şam'ın Haresta köyü enkaz haline gelerek adeta haritadan silinmiştir. Çeşitli kaynaklarda konu hakkında yer alan haberlerden bazıları şöyledir:
"Suriye'nin başkenti Şam'ın doğusunda yer alan HARESTA ilçesi, rejimin yoğun bombardımanı sebebiyle adeta HARABEYE DÖNMÜŞ durumda."

5- "CİĞER-YİYİCİNİN OĞLU ŞAM MİNBERİNDE OTURMAK İÇİN": Hadisin ifadesinde, katliamların başında herkesçe iyi tanınan "ciğer yiyici" sadist bir katilin oğlunun bulunacağı büyük bir mucize olarak haber verilmektedir. Bilindiği gibi, şu anki Suriye ordusunun lideri Beşer Esad'ın babası Hafız Esad gerek kimyasal silah saldırılarıyla, gerek bombardımanlarla Müslümanların ciğerlerini yerinden söken, parçalayan katliamlara imza atmış İslam düşmanı bir psikopattı. Görüldüğü gibi hadiste, sadist babadan sonra oğlunun da başa geçip, "Şam Minberi"ne çıkacağına yani kendine Müslüman görünümü vererek, insanları kandırıp kendine bağlayacağına dikkat çekiliyor. Beşer Esad, işlediği sayısız cinayete, katliama rağmen sürekli kendini camilerde gösteren, namaz kılıp halka vaazlar veren imajıyla hadisteki tarife birebir uymaktadır. Bu hadiste çok net bir şekilde Hafız Esad’dan ve oğlu Beşer Esad’tan bahsedilmektedir.

Hadisin sonunda tüm bu alametlerin Hz. Mehdi’nin çıkış alameti olduğunu peygamberimiz müjdelemektedir.
“Şam diyarının merkezinde Haresta diye isimlendirilen köy helak edilinceye kadar Hz. Mehdi zuhur etmez”
Geçtiğimiz gün tüm dünyanın kilitlendiği o küçük, dünya sevimlisi çocuğun Aylan Kürdi’nin karaya vuran küçük bedenini hatırlıyorsunuz değil mi? Unutmak ne mümkün. Yıllarca insanların hafızasında kalacak bir görüntüydü o. Ahir zamanda olduğumuz bu dönemde binlerce insan küçücük botlara binip zulümden kaçmaya ve canını kurtarmaya çalışıyor. Bakın yaşanan bu zulmün Hz. Mehdi’nin çıkış alameti olduğunu peygamberimiz hadisinde MUCİZE olarak nasıl bildiriyor:
“Abdullah ibni Ömer’den rivayet edildi: Dedi ki:

Hz. Mehdi devrinde insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kişi o gün ailesiyle birlikte bir gemiye dolup kaçmak isteyecek fakat denizin dalgaları içinde düştükleri bela yeryüzündekinden daha şiddetli olur.” (Nuaym bin Hammadın, Kitabul Fiten, 1924. Hadis) (EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR)


20 Nisan 2018 Cuma

İslam Alemi’nin Başına Gelen Musibetlerin Sebebi

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)

Özellikle son dönemde, İslam coğrafyasından yeni bir katliam haberi gelmeyen bir gün neredeyse yok. İslam aleminde halkı sorunsuz yaşayan ülke sayısı pek az. Deccaliyetin yaktığı ateş, sürekli yayılıyor. Zulüm, acılar, kan ve gözyaşı durmuyor; artarak devam ediyor.
Bu büyük sorunun üstesinden Müslümanların nasıl geleceği konusunda konferanslar, paneller, tv programları, radyo programları ve gösteriler yapılıyor. Sorun ortaya konuyor, analiz ediliyor ama bir çözüm maalesef üretil-e-miyor.

Çözüm ise tek; Müslümanların birlik olması. Boşuna etrafımızda sorumlu aramayalım çünkü sorumlusu da biz Müslümanlarız. Allah’ın her emri hak ve farz olduğu halde, ümmete karşı olan sorumluluklarını göz ardı eden bizler.

Bizler mezhep ayrılıklarına bir türlü son vermedik, Kuran’a sımsıkı sarılıp birleşme emrini göz ardı ettik;

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın… ” (Ali İmran Suresi, 103)

Dinimizi parça parça kıldık, gruplaştık;

“Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin. Onların işi ancak Allah’adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir. ” (En’am Suresi, 159)



Birlik olmadığımız için güçten düştük, zayıf kaldık;

Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider… (Enfal Suresi, 46)

Yeryüzünü kana bulayan materyalist ideolojileri fikren yok edecek çalışmalar yapmadık, hakkın hakim olması için mücadele etmedik;

“Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. ” (Enbiya Suresi, 18)

Kur’an yerine, din adına uydurulmuş hurafelerle hükmettik;

“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır. ” (Maide Suresi, 44)

Adaleti ayakta tutmadık;

“Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın… ” (Maide Suresi, 8)

Baskıcı davrandık, sevgiyi yaşamadık ve yaymadık;

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur… ” (Bakara Suresi, 256)

Allah’a ve Resulüne itaat etmedik. Allah’ın kelamına uymadık. Bu sebeple sorun ortada ve tespitlerimiz de doğru olduğu halde, çözüme ulaşamadık. Allah bunu bize nasip etmedi, etmiyor. Gerçek anlamda kardeşliği yaşamadıkça da nasip etmeyecektir.

 Birlik olmadığımız sürece ne zulüm, ne fitne ve bozgunculuk bitecek, ne akan kan ne de gözyaşları dinecektir;

“İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. ” (Enfal Suresi, 73)

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri İslam aleminin başına gelen musibetlerden, dinde ihmalkar davranan ve ihtilafa düşen Müslümanları sorumlu tutuyor. İslam aleminde yaşanan zulüm ve sefaletin, hatanın karşılığında verilen bir ceza olduğuna dikkat çekiyor. Ancak Bediüzzaman’a göre “bizi kurtaracak olan yine İslamiyetin merhametidir.”

Hep suçladığımız şer güçlerin başında, aramızı açmayı görev edinen şeytan vardır. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda, şeytanın bizi yoldan çıkardığı mazeretine sığınmamız, bağışlanmamıza yetmeyecektir.

Mars Gezegeni (Merih Yıldızı) Çin Taifesi

Mars Gezegenindeki Cin Sultanlığı

A.B.D.’nin çok büyük masraflarla Ay’a gitmeye hazırlandığı sıralarda keşif sahibi bir veli (Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) İstanbul’da Topçular Camiinde kürsüye çıkıp insanlığa sesleniyordu:

" –A.B.D. Ay’a gitmeye hazırlanıyor. Fakat bu masraflara yazık… Bu gayret Mars için olsa çok isabetli olurdu… Çünkü Ay’da hayat yok. Ay kupkuru. Fakat Mars’ta hayat var!… Orada insanlar var…Su var…Orada Hz.Kur’an aynen var!?… Hz.Muhammed (a.s.) oradakilerin de peygamberi… Yani; orada Ümmet-i Muhammed var… Hatta orada varisi Resullerin evlatları var… Ve yine orada İslamiyet’e sarılma bizden çok fazla. Orada Kur’an ahkamı hakim… Ve nihayet o insanlar Hz. Kur’an’a sarıldıklarından dolayı teknolojik olarak bizden çok öndeler!…

Size bir haber daha vereyim; Bu iki insanlık buluşmadan Kıyamet kopmayacak… Fakat; Dünya insanları Marslılarla buluştuklarında Hz. Kur’an’ın orada da aynen var olduğunu görünce İslam’ı inkar mümkün olmayacak… Fakat bu iman (İman-ı yeis) ve (Suri İman) olacak… Yani; vakit çok geç olmuş olacak."

Süleyman Hilmi Tunahan (K.S)

Birinci Kat Semâ Keşfedilecek Herkes İman Edecek Ama...

Kafirler birinci kat... semayı keşfettikleri zaman orada Vahy'in indiği yeri ve ayet-i kerimelerde haber verilen bazı emareleri görürler. Dünyaya gelip gördükleri o hakikatleri bütün insanlara haber verdiklerinde herkes "La ilahe illallah" diyerek imana gelir. Lakin hiç birinin imanı kabul olmaz. Çünkü imanın şartı gayba iman etmektir.



(gayb gözle görülemeyen akılla anlaşılamayan duyu organları ile hissedilemeyen şeylerdir.)

Bu dünyaya en uzak yıldız ne kadar mesafede ise oradan birinci kat semaya da o kadar mesafe vardır. Fenciler henüz birinci kat semayı keşfedemediler. Ne zaman bu Türkiye'nin büyüklüğü kadar ayna yaparlarsa belki o zaman birinci kat semayı öğrenebilirler. Batıl bir görüş olan "sonsuz uzay boşluğu" iddialarının ne kadar yanlış olduğunu gözleri ile görürler.



Süleyman Hilmi Tunahan (k.s)

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretlerini dinleyen abilerin naklettiğine göre kendisi Mars halkının 4/3'ünün Müslüman olduğunu ifade etmiş.Bir gün Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hazretleri dışardan eve geldiğinde hanımı ve kızları bakmışlar ki üzeri ıslak."Bey dışarda yağmur yok, sel yok, neden ıslandın?". Cevaben Merihten (Mars) geliyorum.Şuan oraya yağmur yağıyor ondan ıslandım , orada da sizin gibi insanlar var, orada da kardeşlerimiz bu yolun mensubu cematımız var. Gün gelecek sizi ziyaret edecekler.

Hz.Mehdi Son Alameti Nefsi Zekiye’nin Öldürülmesi

İmam Sadık (as.) Hazretleri İmam-ı Zaman (as.)ın zuhurunun alametleri konusunda şöyle buyurmakta:

“Kaim’in kıyamından önce beş alamet belirecek:

1.    Yemani’nin ortaya çıkması

2.    Süfyani’nin ortaya çıkması

3.    Semavi feryat

4.    Biyda bölgesinde vuku bulacak Hasif ( doğal afetler) olayı

5.    Nefsi Zekiye’nin öldürülmesi.”[532]



İmam Ali (a.s.) ahir zaman alametleri hakkında konuşurken şöyle dedi: “…ve sonra Araplar ayaklanacaktır… VE BASRA’DAN SIYAH BAYRAKLARLA bir adam AYAKLANACAKTIR ve kendi genç taraftarlarıyla Şam’a doğru hareket edecektir” (Alamet Ahir el Zaman, s. 274, Seyid Ali Aşur)

Sevban nakletmiştir, Resulullah (saa) şöyle buyurdu: “Siyah Bayraklar DOĞUdan GELİR, onların kalpleri demir gibidir. Onları duyarsan, buz üstünde sürünerek bile olsa onların yanına git ve onlara biat et.” – Biharul Envar c.51 s.84, Gayetul Meram c.7 s.104

İmam Bakır (as) şöyle buyurmuştur: “Doğudan HURUÇ EDEN bir kavmi görür gibiyim. Onlar hakkı isteyecekler fakat onlara verilmeyecek, sonra onlar yine hakkı isteyecekler fakat onlara verilmeyecek. Böylece onların kılıçlarını sırtlarına koyduklarını gördüklerinde, onlara istedikleri şey verilecek fakat onlar kıyam edene kadar onu kabul etmeyecekler. Onlar onu yalnızca SAHİBİNİZE VERECEKTİR, onların öldürülenleri şehittir. Muhakkak ki bunun ashabını görseydim, kendimi bu emrin sahibi için korurdum.” – Gaybet-i Numani s.281

Resulullah (saa) şöyle buyurmuştur: “Eğer Siyah Bayrakların HORASAN’dan ortaya çıktığını gördüyseniz, buz üstünde sürünerek bile olsa onlara gidin. Zira onların arasında Allah’ın Halifesi Mehdi vardır.” (başka bir rivayette de “Mehdi’nin Halifesi” diye geçer) – Seyid İbni Tavus Hasani, El-Fiten ve’l Melahim sayfa 52

Selman-ı Farisi nakleder, bir ara Emirel Müminin (aleyhisselam)’ın yanına geldim ve Ona (aleyhisselam) şöyle dedim: “Ey Emirel Müminin, senin oğullarından olan Kaim’in vakti ne zamandır?” O (aleyhisselam) derin bir nefes çekip şöyle buyurdu: “Kaim, çocukların meseleleri olmadıkça ve Rahman’ın hakları zarar görmedikçe zuhur etmeyecek. Kuran şarkı söylemek için kullanılacak. Beni Abbas’ın kralları öldürülse, körlük ve şaşkınlıkta en öndekiler müfsitlerin yüzlerinin önünü hedef alan insanlar olacak. BASRA YIKILACAK VE ORADA HÜSEYIN (ALEYHISSELAM)’IN OĞULLARINDAN OLAN KAIM KIYAM EDECEK.” Ali bin Yusuf Hilli, el-Aded’ul-Kaviyye fi Def’il-Mahavif’il-Yevmiyye s.75-76

Müminlerin Emiri a.s: “Yeryüzünün doğusundan, ÜZERİNDE İŞARET OLMAYAN bayraklar yanaşacak! Bu bayrak ne pamuktan, ne ketenden ne de ipektendir. Mızrağın başında, Büyük Seyid (Hz Muhammed saas) mühürlüdür. Ali Muhammed a.s’dan olan bir adam bu bayrağı kaldıracak.

Emirel Müminin (aleyhisselam) buyurdu: “Mehdi, Ekbel’dir (çukur gözlü), saçları dağınıktır, yanağında bir ben vardır, ONUN BAŞLANGICI DOĞU’DAN OLACAKTIR. Bu olduğunda, Süfyani huruç edecektir ve bir kadının hamileliği kadar hüküm sürecektir.”
Kaynak: Gaybet-i Numani s.316

NEFSİ  ZEKİYE’NİN  KIYAMI

Nefsi Zekiye, Hz. Muhammed (s.a.v.s.)in Ehl-i Beyt’ine mensup Haşimi oğullarından bir gencin lakabıdır. Hasan oğlu Muhammed adını taşıyan bu zat Hz. Hüseyin bin Ali (as.)nin evlatlarındandır.

Nefsi Zekiye, Süfyani hareketinin başlangıcında İmam-ı Zaman (as.)ın emri üzerine hücceti tamamlamak üzere Mekke'ye hareket eder ve oradan da Medine’ye geçer. İmam-ı Zaman Hazretlerine karşı savaşmak amacıyla Süfyani’nin ikinci ordusu Medine’ye doğru hareket ettiğinde ise Nefsi Zekiye Mekke'ye doğru yönelir ve orada insanları hakka davet eder. Nefsi Zekiye oradan insanlara şöyle seslenir: Ey Mekke halkı ben, Veliyi Asr (as.) dan sizlere  gönderilmiş bulunuyorum ve O Hazret size şu mesajı getirmemi istedi:

“Biz Nübüvvet Ehl-i Beyti ve Risalet ve hilafet madeniyiz. Peygamber’in itreti ve peygamberlerin sülalesindeniz. Biz mazlum olduk, zulme uğratıldık. Resulullah Efendimizin irtihal ettiği günden itibaren hakkımızı gasbettiler ve bu hakkımız o zamandan bugüne kadar gaasıpların elindedir. Sizin yardımınızı bekliyoruz, bizim yardımımıza koşunuz.” [533]

Nefsi Zekiye, İmam Hazretlerinin bu mesajını ilettikten sonra düşmanlar tarafından tutuklanarak Rükn-u Yemani ve İbrahim (as.)ın makamı arasında başı kesilecek.

Nefsi Zekiye’nin Zilhicce ayının 25’ inde hiçbir suçu yokken Beytullah’ul Haram’da Rükn ile makam arasında  mazlumane bir şekilde  başını kesecekleri rivayet edilmiştir. Bu korkunç cinayetin ardından mu’minlerden bazıları Hz. Mehdi (as.)ı aramaya koyulur ve İmam Hazretlerine bîatte bulunurlar. Rivayetlerde, Nefsi Zekiye’nin şehid edilişi ile İmam-ı Zaman (as.)ın muhteşem, cihanşümul kıyamı arasında 15 gün fasılanın bulunduğu ve İmam Hazretlerinin kıyamının Muharrem ayının 10 unda vuku bulacağı ve bunun üzerine Hz. Cebrail’in sesi bir kez daha  çınlamaya başlayacağı ve insanları  İmam-ı Zaman’la ahitleşmeye davet edeceği belirtilmiştir.[534]

Yüce İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.s.) bu konuda şöyle buyurmaktalar:

“Nefsi Zekiye öldürülmedikçe Mehdi zuhur etmeyecek. Nefsi Zekiye öldürüldüğünde ise gök ve yer halkı onlara karşı gazaba gelecekler ve bunun ardından Mehdi zuhur edecek ve halk O’nun çevresinde bir araya gelecektir. Aynen insanların düğün gecesi gelinin çevresinde toplandıkları gibi.” [535]

İmam-ı Zaman (as.) Hazretleri Şeyh Müfit’e gönderdikleri mukaddes bir mektupta bu konuda şöyle buyurmaktalar:

“Bu fitne ve kargaşa olayında bizim hareket ve kıyamımızdan bir belirti ve alamet bulunmakta. Bu alamet Allah’ın emin hareminde münafık biri tarafından meydana getirilecek olaydır. Haram kanı akıtacak, Mu’minlere karşı hilede bulunacaktır ama asıl amacına ulaşamayacaktır. Zira onlar bizim dualarımızla desteklenmekte  ve asla Allah katından yüz çevirmeyecekler. Dostlarımızın kalpleri O’nunla huzur bulmaktadır. Gerçi çok çetin ve üzücü olaylar vuku bulacak ama işin sonu Allah Teala c.c.nın yardımıyla hayır ve iyilikle sonuçlanacak ve bu durum, Mu’minler büsbütün günahlardan arınıncaya kadar devam edecektir.” [536]

“Muhammed (s.a.v.s.) hanedanından bir genç kaçınılmaz olarak Yemani ile Rükn arasında öldürülmelidir.” [537]

İmam sadık (as.) Hazretleri de bir hadiste şöyle buyuruyorlar:

“Bizimle Arap arasında baş kesilmek kadar bir mesafe kalmıştır.” [538]

“Nefsi Zekiyenin öldürülmesi kesin alametlerdendir.” [539]

“Kaim’le nefsi Zekiye’nin öldürülmesi arasında 15 günlük bir mesafe bulunmakta.” [540]

Nefsi Zekiye’nin şehadetinden sonra Allah Teala c.c. nın emri üzerine insanlığın kurtarıcısı Hz. Mehdi (as.)ın mübarek ve kutlu zuhurları tahakkuk bulacak ve O kurtarıcının çağrısı Cebrail’in de yardımıyla tüm insanlara duyurulacaktır. İnşallah

 SEMAVİ NİDA (ÇAĞRI)

Hz. Cebrail (as.)ın ulvi mukaddes feryadı zuhurun alametlerinden biri olarak bilinmekte olup küçük kıyamet eşiğinde tahakkuk bulacaktır. O zaman Cebrail Allah Teala c.c. nın emri üzerine yerle gök arasında tüm dünyaya seslenerek bütün dünya halkının işiteceği şekilde şöyle buyuracaktır:

“Ey insanlar biliniz ki sizin emir ve hükümranınız Muhammed (s.a.v.s.) ın Ehl-i Beyt’inden olan Mehdi’dir ve hak Ali ve O’nun Şiileriyledir.”

Bu hususta bir rivayette de şöyle buyrulmakta:

“O gün Cebrail Beytul Mukaddes’de bir taşın üzerine çıkarak dünya halkına hitaben şöyle seslenecek: “De ki; Hakk geldi ve batıl zail oldu. Doğrusu batıl yok olucu, aradan gidicidir.”[541]

“Mehdi’nin kıyamı esnasında semavi nidacı şöyle feryat edecek: Ey insanlar! Allah Teala c.c. artık zalimlere, münafıklara ve onların izindekilere tanıdığı fırsatı kesti ve Muhammed (s.a.v.s.)in en iyi ümmetini sizin için rehberliğe seçti. Kendinizi Mekke’de O’na ulaştırınız ki O Mehdi’dir.” [542]

Yüce İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.s.) de bir hadisi şerifte şöyle buyuruyorlar:

“Ramazan ayında bir ses işitilecek, Şevval ayında savaş ateşi alevlenecek, kavimler Zilhicce ayında savaşa gireceklerdir. Bunun belirtisi ise o yıl hacıların talan edilmesi ve Mina’da büyük bir facianın vuku bulması, sayısız insanların ölmesi ve kanlarının akarak cemerata dökülmesidir.” [543]

Emir’ul Mu’minin Ali (as.) bu konuda şöyle buyurmakta:

“Duymadınız mı Allah Teala c.c. şöyle buyurmuştur: Dilersek sizin için gökten bir alamet, belirti göndeririz ve bu alamet, perde arkasında gizlenen kızı dahi dehşete düşürerek gizlendiği perdenin arkasından dışarı çıkmasına, uykudakinin uyanmasına ve uyanığın dehşete kapılmasına sebep olacaktır.”[544]

Hz. Ali (as.) bir rivayette de İmam-ı Zaman Hazretlerinin zuhurunun alametlerini sayarak şöyle buyurmakta:

“Üç alameti gördüğünüzde Mehdi’nin zuhurunu bekleyiniz:

1.    Şamlılar arasındaki ihtilaf

2.    Horasan’dan yola çıkacak olan siyah bayraklar

3.    Ramazan ayında gökten yükselecek olan çağrı, feryat

İmam Zeynel Abidin (as.) bu konuda şöyle buyuruyorlar:

 “Allah’a andolsun ki bu konu Allah’ın kitabında açık bir şekilde beyan edilmiştir.  Buyuruluyor ki:  “Çağırıcının yakın bir yerden çağrıda bulunacağı güne kulak ver. O gün, O çığlığı bir gerçek ( hak) olarak işitirler. İşte bu, çıkış, zuhur günüdür.[545] İşte O gün yeryüzünde tüm insanlar bu semavi nida ve çağrı karşısında teslim olacaktır. İman edenleri Allah Teala c.c. imanları üzerinde daha muhkem ve sağlam kılacak, akide ve inançlarını sarsılmazlaştıracaktır.  Bu ilk semavi çağrı olacak. Yüreklerinde hastalık ve dert olan kimseler ikinci çağrıda kuşku ve şüpheye kapılacaklardır.”[546]

“Semavi nida Allah’ın ayı olan Ramazan ayında vuku bulacak. O ses, insanları Hakka doğru davet eden Cebrail’in sesidir.” [547]

“Ramazan ayında sabah saatlerinde doğu tarafından yükselecek olan ses şöyle diyecek: Ey hidayete ermişler bir araya toplanın. Güneşin batışından sonra başka bir ses yükselecek ve ey batıl ahalisi toplanın diye hitap edecek.” [548]

Bu iki hadisle ilgili olarak şunu belirtmeliyiz ki bir günde insanlar iki ayrı ve farklı çağrıyla karşı karşıya kalacaklar bunlardan biri günün ışığında tüm insanlara iletilecek olup haktır ve bütün insanlar O’na lebbeyk diyerek O’na doğru koşmalı ve kendilerini doğru yola kavuşturduğu için sürekli Allah’a karşı secde ve ibadette bulunmalıdırlar. İkinci çağrı ise akşam karanlığında gerçekleştiği gibi insanları karanlık ve zulumata davet edecek olan Şeytanın çağrısıdır ve insanlar kendilerini Şeytanın tuzağına düşmekten korumalı bu hususta Allah’a sığınmalıdırlar ama ne yazık ki insanlardan bir çoğu bunun farkına varmayacak ve bu cehennemlik çağrıya olumlu cevap vererek Şeytan’ın izinden gideceklerdir.

İmam Muhammed Bakır (as.) şöyle buyuruyorlar:

“Sabahın ilk saatlerinde gökten gelecek bir çağrıda şöyle denilecek: Ey insanlar! Biliniz ki Hak Ali ve evlatlarıyladır. Ve aynı günün akşam saatlerinde Şeytan insanlara çağrıda bulunarak hakkın filancayla[549] olduğunu bildirecek. İşte batıl ehli burada kuşku ve şüpheye duçar olacaklardır.”[550]

“Nidacı hakkın Muhammed (s.a.v.s.) Ehl-i Beyt’ine ait olduğu sesini göklerde yükselttiği zaman Mehdi adı tüm dillere düşecek ve muhabbet ve sevgisi tüm yüreklerde yer edinecektir. Artık sadece O’nun ad ve yadı zikredilecek.” [551]

İmam Muhammed Bakır (as.) semavi çağrı hakkında şöyle buyurmakta:

“Semavi çağrı Ramazan ayının   23 ünde Cuma  gecesi vuku bulacak. O çağrı hakkında kesinlikle kuşkuya kapılmayın, işitiniz ve itaatte bulununuz ve aynı günün sonunda lanetli İblisin sesi yükselecek ve filancanın mazlumca öldürüldüğünü iddia edecek. Bunun üzerine bazılarının yüreklerine kuşku düşürecek ve büyük bir kitleyi bu kuşkularla ateşe sürükleyecektir. Cebrail’in çağrısının başlıca alameti Kaim ve babası (as.)ın adlarıyla seslenmesidir. Perde arkasında saklı olan kızlar dahi o sesi işitmekle sevinecek, baba ve kardeşlerini kıyam etmeye teşvik edeceklerdir.” [552]

“Semavi nidanın işitileceği yıl ondan önce Recep ayında bir alamet belirecek. O alametin ne olduğu sorulduğunda İmam Hazretleri şöyle buyurdular: Ayın yuvarlağında bir çehre görülecek ve gökte bir el ve avuç belirerek O’na doğru işarette bulunacak ve ardından gökte bir ses, çağrı yükselecek ve tüm dünya halkı oldukları yerde kendi dillerinde o çağrıyı duyacaklardır.” [553]

“Şiddetli bir anlaşmazlık ve ihtilaf baş gösterecek ve bu durum gökte bir elin belirmesine ve insanların efendisinin filan olduğunu söylemesine kadar devam edecek.” [554]

Rivayette belirtildiği üzere böyle bir ortamda inkârcılar dehşete kapılacak ve hiyanet ve cinayette bulunmalarına artık son verilecektir. Öyle ki hiçbir tepki gösterme takatini kendilerinde bulamayacaklar. Nitekim bu konuda şöyle buyrulmakta:

“Semavi çağrıyı işittiklerinde kafasına konan kuş gibi kuruyacaklar. Bu semavi haykırış karşısında bütün düşmanların boynu eğik olacak, bir konu hakkında kuşkulu ve şüphe içinde olsalar bile bu semavi çağrı hakkında kesinlikle kuşkuya kapılmayacaklar. Bu çağrıda O mutahhar, pâk insanlar kendi adları, babaları ve cedlerinin adlarıyla çağrılacaklar.” [555]

Rivayetlerde belirtildiği üzere bu çağrı mübarek Ramazan ayının 23 ünde Cuma günü vuku bulacak ve bu konuda Müslümanlara, o sesi duydukları zaman müteakibindeki zarar ve ziyanları önlemek için kulaklarını tıkamaları ve sesi işittikten sonra Allah Teala’ya  şükretmeleri tavsiye olunmuştur.

“Söz konusu Cuma günü sabah namazını kıldığınız zaman kendi evlerinize giderek kapı ve pencereleri kapayın, üzerinize bir şey örtünüz ve kulaklarınızı tıkayınız ve semavi çağrıyı duyduğunuz zaman ise secdeye kapılarak şöyle deyiniz: Suphane Rabbuna el-Kuddusu Bu belirtilenleri yapanlar kurtulurlar ve ona karşı koyanlar helak olurlar.”[556]

“Bütün canlılar O semavi çağrıyı işitecekler ve bütün uykuda olanlar uyanacaklar, tüm ayaktakiler oturacaklar ve bu sesi işittiklerinde dehşete kapılacaklar. O ses Cebraili eminin sesidir. Bu sesi işitip de olumlu cevap verene ve Lebbeyk diyene Allah rahmet etsin.” [557]

“Bu iki haykırış kaçınılmaz olarak Kaim (as.)ın kıyamından önce tahakkuk bulacak. Bunlardan biri gökten gelecek ve o Cebrail-i emin’in sesidir ve öteki ise yerden yükselecek ve lanetli Şeytanın sesidir.” [558]

İmam Sadık (as.) Hazretleri de şöyle buyurmakta:

“Güneşin batmasına az bir süre kala, güneşin battığı istikametten bir ses yükselecek ve şöyle diyecek: Ey insanlar! Sizin sahibiniz Filistin bölgesinde susuz ve kurak bir bölgede zuhur etmiştir ve o, Osman bin Anbese[559]’dir. O’na bîatte bulununuz ve hidayete eriniz. O’na karşı muhalefet etmeyiniz.”[560]

İmam Sadık (as.) dan, bu nida ve çağrı karşısında kimlerin iman getirip, kimlerin iman getirmeyeceklerini ve o duyacakları semavi çağrının hak olup olmadığını nasıl anlayacaklarını sorduklarında İmam Hazretleri şöyle buyurdular:

“Daha önce O’na iman edenler halen bu imanları üzerinde sadık kalacaklar. Semavi çağrıyı duydukları zaman ise o çağrının hak olduğunu idrak ederek  onu  doğrulayacaklardır.”[561]

İmam Hazretleri daha sonra şu ayeti tilavet buyurdular:

“De ki sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mıdır? De ki: Hakka ulaştıracak Allah’tır. Öyleyse Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” [562]

İmam Sadık (as.) bu konuda da şöyle buyurmaktalar:

“Cebrail’in nidası gökten, Şeytanın çağrısı ise yerden duyulacak. Siz ilk işitilecek olan sese itaatte bulununuz. Kesinlikle ikinci sese doğru yönelmeyesiniz. Gökten yükselecek olan ses haktır.  Andolsun Allah’a ki her bir kavim kendi dilinde o sesi işitecekler.”

İmam Rıza (as.) da bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

“Gökten gelecek çağrı ve nidayı bütün yeryüzündekiler işitecek. Bu ses insanları Kaim (as.) a doğru davet ederek şöyle diyecek: Uyanık olunuz ki Allah’ın yeryüzündeki Hücceti Beytullah-ıl Haram’ın yanında zuhur etmiştir. O’na itaatte bulununuz. Zira hak O’nunladır ve O’na münhasırdır.” [563]

O gün Hz. Mehdi (as.)ın insanlara ilk hitabının şu ayeti kerime olacağı rivayet edilmiştir:

“Eğer Mu’minlerseniz, Allah’ın bıraktığı, Bakiyyetullah sizin için daha hayırlıdır.” [564]

Alıntı: http://kitab.nur-az.com/tr/lib/view/520/15/62514/Hz-%C4%B0SA-AS-IN-R%C4%B0C-ATI/#_ftn542